.....SİTEME HOŞGELDİNİZ.UMARIM İYİ VAKİT GEÇİRİRSİNİZ......
   
 
  HAYATA YÖN VEREN HİKAYELER-6

 

 
 
                                       PADİŞAH VE İHTİYAR
 
                  Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil'i kıyafet gezmeye karar
            vermiş.Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında
            çalışan yaşlı bir adam görmüşler..
                  Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
            Padişah, ihtiyari selamlamış.
                  " Selamünaleyküm ey pir'i fani..."
                  " Aleykümselam ey serdar'ı cihan..." Padişah sormuş.
                  " Altılarda ne yaptın ?"
                  " Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." Padişah gene
            sormuş.
                  " Geceleri kalkmadın mı ?"
                  " Kalktık...Lakin, ellere yaradı..." Padişah gülmüş.
                  " Bir kaz göndersem yolar mısın ?"
                  " Hem de cıyaklatmadan..."
                  Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.
            Padişah baş vezire dönmüş.
                  " Ne konuştuğumuzu anladın mı ?"
                  " Hayır padişahım..." Padişah sinirlenmiş.
                  " Bu aksama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."
            Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla
            dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor..
                  " Ne konuştunuz siz padişahla..." Adam, baş veziri söyle bir
            süzmüş.
                  " Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın
            söyleyeyim.."
                  Baş vezir, yüz altın vermiş.
                  " Sen padişahı, serdar'ı cihan, diye selamladın. Nereden
            anladın padişah olduğunu.."
                  " Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası
            giyemezdi.." Vezir kafasını kaşımış.
                  " Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne
            demek..."
                  Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
 
                  " Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mi ki, kış günü
            çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı
            ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha
            sormuş...
                 
                  " Geceleri kalkmadın mı ne demek ?"Adam bir yüz altın daha
            almış.
                  " Çocukların yok mu diye sordu..Var, ama hepsi kız.
            Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim..." Vezir gene kafasını
            sallamış.
                  " Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam gülmüş.
                  " Onu da sen bul..."
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Padişah'ın işi ne?
 
Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
-- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha birdikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
-- Kimdir bu?
Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..
-- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
-- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem...
Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
-- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
-- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...
-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
-- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
 
 
 
 
 
 
 
 
                                               PAPATYA TARLASI
 
                Bir papatya tarlası düşün.. İlkbahar ayı.. Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun... Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker.. Binlercesinden birisidir ama sen, onun yanına gidersin.. Onda seni çeken bir şeyler vardır.. O papatyayı olduğu yerden koparırsın.. Sadece senin olsun istersin, sadece senin.. Öleceğini düşünmeden. Ve gidersin o tarladan... İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici. İşte bu TUTKU...
                Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur.. Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker.. Yaklaşırsın, yanına gidersin o papatyanın.. Gözlerin başkasını görmez olur o an. Onun için herşeyi yapmak istersin... Dokunmak istersin.. Dokunamazsın, orda, onunla ölmek istersin. Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna.. Dayanamazsın onun kokusuna.. Unutturur herşeyi bir anda ve o kokunun geldiği yöne gidersin.. O papatya orda kalmıştır, yüreğinin bir kenarında.. Paylaşılmamıştır bir çok şey.. Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona.. İşte bu AŞK...
                Yine o yoldasın.. Papatya tarlasının yanından geçen.. Ve yine bir papatya... Milyonlarcasının içinde seni çeker.. Gidersin yanına.. Orda kalakalırsın.. O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın..
                Tüm gücünle onunla olmak istersin.. Oradan seni koparacak hiç bir güç olmadığına inanırsın.. Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalırsın... İşte bu da SEVGİ...
 
 
 
 
 
 
 
PARLAYAN KILIÇ
 
                Venedik elçisi Antonio Jüstiniani, Yavuz Sultan Selim'in huzuruna girer. Yeri öpüp itimatnamesini sunar, görüşmesini tamamlar.
                Ülkesine döndüğünde herkes, adeta bir ütopya medeniyetinin sultanı gibi gördüğü, hayalinde canlandırmaya çalıştığı Cihan Padişahı Sultan Selim Han'ın nasıl birisi olduğunu sorar:
                -- Göremedim, der Jüstiniani...
                Merak ederler :
                -- Odasına girdiğin, yanına kadar gittiğin halde nasıl göremedin? Jüstiniani şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:
                -- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım. Venedik elçisinin bu sözlerini duyan haşmetli hünkar:
                -- Paşalarım, der. Osmanlı'nın kılıcı parladığı sürece düşmanların başı daima öne eğik kalır. Amma Allah korusun, bu kılıç bir kınına girer de paslanmaya başlarsa, o zaman işte bu kafalar yavaş yavaş dikilir ve bize bir gün yukardan bakar.
 
 
 
 
 
 
 
Peki Yıkılmasın...
 
Yıl bin beş yüz on ikiydi. Yavuz Sultan Selim, vezirini, vüzerasını, emirini, ümerasını , âlimini, umerasını yanına alıp, Bursa'ya cedlarının kabirlerini ziyarete gitti. O sırada Koca Mustafa Paşa, küçük vezir sıfatıyle hünkârın yanında bulunuyordu. Ziyaret sırası, talihsiz Cem'in türbesine gelmişti. Yavuz Sultan Selim, sandukanın başında uzun düşüncelere vardıç Dedesi Fatih Sultan Mehmet, açıkça onu veliaht olarak göstermişti. Buna rağmen ortalıkta neler neler dönmüş, babası Sultan Bayezit ile amcası birbirine silah çekmiş, sonunda o güzel adam,"küffar arasında" ıstırap içinde can vermiş, belki yanında ağzına bir yudum su verecek kimse yokken ölmüştü. Sultan Selim, bu hikâyede, küçük vezirin oynadığı rulü biliyordu. O aynı oyunu kendisi tahta çıkarken de oynamak istemiş, Şehzade Ahmet'i Selim'e tercih etmişti. Bu hatıraların tazelenişi, Koca Mustafa Paşa'nın katli fermanı için yeter sebepti. Yavuz sanki şimdi, amcası Cem kabrinde daha rahat yatıyormuş gibi geldi.
Istanbul'a dönüşte, bu işin henüz tamam olmadığını düşünerek, muhasiplerinden birine emir verdi ki: "Tiz adam göndertip küçük vezirin camisin de, imaretin de ortadan kaldırsınlar, İstanbul'a böyle bir sotsuzun yapısı gerekmez!"
Balta, kürek, Kocamustafapaşa camisinin avlusuna gelenler orada sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi toprak çapalayan Sümbül Efendi ile karşılaştılar. İşini bıraktı, emir kullarının yüzlerine sakin sakin baktı,"Ne istersiniz?" diye sordu. Böyle soracağına, ellerinden baltaları, kürekleri alsaydı da kafalarına vursaydı, küfretseydi, dövseydi, kovsaydı onları. Gelenler, mahçup, perişan, geldikleri gibi kös kös geri göndüler. Varıp efendilerine:" Biz o camiye elimizi süremeyiz. O camide bir zat var. Yüzümüze bir baktı, ne istersiniz, diye bir sordu Yok, yok, varsın başkaları yıksın, biz bu işte yokuz!" dediler.
Haber, büyüye yayıla Hünkâr'ın huzuruna vardı. Selim bir emir versin de yapılmasın? Demek bu da oluyor. Oluyor diyen varsa gelsin de görsün. Hünkar emir saldı, o öfkeyle atlandı, yanına alacaklarını aldı. Yel oldu, esti, sel oldu aktı, vardı Kocamustafa camisine...
Sümbül Sultan'ın uyanık kalbi bu haberi almış, derviş hırkasını üstüne, tacını başına giymiş, siyah sarığını dolamış, bir kaç dervişiyle cami avlusunda beklemeye başlamıştı. Uçan atın bir nal seslerini duyunca, gözlerini kapadı, sadece yanık bir sada ile "Hak!" dedi. Hünkar kapı çnünde atta atlamış, ok gibi ileriye atılmıştı.. Fakat birdenbire hızı kesiliverdi. Ne oluyordu ki acaba? Onu durduran neydi?
Dervişler, niyaz duruşunda, başları yerdeydi. Ortalarında da sarı benizli, kara sarıklı güzelmi güzel bir tanesi var. O başını eğmemiş hükümdara bakıyordu. Bu başka bir bakıştı. Selim'in içine, ta' can evine uzanan bu bakışlar kalbinin sayfalarını bir bir okuyor, dünya alemden sakladığı sırlarını, tasalarını, acılarını , üzüntü ve şevkini katmer katmer açıyordu. Bu bakış biraz daha devam ederse Selimi Kahhar sel sel ağlayabilirdi. Onun için, yavaş bir adım attı, başını yere eğdi ve ancak duyulabilen bir sesle "Peki yıkılmasın" dedi.
Bir gönül yapmak için cami yapmak kadar sevaplı, bir gönül yıkmak için bir cami yıkmak kadar veballi bir iştir. Hünkar ise hem cami yıkmadı, hem gönül yaptı.
Ancak, bir mesele vardı ki Sümbül Sinan onu ihmal edemezdi. Onun için: "Hünkarim!" dedi, "Padişahların ahdinin yerine getirilmesi gerekir. Onun için,hiç değilse, ocakları yıksınlar, Hünkar sözü vücut bulsun".
Kazmalar, imaret bacalarını indirirken, Yavuz Sultan Selim ne haldeydi, ne düşünüuyordu bilmiyoruz. Onu bir kendisi, bir Alla bilir. Fakat şu gerçek tarihlere geçmiştir: Sırtından kendisine pek yakışan beyaz samur kürkünü çıkardı, ihtiramla Sümbül Efendi'ye giydirdi. O anda elinden başka bir şey gelmezdi.
Sümbül Efendi bu kürkü dergâhında zaman zaman giyermiş.
 
 
 
 
 
 
 
PENCEREDEN GÖRÜLENLER
Bir hastanede olumu bekleyen hastalarin kogusu, kogusta bir oda, odada
iki yatak, iki hasta. Birisi pencerenin önünde, oteki duvar dibinde.
Yasamlarinin su son doneminde pencere kenarindaki, sabahtan aksama
pencereden bakip, tum gorduklerini duvar dibinde hicbirsey gormeyen
arkadasina aktarir. "Bugun deniz dunden daha durgun. Ruzgar hafif olmali .
Beyaz yelkenliler belli belirsiz ilerliyor.... Park mi ? Park henuz tenha. Salincaklarin
ikisi dolu, ikisi bos" ya da "Gecen haftaki sevgililer yine
geldiler. Eleleler, bir siraya oturdular. Hep erkek anlatiyor kiz dinliyor. Simdi erkek
kizin saclarini oksuyor. Opusuyorlar... Ne kadar da guzeller. "
"Erguvanlar bugun cildirmis, oyle bir cicek acti ki; etraf mordan gecilmiyor. Erikler desen gelinden farksiz..."
" Eyvah miniklerden biri dustu. Annesi yetisti bagrina basiyor cocugu .
Neyse cocuk sustu.
Guluyor simdi."......
" Ogrenciler mi? Onlar yine kitaplarina dalmislar.....
dur bakayim haa... simitci geldi. Iki simit alip bese paylastirip yiyorlar. Simdi de
cocuklara katildilar ucurtma ucurtmaya.... Ucurtma yukseliyor
yukseliyor." ... "Hayir yelkenliler henuz görünmedi, ama martilarin
keyfi yerinde. Baloncu da erkenci. Mavi, mor, yesil, kirmizi, turuncu kocaman
balonlari var..." Hergun boyle surup giderken, her gordugunu anlatirken
ansizin, muthis bir kriz gecirir pencere yanindaki.! Duvar dibindeki
dugmeye bassa, doktor cagirabilir. Ve belki de yanindaki arkadasini kurtarabilir.Ama... ama...
arkadasi ölürse, pencerenin yani bosalacaktir. Ve duvar dibindeki dugmeye
basmaz, doktor cagirmaz. Arkadasi ölür. Ertesi sabah duvar dibindekinin
yatagini pencerenin yanina tasirlar. Bekledigi an gelmistir. Yattigi
yerden pencereden disari bakar. Pencerenin dibinde kapkara
duvardan baska hicbirsey yoktur.
( 19 Mart 1992 )
 
 
 
 
 
 
 
POLYANNA’ NIN MUTLULUK SIRLARI
 
 
·Evimi bir parti sonrası temizlemek için
Saatlerce uğraşıyorsam, bir çok arkadaşım
Var demektir.
 
·Faturalarımı ödeyebiliyorsam, bir işim var
demektir.
 
·Pantolonum biraz sıkıyorsa, aç kalmıyorum demektir.
 
·Gölgem beni izliyorsa, güneş ışığını görüyorum
demektir.
 
·Otobüsten indiğim yerden işyerime yolu uzun
Buluyorsam, yürüyebiliyorum demektir.
 
·Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyor ve bu
Eleştirileri başkalarından da duyuyorsam,
konuşma özgürlüğümüz var demektir.
 
·Otobüs beklerken yanımdaki adam
Anahtarları ile oynuyor ve ben bu sesten 
rahatsız oluyorsam, duyuyorum
demektir.
 
·Camları silmem, çatıyı onarmam gerekiyorsa
Bir evim var demektir.
 
·Dogal gaz faturam yüklü geliyorsa,
ısınıyorum demektir.
 
 
·Yığınla yıkanacak ve ütülenecek 
çamaşırlarım varsa,
yığınla giyeceğim
var demektir.
 
·Çalar saatim sabahın köründe çalıyorsa,
Yaşıyorum demektir.
 
·Akşamları kendimi yorgun hissediyor ve
bacaklarım ağrıyorsa , o gün üretici
olmuşum demektir.
 
 
VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABILIYORSAM MUTLUYUM
DEMEKTIR
.
 
 
 
 
 
 
 
 
                                                DENEYİM
 
                60'lık ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası yoktur ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek istediğini söyler. Güzelce karnını doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının portresini çizerek masaya bırakır.
                Kalkarken adam gelir, resme bakar, beğenir. "Güzel ama" der lokantacı "Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir yiyorsunuz".
                Ressam "Bir dakika değil, 60 yıl ve bir dakika" diye karşılık verir.
 
 
 
 
 
                                                   RUHLARIMIZ GERİDE KALIYOR
 
                Michelangelo Antonioni'nin 1995 yapımı "Par dela les Nuages" (Bulutların ötesinde) adlı filminde hoş bir sahne ve hoş bir hikaye vardı.
                Genç kız bir kafede gizemli bir erkekle tanışıyor ve adam ona şu hikayeyi anlatıyordu:Bir zamanlar Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkmışlar.
                Kafile zor doğa koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam etmiş. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar. Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman kaybettiklerini, biran önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak,yerlilerin neden durduklarını öğrenmek istemişler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekliyorlarmış. Bu anlaşılmaz durumu yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade etmeye çalışmış:
                "Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."
                Modern şehir hayatının ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardan biri bu;"hızla ve sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak" ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları,küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak... Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmak, duyarsızca sadece bakıp geçmek ve gitmek...
                Halbuki durup ruhlarımızı beklemeli,müziği duymaya çalışmalı, yavaş dans etmek için çaba sarf etmeli, her günün bitiminde yatağa uzanıp "kendimize doğru bakmalıyız”
 
 
 
 
 
 
SAHİP OLDUKLARININ DEĞERİN BİLMEK!!!
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar.
“Eski gazeteniz var mı, bayan?” Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “İçeri girin de, size kakao yapayım” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri.
Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü ve “Bayan, siz zengin misiniz?” diye sordu.
“Zengin mi?Yo hayır!” diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an yağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim
patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi. Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
 
 
 
 
 
 
 
                                                       KÖPEK
 
Mandelson 12 yaşında fakir bir ailenin çocuğudur. hayatta tek tutkusu köpeklerdir. Her gün pet shoplari gezip, köpeklere bakıp onlardan bir tanesine sahip olacağı günü hayal edermiş. Her zaman babasına yalvarıp kendisine köpek alabilmesi için gerekli parayı vermesini ister, ama babası maddi imkanları yüzünden karşı çıkınca da çok üzülürmüş.
                Bu nedenle bütün harçlıklarını biriktirip babasını da razı edip biraz daha para toplamış. Doğruca çarsıdaki hayvan dükkanına gitmiş. Bir köpek beğenmiş. Dükkan sahibine fiyatını sormuş. Adam:
                "O köpek satılık değil!" cevabını verince; Mandelson gayri ihtiyari nedenini sormuş. Adam:
                "O köpeği satamam çünkü onun bir ayağı yok" demiş. Çocuk:
                "Olsun ben onu istiyorum" demiş. Adam:
                "Evlat o köpek sana istediğini veremez" diye eklemiş. Çocuk:
                "Ne gibi?" diye karşılık verince; adam:
                "O koşamaz, seninle oynayamaz, yani seni eğlendiremez" demiş.                 Çocuğun ısrarlarına dayanamayan dükkan sahibi köpeği çocuğa hediye etmek istemiş. Fakat Mandelson teklifi reddedip cebindeki bütün parasını adama uzatmış. Adam isteksiz ama çocuğun köpek sevgisinden duyduğu sevinçle parayı alıp, Mandelson'a:
                "Evlat bu köpeğin sakat olduğunu bile bile neden o kadar ısrar ettin?" diye sorunca Mandelson pantolonunun paçasını aralayıp protez bacağını göstererek su yanıtı vermiş: "siz o köpeği bana sakat olduğu için vermek istemediniz, ama inanın beni ondan daha iyi hiçbiri mutlu edemezdi!"
 
 
 
 
 
 
                   ŞAMAR OĞLANI

         Şamar Oğlanının İngilizcesi "Whipping boy" dur. Avrupa’da devrin âdetlerine göre her prens, her saray mensubu, her zâdegan çocuğu, mektebe bir yaşıtı ile gidiyordu. Bu yaşıt öğrenci halktandı.
         "Asîl" çocuk bir hata işlediği zaman, sopayı veya şamarı onun nâmına, halk çocuğu yiyordu.
         İşte şamar oğlanı kavramı bu adetten ortaya çıkmıştır.
 
 
 
 
 
 
 
ŞANSSIZ BİR ADAM
Şanssızlık beni her yerde izliyor, eminim ki,
doğduğum gün gökyüzünde birkaç kötü yıldız,
gezegen ya da herhangi bir gök cismi vardı.

Bir süre önce çalışmak için Fransa'da bulunmuş ve dönmüş olan bir
teknisyenle tanıştığımı anımsıyorum; o da şanssız olduğunu söylerdi.
Bu teknisyen birkaç delikanlıyla el ele vemişti: Geceleri arabayla
dolaşıyorlar dükkanların kepenklerine zincir bağlayarak arabayı çalıştırıyorlar,
böylece kepenk fırlayarak sarılıyor, onlar da içeri girip eşyaları çalıyorlardı.

Her neyse, bu teknisyenin göğsünde bir giyotin dövmesi vardı. Üzerinde ise fransızca
sözcüklerle; İtalyanca'da "hiç şansım yok" anlamına gelen şu yazı yazılıydı:
"Pas de chance" göğsünün kaslarını hareket ettirdiği zaman giyotinin
bıçağı gibi görünüyor, teknisyende sonunun böyle biticeğini söylüyordu.
Gerçekten de, giyotine gitmedi ama beş yıllık hapis cezasına çarptırılmayı başardı.

Şimdi aynı yazıyı benim de göğsüme yazdırtmam gerekiyor. Çünkü herkes
benim yaptığımı yapar ama onların işleri iyi giderken benimki ters gider.
Demek ki şanssızım ve birisi kesinlikle kötülüğümü istiyor,
ya da dünyanın benimle alıp veremediği var.

Başkalarından daha dürüstçe olmasa da her zaman işlerimi dürüst olarak yürütmeye
çalıştım. Çünkü, bilindiği gibi hepimiz kusurluyuz yalnızca Tanrı kusursuzdur.

Evlendikten hemen sonra karımım parasıyla bir dükkan açarak ayakkabı
tamirciliğine başladım ve bir memur mahallesi seçmekle iyi yaptım. Memur olarak
çalıştıkları ve işyerinde iyi görünmek zorunda oldukları için, halktan kişiler olan
bizim gibi yırtık ayakkabıyla gezemezler. Dükkanım, mahallenin tam ortasında,
içinde en az binlerce memurun oturduğu köhne evlerin arasındaydı.

Aynı caddede, benim tam karşımda başka bir ayakkabı tamircisi vardı.
Yetmiş yaşlarında ve nereydeyse önünü göremeyen yarı kör bir ihtiyardı.
Dükkanı açtığım gün benimle kavga etmeye geldi. Baykuş öyle kötü bir
adamdı ki, karım bana nazardan korunmam için dikkatli olmamı söyledi.
Bense ona kulak asmamakla iyi etmedim.

Başlangıçta herşey iyi gitti. Başarılıydım, gençtim, cana yakındım,
çalışırken şarkı söylüyor, patronlarının ayakkabılarını getiren hizmetçilere
her zaman söyliyecek güzel sözler buluyor ve onlarla şakalaşıyordum. Dükkanım
artık mahallenin salonu haline gelmişti ve kısa zamanda o kötü ihtiyarın
tüm müşterilerini elinden almıştım. Öfkeleniyordu ama yapacak birşey yoktu
çünkü ben aramızdaki rekabeti kızıştırmak için daha düşük fiyata çalışıyordum.

Doğal olarak bir de planım vardı; tüm müşterilerimi avucumum içinde hisseder
hissetmez onu uyguladım. Bir ayakkabıya kösele taban, diğerine ise kösele taklidi
olan işlenmemiş bir taban koyarak sırayla yapmaya başladım. Yani birine koyuyor
diğerine koymuyordum. Daha sonra bu işin farkedilmediğini görerek cesaretlendim ve
tümüne koymaya başladım. Gerçekte bu tam anlamıyla karton değildi ama savaş
boyunca üretilmiş olan sentetik bir üründü ve yemin ederim ki, köseleden daha da iyiydi.

Böylece hep neşeli, hep nazik ve keyifli, hevesle çalışarak yeterince kazanmaya
başladım. Herkes beni seviyordu. Bilindiği gibi ihtiyar ayakkabı tamircisi dışında.

O sıralarda ilk oğlum dünyaya geldi. Aynı günlerde nasıl oldu bilmiyorum, belki de
yağmurdan, ne yazık ki pençe yaptığım ayakabılardan biri açıldı. Müşteri itiraz etmek için
dükkana geldi. Raslantı eseri tam o günlerde onardığım ayakkabılar açılmaya başladı.

Bu gibi şeylerin nasıl yayıldığı bilinir. Tüm mahallede herkes olayı biribirine anlattı ve
o günden sonra hiç kimse bana gelmedi. Müşterilerin tümü ihtiyara döndü. O, dükkanın
camları ardında kendi kendine gülüyor ve kınnapı batırıp çekmekten başka iş yapmıyordu.
Bense toptancının beni dolandırdığını, benim suçum olmadığını açıklayarak bas bas
bağrıyordum ama kimse bana inanmıyordu. Sonunda; devralacak birini buldum
ve birkaç kuruşla birlikte oradan çekip gittim.

Ayakkabıcılıkta ısrar etmenin boş olduğunu anlayınca meslek değiştirmeye karar
verdim. Delikanlılığımda bir sıhhi tesisatçının yanında çalışmıştım, onun için bir
lehimci dükkanı açmayı tasarladım.

Bu kez de herşeyi düşünerek yaptım, kentin merkezinde, su boruları çürük ve tüm
tesisatları yıpranmış olan, tümüyle eski evlerden oluşan bir mahalle seçtim.
Nemli, güneş görmeyen, tıpkı bir mağaraya benziyen bir sokakta, biri kömürcü diğeri
ütücü olan iki dükkan arasında yer buldum. Birkaç demir, birkaç kurşun boru, birkaç
lavabo ve musluk aldım ve üzerinde, şu yazıların bulunduğu bir levha yazdırdım:
"Sıhhi tesisat ve teknik işler bürosu, evlere sevis yapılır, isteğe göre önceden
fiyat bildirilir." İş, çabucak iyi gitmeye başladı.

O yıl şiddetli bir kış oldu ve kar bile yağdı. O, çürük ve eski
evlerin tümünde patlıyan borular, sayılamayacak kadar çoktu. Öte yandan iyi bir lehimci
her zaman kolay bulunmadığı için bir banyo ısıtıcısı ya da bir kahve değirmeni bozulunca
halk su tesisatçısına Tanrı'ya güvenir gibi güveniyordu. Suların akmadığı ya da banyolarının
su bastığı zaman zengilerin bile ne büyük umutsuzluğa kapıldığını bilemezsiniz. Telefon
ederler, yalvarırlar, sizi göklere çıkarırlar ve zamanı gelince de soluk almadan parayı öderler.

Su tesisatçısı çok gereklidir ve gerçekten de tümünün kibirinden geçilmez, onlarla iyi
geçinmeyenin vay haline! Söylediğim gibi işlerim hemen iyi gitmeye başladı. Dükkan
küçüktü, karanlıktı, vitrinine bir düzine musluktan başka bir şey koymuyordum
ama bir çok kişi beni çağırıyordu. Kısa zamanda bütün gün çalışmaya başladım.

Eğer, benimkinin tam karşısına bir başka tesisatçı dükkanı açmamış olsaydı,
bu kez işlerim kesinlikle pürüzsüz gidecekti. Bu sarışın, ufak tefek, sezsiz, büyük kafalı
bir gençti. Hemen hemen hiç boynu olmadığı için kafası göğsüne gömülmüştü.
İlk iş olarak müşterileri elimden almaya koyuldu. Bana zarar vermeye kararlı
göründüğü için; eğer, önlem almazsam başarılı olacağına inandım.

Bunu düşünürken, aklıma müşterileri elimde tutmama, hatta işimi arttırmama
yarıyacak iyi bir fikir geldi. Diyelim ki, bir banyo ısıtıcısını yerine yerleştiricektim.
İngiliz anahtarıyla civata somunlarını sıkıştırarak zaten eski ve yıpranmış olan
boruyu duvarın içinde kırılacak biçimde burkuyordum. Gece evi su basıyor, müşteri
beni çağrıyor, ben de duvarı yararak boruyu değiştiriyor ve iş yapmış oluyordum.

Böylece daha önce onarmış olduğum yerlerde yapmamaya dikkat ederek, bazı
bozukluklar yaratıyordum. Sonunda durumu düzelttim. O sıralarda ikinci
oğlum doğdu ve derin bir nefes aldım .

Bu kez gerçekten şanssızlığın etkisi dışındaydım. Fakat hiç bir zaman büyük
söylememek gerek çünkü, yaptığım bozukluklardan biri önüne
geçemeyeceğim kadar büyüdü. Bir banyo ısıtıcısı dışarı fırladı. Ateş, bir dolaba,
sonra da tüm daireye sıçradı. Şanssızlık eseri, teknik işlere meraklı olduğu anlaşılan
bir çocuk, beni izlemişti. Neler çektiğimi anlatamam.Ceza evine girmeme ramak
kaldı. Bu kez de dükkanı kapatarak mahalleden çekip, gitmek zorunda kaldım.

İnat bu ya, üçüncü kez dükkan açmak istedim. Artık paralar azalmıştı. İki çocuk
bir de yoldakiyle durumumuz pek ümit verici değildi. Kent dışında, mezbaha
taraflarında fakir halkın otuduğu mahalleye gittim ve ufak bir şilteci dükkanı açtım.

Bu kez fikir karımındı çünkü, kayınpederim de şilteciydi. Bir dikiş makinesi,
birkaç demir somya, birkaç portatif yatak, birkaç top şilte kumaşı ve yün ile at
kılı satın aldım. Zavallı karım, bebek beklemekle birlikte makinede dikiş dikiyor,
bense yünü tel tarakla taramak gibi daha ağır işler yapıyordum.

Mahalle çok fakirdi, çok seyrek olarak sipariş geliyordu. Yiyecek yemek bile
bulamıyorduk. Karıma söylediğim gibi bu kez şanssızlığımı başımızdan savmamız
çok güç olacaktı. Fakat ilkbahara doğru işler iyi gitmeye başladı.

Fakirler de temiz olmak isterler, fakir aileler de evi temiz tutmak için her türlü
özveride bulunurlar. İlkbaharda mahalledeki kadınların çoğu şiltelerini yeniletmek için
bana geldiler. Bu işlerin nasıl yürüdüğü bilinir. Bir ay önce kimse gelmiyordu, şimdi
ise elimi hangi işe atacağımı bilemiyordum.

İşimi yalnız başıma yürütemediğim için yanıma bir çırak aldım. Onyedi yaşında
haylaz bir çoçuktu. Aynı Etopya imparatoru Negus'u andıran esmer derisi ve
kıvırcık saçları olduğu için ona Negus diyorlardı. O, şilteleri götürmek ya da almak
için dolaşıyor, bense çalışmak için dükkanda kalıyordum.

Bu Negus, çamaşırcılık yapan annesinin baş belasıydı. Onu bir faturayı ödemesi
için gönderdiğim günlerden birinde geri dönmedi. Futbol maçına ve
sonra da başka yerlere giderek paraları yemişti. Ama sonunda; dükkana
gelerek, cüzdanını çaldırdığını söyleyecek kadar yüzsüzlük etti. Ona hırsız
olduğunu söyledim, o da bana kötü sözlerle karşılık verince bir tokat attım ve
dükkandan kovmak için zor kullanmak zorunda kaldım.

Bu olay yeni şanssızlığımım başlangıcı oldu. Bu serseri, bir süre önce beş şilteyi
onarırken, bunların birinde tahta kuruları bulduğumu ve onları yok etmek şöyle
dursun diğer dört şiltenin her birine bir çift tahta kurusu koyduğumu, bunu, gelecek
mevsim, şilteleri yeniden onarılmaya göndermelerini sağlamak için yaptığımı anlatarak
tüm mahalleyi gezdi. Doğruydu ama bir işi becermek için elden gelen yapılmalı.

Herkes öyle yapıyor ama benimkinin öğrenilmesi için şanssız olmam gerekiyormuş.
Kısacası, neredeyse bir ayaklanma oldu. Kadınlar dükkanda etrafımı çevirerek beni
dövmek istediler. Sonunda polis memuru bile geldi ve benden kuşkulandı. Bu kez son oldu.
Dikiş makinasını ve birkaç eşyayı sattım. Geceleyin hırsız gibi sessiz sedasız gittim.

Şimdi soruyorum: Benden daha şanssızı var mıdır? Dürüst ve huzurlu çalışmak
istiyordum. Dahası, birçok kişinin yaptığından çok değil ama işe biraz da ustalığımı
katıyordum. Kısacası iyi bir işçi olmak istiyordum oysa, işsizdim işte.
Hiç olmazsa biraz param olsaydı meyhane açardım. Madem ki,
şaraba su katıldığını herkes biliyor, belki bu işi kıvırırdım.

Artık param yok, çırak olmak zorunda kalacağım. Oysa, bilindiği gibi maaşlı
çalışan açlıktan ölür. Gerçekten çok şanssız, hatta nazara gelen biriyim.
Karım, cüzdanıma bir aziz resmi dikti, üzerimde ise sayısız nazarlık
taşıyorum. Sonra evin kapısına da tüm çivileriyle birlikte bir at nalı astım.
Ama yine de şanssızım, şanssız yaşadım, şanssız ölüceğim.

Kötülüğümü istiyen kişiyi öğrenmek için gittiğim falcı, elimi görür görmez ellerini
gökyüzüne kaldırdı ve bağırdı: "Oh! ne görüyorum, ne görüyorum". Beni bir korku
aldı ve ne gördüğünü sordum. Yanıtladı: "Oğlum siyah mı siyah bir yıdız...
Herkes senin kötülüğünü istiyor". "Eee öyleyse?" diye sordum.
"Öyleyse cesur ol ve Tanrı'ya inan" dedi. "Fakat
ben" diye itiraz ettim, "Ben her zaman görevimi yaptım".

O, "Oğlum çok kişi senin kötülüğünü istiyor...Böyle olunca görevini yapman
neye yarar? Yalnızca rahat bir vicdana sahip ol".
O zaman yanıtladım:
"Vicdanımın şimdiki gibi rahat olması bana yeter.
Gerisi beni ilgilendirmez".
 
 
 
 
 
 
SARI KIZ
 
                EDREMİT Körfezine bakan Kaz dağının hörgücünde bir yatır vardır.
                Her yıl, ağustos ortasından eylül'ün ortasına kadar katar katar kervanlar, bu yatırın ziyaretçilerini Kaz dağının tepesine ulaştırır. Çadırlar kurulur. Pazarlar, sergiler açılır. Alışveriş, eğlence, cümbüş hep o günlere saklanır. Kaz dağı sanki bir kol çengi olmuştur. hop oturur hop kalkar.
                Kaz dağında yatan evliya, Sarı Kız diye anılır. Nereden gelmiştir, kimin soyundan, kimin kimin huyundan? Hakkında öyle çok şey söylenmez.
                Ancak, oralarda kime sorsanız, size sonbaharın parlak gecelerinde Kaz dağının hörgücündeki yatırın üzerine nur indiğini bunu kendisinin de, babasının da, emmisinin, halasının da gözleriyle gördüğünü yemin billah söyler.
                Halbuki, yemin etmesine gerek yok... Eski Yunan şair Homeros'tan beri buralardan geçen kaç yazıcı, sarı Kız'ın üzerine geceleri hur indiğini yazmış.
                Bir zamanlar Edremitte bir dünya güzeli bir kız varmış. Sarı saçları, iki ışık demeti gibi omuzundan dökülür, ela gözleri, tatlı sular gibi tatlı tatlı bakarmış.
                Kız, bu dünyada yaşıyormuş ama, bu dünyanın adamı değilmiş. Aklı fikri Hak Yaradan'ın muhabbetinde, gözü gönlü O'nun aşkında karalıymış. Sarı kız şu cihan içre ne varsa onu Hak bilir, Hak tecellisi görür, ona göre davranırmış. Cömertmiş, doğruymuş, sadık ve vefalıymış.
                Sarı Kız'ı hangi genç görse hemen ağzı, dili bağlanır, ona aşık olurmuş. Derhal araya aracılar konur; Aman, düğün dernek edelim. Sarı kız'ı bana versinler diye niyazlar, yalvarmalar başlarmış. Ama, Sarı Kız hiç kimseyle evlenmek istemiyor, her isteyeni reddediyormuş. Kimseye de derdini anlatamaz,
                “Benim Hak'tan başka bir şeyle alışverişim yok” diyemezmiş.
                Gün günden herkesin sabrı tükenmeye, canı sıkılmaya başlamış. Önce küçük dedikodular, sonra büyük büyük iftiralar Edremit'e yayılmış. Sarı kız sustukça söylentiler büyümüş, diken diken, çatal çatal olmuş. Zavallı merak ediyor, kendi kendine, acaba şu insanoğlu, kendi gibi olmayanlara karşı daha ne kadar zalim, ne kadar anlayışsız olabilir diye soruyormuş.
                Bir gün memleketin ileri gelenleri Sarı Kız'ın babasını yoldan çevirmişler: “Ya namusunu temizle, ya çek burdan git. Kızın kötü yoldadır, biz böyle şey istemeyiz!” diye dayatmışlar. Zavallı adam, dünya güzeli kızından bir fenalık görmemiş ama, o da onu anlayamıyor! O dalıp dalıp gitmeler, günlerce aç susuz dolaşmalar. Boynum kıldan ince, deyip her şeye boyun vermeler... Ama, iş evlenmeye geldi mi hayır diye dayatmalar... Bütün bunlar niçin? Sonra, mademki iş bu hale geldi!. Gerçekten bu lekeyi temizlemek gerek.
                Ertesi gün adamcağız, kümesten kazları çıkarmış, Sarı Kız'ı yanına almış. Varmışlar Kaz dağına... Kızına, biraz kaz güdelim demiş ama niyeti, bir punduna getirip yalnızca aşağı inmekmiş. Sarı Kız, orada kaderiyle baş başa kalacak. Kaz dağında, bir gece geceleyip de sabaha sağ çıkan yok ki kızı çıksın. Orada ölür gider, babası da âlemin dilinden kurtulur. Sarı Kız, babasının niyetini yüreğinden okumuşmuş Ardından bakmış da
                "Haydi güle güle, var selametle". demiş, kazlarını süre süre tepelere doğru yürümüş.
                Babasının iki gözü iki çeşme, sel sel ağlarmış., Kaz dağının ayazı yüzüne vurdukça
                "Vay kızım, Sarı kızım" diye dövünürmüş!...
                Ne ki, korktuğu gibi, Sarı Kız ölmemiş. Onu bir zaman sonra oduncular, Kaz dağı ormanlarında dolaşırken görüvermişler. Vay demişler, adam bizi aldatmış. Kızı öldürdüm dediydi!
                Meseleyi haber alınca, içi pişmanlık ateşiyle alev alev yanan Sarı Kız'ın babası, sevinsin mi, dövünsün mü? Yamçısını sırtına almış, başlamış yokuşu tırmanmaya. Hey demişler, kar var, tip var, delirdin mi?
                Artık bunları kim dinler? Bir solukta yolun yarısını gitmiş, Ortalık göz gözü görmüyormuş. Derken önünde bir ışık belirmiş. O ışıkla beraber ne kar kalmış, ne tipi. Hava ısınmış, etrafı nefis kokular bürünmüş. Işık gitmiş, adam gitmiş, ta doruğa varmışlar, Birden ışık şöyle bir titreyince, ne görsün? Sarı Kız güle güle babasının boynuna sarılmaz mı? Ne sitem, ne ağıt, ne şikayet...
"Gel babam, sana çorba pişirdim, sana döşek serdim" diye onu bir mağaraya sokmuş. Sabaha kadar söyleşip gülüşmüşler. Baba anlamış, iyice anlamış:
                "Sarı Kız, bu dünyanın insanı değil, o ermişlerden bir ermiş!"
                Sabah olunca, bir namaz kılayım, diye adam davranmış. Sarı Kız,
                "Dur baba, sen deniz suyuyla abdest alırsın" diye Kaz dağından testisini uzatınca, aşağıda, testiye denizden suyu dolduruvermiş.
                Ama, babanın bütün yalvarıp yakarması boşuna gitmiş. Sarı Kız'ı bir daha aşağı inmeye razı edememiş. Sarı Kız,
                "Benim masumiyetimi onlara sen haber ver. Hem ben, Edremit'e beddua ettim. Bundan böyle kazları yağlı, kızları sevdalı olacak. Kim bu sevdaya tutulursa mevlam kolaylık versin... Edremit’ten kız seven yanacak, ama ne yanacak!..."
 
 
 
 
 
 
 
                San Francisco'dan ailesini aradı:
                -Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.
                -Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar..
Oğulları,
                -Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.
                -Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.
                -Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.
                -Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.
                -Oğlum, dedi babası,
                -Bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var, ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.
                Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.
                Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ya uçtular ve Oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar, ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:
                Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
                Bir çoğumuz bu hikayedeki aile gibiyiz;
                Güzel olan ya da birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren ya da yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevemiyoruz. Bizim kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyoruz. Arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Bizi gülümsetip başarılı olmamız için çoğu zaman bizi cesaretlendirirler. Bizi dinlerler ve kalplerini bize açmak isterler.            BUGÜN ARKADAŞLARINIZA ONLARLA NE KADAR İLGİLENDİĞİNİZİ GÖSTERİN.
 
 
 
 
 
 
 
SAVAŞIN EN KANLI GÜNLERİNDEN BİRİ
 
Savasın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanin basını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
- Delirdin mi? der gibi baktı teğmen... Gitmeye değer mi?. Arkadasın
delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatini da
tehlikeye atma sakin.. -Asker ısrar etti ve teğmen "Peki" dedi.. "Git o
zaman.." inanılması güç bir mucize.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında
arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.. Birlikte siperin
içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra
onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez, demiştim.
Bu zaten ölmüş..
- Değdi teğmenim. dedi asker..
- Nasıl Değdi? dedi Teğmen.. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
- Gene de Değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı..
Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- ... Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı...
Geleceğini biliyordum!..

Kalbimizde "Arkadaşlık" adında bir mucize var.
Nasıl olduğunu veya Nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel armağanı
bilirsiniz ve arkadaşlığın Allah’ın en büyük armağanı olduğunu anlarsınız.
Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip
başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak
isterler. Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin.
Bu yazıyı ARKADAS olarak gördüğünüz herkese gönderin.


 
 
 
 
 
                               SEDEF ÇİÇEĞİ
 
                Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını... Ve hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...
     "Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı... "Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
                Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti.. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...
                "Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim"
                Hakim, yaşlı adama dönerek ; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.
                Yaşlı adam bastonla zor yürüdü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime’mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi...             İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

                "Her gece o yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

                O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...
 
 
 
 
 
 
 
SEN UYURKEN
    Sevgili çocuğum, seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim. Gözlerin kapalı, huzur içindesin. Sarı buklelerin melek yüzünü çerçeveliyor. Bir kaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbire içimin sıkıldığını fark ettim. Dikkatimi işime veremedim ve bu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.
    Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim. Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım. "Yine mi?" dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla iki yana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedim ve bana "Hoşçakal, anneciğim!" dedin.
    Öğleden sonra, sen odanda oynayıp, yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefon konuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum. Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim, "Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap!" Bana "Peki, anneciğim." dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.
    Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla, "Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız?" diye sordun. Sana kesin bir dille, "Bu gece olmaz." dedim, "Odan hâlâ karmakarışık! Sana kaç kez anımsatacağım odanı toplamanı!" Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, "Şimdi ne istiyorsun?" diye sordum aksi bir ses tonuyla.
    Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp, "İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum!" dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.
    Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarla dolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı. Bugün sen benim öğretmenim oldun, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.
    Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünü yeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim. Uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım. Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu anımsatacağım. Bugün senin anlayışlı davranışın bana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim. Çocuğum, öğretmenim ve arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için.
 
 
 
 
 
 
Serçe ile Avcı
 
Vcının biri bir gün bir serçe avlar, serçe dile gelerek avcıya "Bana ne yapmayı düşünüyorsun" diye sorar, avcı serçeye " seni kesip yiyeceğim" cevabını verir.
Bunun üzerine serçe avcıya "vallah,, benim etim ne kahvaltılık olur, ne de karın doyurur. Fakat eğer beni salıverecek olursan sana üç şey öğretirim, onlar etimi yemekten daha çok işine yarar. Kabul edersen bu üç şeyin ilkini şimdi elinde iken, ikincisini elinden uçup karşıdaki ağaca konuncai üçüncüsünü de ağaçtan uçup önümüzdeki tepeye varınca söyleyeceğim" der.
Kuşun teklifine avcının aklı yatar, onu salıvermeye karar verir, "öğreteceğin ilk şeyi söyle bakalım" der. bunun üzerine kuş avcıya "elinden kaçan fırsatlar için hayıflanma" der. Avcı kuşu salıverir. Uçup karşı ağacın bir dalına konunca da ikinci şeyi öğretmek üzere "olmayacak şeye inanma"der. Bu sözlerden sonra kanatlanan kuş avcının önündeki bir tepeye varıp konar, oradan avcıya şöyle der. Ey Bedbaht adam:"Eğer beni kesmiş olsaydın kursağımdan her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci çıkaracaktın"der.
Bu sözleri duyan avcı kaçırdığı fırsat karşısında hayıflanarak dudaklarını ısırır. Artık elinden bir şey gelmeyeceği için kuşa "üçüncüyü söyle" der.
Kuş avcıya "Sen ilk iki nasihatimi unuttun üçüncüsünü sana nasıl söyleyeyim ben sana"kaçırdığın fırsatlar için hayıflanma" demedim mi? Oysa sen daha az önce beni elinden kaçırdın diye hayıflanıverdin. "Yine ben sana "olmayacak şeye inanma" demedim mi? Benim etim, kanım ve tüylerimin hepsi tartılsa yirmi miskal çekmez, kursağımda her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci nasıl olabilir?" der. ve uçup gözden kaybolur.
Bu hikayenin özü şudur:İnsanoğlu, kendisini aşırı tamahkarlığa kaptırınca basireti kapanarak gerçeği idrak edemez oluyor ve olmayacak şeyi olabilir gibi görüyor.
 
(Mükaşefetü'l Kulûb s.217-218)
 
 
 
 
 
 
SERÇE VE GÖÇMEN KUŞUN HİKAYESİ
İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş,
Sadakatin adı ise; bir serçeye

Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca
Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber

Küçük sinekleri, kurtları yemişler,
Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.

Masmavi gökyüzünde dans etmişler,
Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...

Birbirlerine söz vermiş kuşlar;
Ayrılmayacağız diye.

Ama kış gelmiş,
Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,

Serçe ise her zamanki gibi sadık
Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek.

Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.

O, baharların tatlı eğlencesiymiş sadece
Gel demiş serçeye benle beraber...

Başka bir bahara uçalım.
Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı

Ama kış acımasızdır. demiş göçmen,
Yaşayamayız burda, aç kalır üşürüz

Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber
Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.
Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere
Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye

Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
Uçacakmış yeni bir bahara...

Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
Ama serçe zayıfmış,
onun kanatları uzun uçuşlar için değil.

Dayanamayacakmış bu yola
Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş

Çünkü o hep kaçarmış kışlardan
Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara

Bir fırtına yaklaşıyormuş.
Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış

Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış
Göçmene duralım demiş artık.

Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.

Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.
Ama göçmen yürü demiş serçeye
birazdan okyanuslara varacağız

Serçe sevgisine uymuş ve
peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin
Birazdan varmışlar okyanusa

Kurtuluşuymuş bu büyük deniz
Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları

Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki
Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi

Serçe artık dayanamıyormuş,
Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene

Artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış,
Bakmış ve devam etmiş........

Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük...

Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ...
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...
 
 
 
 
 
 
SEVEN ADAMLA PAPATYA
Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek
bahçesinde bulmuş kendini, bahçedeki
çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre.
Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara.
Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek
bir şey ifade etmemiş ona. Sonradan yıkılan
bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya.
Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan
ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş.
Papatya o kadar güzelmiş ki...Sevgisiz insan
sevgiyi tanımış. Buna şaşırmış. Alışamamış,
ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii
bildiğini sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış,
rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş
oturmuş... Papatya bir süre tekrar dikleşmiş.
Papatyanın zarar görmesinden öylesine
korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza
dek sürmesini, o kadar çok istiyormuş ki...
Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu
hissettiği her an kendini dünyanın en mutlu
insanı hissediyormuş... Sevgiyi öğrenen adam,
gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan
doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı
ve yanına almayı istemiş. Onu bu bahçeden
koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu
yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş.
Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş,
koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş,
direnmiş. Seven adam anlayamamış
bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya.
Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir...
Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş...
Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki,
soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi
adam bunu görsede anlayamıyormuş,
papatya soldukça üzerine daha çok titriyor,
iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış
öğrenen adam, en sonunda dayanamamış
ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş.
Tüm dünyaya ne mutlu.. Ve o salak adama
ne mutlu ki, papatya herşeye rağmen
direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu
direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki,
o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük
kalmış... Seven adam işte o noktada her şeyi
görmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona
öyle bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş.
Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam.
Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa
bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamak
para etmezmiş, üzülmekte. Güneş de
hemen fayda etmezmiş papatyaya.
Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması
gerektiğini görmüş gözündeki perdeler
kalkınca... Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş,
rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama
çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de
üzerinde gölge etmeye... Papatya, tekrar mutlu
bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik
ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece,
yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona ihtiyacı
olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin,
papatyasının yanında olacakmış. Seven adam,
papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu
sonsuza dek sevecekmiş, çiçek isterse uzakta,
çiçek isterse yakında... Çünkü seven adam için
değerli olan tek şey varmış, o da çayırda
tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeri
olmayan güzellikteki o tek papatya.
 
 
 
 
 
 
                                       SEVGİ
 
Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binisini içten gelen bir sempati ile izlediler..
               Basamakları geçti. Bos olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu.. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke.. Kızgınlık.. Kendine acıma..
Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark'tı.. Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susan'ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardim etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yasayabilmeliydi.
Sonunda Susan'ı isine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti?.. Genelde otobüsle giderdi. Ama simdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile ise bırakmayı önerdi. Kendi isi tam aksi yönde olduğu halde.. İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da,
"Görmüyorum, artık hiçbir ise yaramam" diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki.. Ne yapabilirdi?.. "Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı..
"Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım.. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun.."
Duydukları Mark'ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu..
"Her sabah ve aksam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu.."
Tam iki hafta Mark, Susan'ın otobüsünün arkasından gitti.. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı.
Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti.
Pazartesi sabahı geldi.. Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı.. Gözleri yaşla doluydu Susan'ın.. Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki.. Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. "Allahaısmarladık" dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi.. Salı.. Çarşamba.. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu.. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu iste..
Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi.. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. "Sizi kıskanıyorum bayan" dedi, şoför..
Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü.. Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?.. "Neyimi kıskanıyorsunuz benim" diye sordu şoföre..
"Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi şoför..
"Nasıl yani" dedi, Susan.. "Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay kösede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan.."
Mutluluk göz yaşları Susan'ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı.. Mark'ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki..
Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü..
 
 
 
 
 
                                       SEVGİ ADACIKLARI
 
                  Eski İspanyol haritacıların sevgilileri harita
            çizilirken,"Benim için de bir ada çiz " derlermiş. İspanyol
            haritacısı da sevgilisi için gerçekte olmayan bir ada çizermiş .
            Eski İspanyol haritalarında böyle "Sevgiliye armağan adacıklar"
            olurmuş .
                  Kristof Kolomb bir deniz seferinde,haritadan anlayan bir
            İspanyol'a gemide suların azaldığını, haritada görülen şu adacıkta
            içme suyu bulunup bulunmadığını sorunca İspanyol gülümsemiş
            "Efendim, o adanın var olduğunu sanmıyorum. Onu çizen haritacı
            sevgilisine çizmiştir" demiş ve gerçek ortaya çıkmış.
                  Akşit Göktürk' ün "Edebiyatta Ada" yapıtını okuduğumda çok
            gülmüştüm. Sevgilisinden"Haritada bir ada" isteyen İspanyol kadını
            da, ona adayı armağan eden İspanyol haritacısı da ne güzel bir şey
            yapmışlar. İngiliz Kralı Edward da sevdiği kadına bir "Krallık"
            armağan etmiştir de nice kadını heyecandan titretmiştir. Bayan
            Simpson için krallığından vazgeçmesi zamanının Leyla-Mecnun öyküsünü
            yaşatmıştır .
                  Çizecek haritası olmayanlar, vazgeçecek krallığı olmayanlar ne
            yapsın ? Bütün bunlar sembol değil mi ? Haftalardır görmediğimiz bir
            dosta bir kart göndermek aklımızdan bile geçmez. "Aynı kentteyiz,
            nasıl olsa yakınız" diye düşünürüz ... Oysa değilizdir. İnsan insanı
            kaybediyor. Ve bulamıyor. Aynı kentte olsa da .Aynı semtte olsa
            da... Aynı evde olsa da ... Sonra da soruyoruz ... "Neyim var, ne
            oluyor, eksiklik ne ?" Eksilen insan. Ve kendimiz. Bir haritaya bir
            ada çizip de "Bu senin adan" demeyi unutuyoruz. Oysa herkesin bir
            adası olabilir. Denizler öyle büyük ki. Duyguları unutuyoruz ...
            Düşünceleri, sevgiyi, sözleri, dokunuşları, davranışları, dostluğu
            unutuyoruz... Kendimizi beklemeye alıştırıyoruz .... Sonra da neyi
            beklediğimizi unutuyoruz... Eksiliyoruz. Neden eksildiğimizi
            bilmeden...
 
 
 
 
 
                                                                SEVGİ AĞACI
 
                Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yaprakları ile dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş. Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde.
                Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Sevgi Ağacı" derlermiş. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgi ile eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle.
                Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğu ile beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kedi ile fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış.       Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgi ile çarpıyormuş "pıt, pıt" diye.
                Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, "Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle. Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: "Yaşasın tilkicik kurtuldu" diye.
                Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki hayvanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışı ile serin serin üflemiş tüylerini.            Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, "Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, "Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın" diye. Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan hayvanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için. Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgi ile okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: "Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım" diye.
                Dostluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş hayvanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı'na zarar verdiğini. Hayvanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de. Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine.
                Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde... Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar, diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücü ile doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce. Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı'nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş... Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar. Zamanla her yerde Sevgi Ağaç'ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, "Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın" diye.
Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgi ile yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur. Sevgi Ağacı'nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisi ile beslenip, mutluluk gölgesi altında onları koruyordur. Sevgi Ağacı'nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşları ile kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç'larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğu ile yaşarsınız sonsuza değin.
 
 
 
 
 
 
 
                        BİLGİSAYAR PROGRAMI
 
                Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGI yüklemek için ne yapmam gerekiyor
                Yetkili: İlk adım olarak KALBİM dosyanızı açmanız gerekiyor. Açtınız mı?
                Müşteri: Evet. Ancak su anda GEÇMİŞ ACILAR.EXE, DÜŞÜNDÜKÇE.EXE, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?
                Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak sisteminizden GEÇMİŞ ACILAR.EXE’yi silecektir. Bir süre daha geçici hafızanızda kalabilir ama artık diğer programları etkilemeyecektir. SEVGİ er geç DÜŞÜK GÜVEN.EXE’yi silerek YÜKSEK GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak, siz HASET.EXE ve GÜCENME.EXE’yi mutlaka kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ’nin yüklenmesine engel olur. Onları kapatabilir misiniz lütfen?
                Müşteri: Tamam, kapattım. SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?
                Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece bir temel program. Üst versiyonlarının yüklenmesi için başka KALP’lerle bağlantı kurmanız gerekiyor.
                Müşteri: Ooooops... Daha şimdiden bir hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor
                Yetkili: Mesaj ne diyor
        Müşteri: HATA 412-PROGRAM İÇ SİSTEMDE ÇALIŞMIYOR. Bu ne demek
                Yetkili: Endişelenmeyin. Bu sıradan bir problem. SEVGİ programının başka KALPLERDE çalışmaya hazır olduğunu ama henüz sizin KALBİNİZDE çalışmadığını söylüyor. Şu komplike programcılık terimlerinden biri, ama daha sade bir dille "Programın başkalarını SEVEBİLMESİ için öncelikle sizin kendi sisteminizi SEVMENİZ gerektiği" anlamına gelir.
                Müşteri: Yani ne yapmam gerekiyor
                Yetkili: "KENDİNİ KABULLENME " isimli dosyanın altındaki KENDİNİ AFFETME.doc, KENDİNE GÜVENME.TXT, DEĞERBİLME.TXT ve İYİLİK.doc isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini "KALBİM" dosyasına kopyalayın. Bir de KENDI KENDINE KRITIK.EXE ‘YI tüm dosyalardan ve daha sonra da çöp kutunuzdan silerek tamamıyla yok olduğundan emin olun.
                Müşteri: Başardım. Hey! KALB’im gerçekten tertemiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.AVI şu anda monitörümde oynuyor ve SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.com KALB’imin içine kopyalanıyor.
                Yetkili: O zaman SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan son bir şey...
                Müşteri: Nedir?
                Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonucunda size tertemiz modüller geri dönecektir. Mutlu yıllar!
                Müşteri: Size de!!
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SEVGİ ÖNCELİK İSTER.....

Üniversite yıllarımız... 
Biz iki erkek arkadaşız. Onlar da iki kız. Öyle tanıştık SBF'nin kantininde...
Birlikte çıkıyoruz... O yıllarda çıkma ne demek...
Sinemaya falan birlikte gidiyoruz öğlenden sonraları. 
Akşam üzerleri de o zamanlarda çok ünlü Filiz Pastanesinde buluşup
çay falan içiyoruz. Gözlerden gözlere, zaman zaman birleşen ellerde bir 
flört var, hepsi o... Çok sevdiğim bir şiir vardı,
aklımda kaldığı kadarıyla, şöyleydi sanki, o yıllardaki aşklarımızı anlatan...
Bir şey var aramızda 
Senin gözlerinde belli,
Benim yanan yüzümden.
Susuyoruz, arada bir,
Gülüşerek başlıyoruz söze. 
Ne kadar gizlesek nafile, 
Bir şey var aramızda, 
Senin gözlerinde ışıldıyor, 
Benim dilimin ucunda... 
Söyleyemiyoruz "Seni Seviyorum" diye... 
Ama öyle şeyler yapıyoruz ki, her şey ayan beyan... Ne mi yapıyoruz mesela... Biz üçümüz, Mülkiyeliyiz. "Aramızda bir şeler olan" Orta Doğulu... Birgün öğleye doğru, üç Mülkiyeli, Kızılay'da rastlaştık... Sinemaya gitmek üzere sözleşiyoruz. Uzaktan bizim Orta Doğlu çıktı meydana. 
"Hayrola" dedi. 
"Öğleden sonra sinemaya gidiyoruz, haydi sen de gel" dedim. 
"Çok mu istiyorsun" dedi. "Evvet" dedim. 
"Biletleri alın beni bekleyin. Senin için gelirim" dedi, koştu gitti. 
Sinema ikide... İkiye çeyrek kala buluştuk. Üç Mülkiyeli. 
Orta Doğlu görünürde yok... Bizim kız
"Hadi girelim" dedi. "O laf olsun diye 'Gelirim' dedi. Gelemez. 
Öğleden sonra final sınavı var. Nasıl gelir ki!..." 
Biletlerin ikisin onlara uzattım... 
"Gelecek" dedim. "Siz girin, ben beklerim". 
Saat iki buçuğu geçiyordu, sinemanan önünde bir taksi durdu.
İçinde nefes nefese Orta Doğulu indi... 
"Kusura bakma geç kaldım" dedi... 
"Öğleden sonra final sınavım vardı. Bu sınava raporsuz girmezsek dönem 
hakkım yanar. Bu yüzden girdim. Kağıdın altına hemen bomboş imzalayıp verdim.
Fırladım, taksiye koşarken ayağım burkuldu, topuğum kırıldı.
Yurda gidip ayakkabımı değiştirmek zorunda kaldım. Bu yüzden geciktim.
" Sonra kulağıma eğildi. 
"Ama ne kadar geç kalırsam kalayım, kapıda beni bekleyeceğini biliyordum" dedi. 
"Ben de geleceğini biliyordum" dedim, elini elimin içinde sıkarken... 
Sevginin en yüce yanıdır, inanmak... 
Ama ben başka şey anlatmak istiyorum, bugün... 
İnsanları ne kadar seviyoruz. Onlara ne kadar değer veriyoruz. 
Bunun bir tek şaşmaz ölçeği var. Günlük hayatımızdaki önceliklerdeki yeri? 
"Hadi sende gel" dediğimde "Sınavım var, gelemem" diyebilirdi Orta Doğulu...
Kimse de bir şey diyemezdi. Öyle demedi... " 
Senin için her şeyi yaparım" dedi... Benimle herhangi bir gün,
herhangi bir saatte gidebileceği o sinemaya, sırf ben o gün istiyorum diye,
o gün gidebilmek için, sınavdan "Sıfır" almaya razı oldu.
Şimdi bir de herkesin günlük yaşantısında her zaman rastlanan
başka örneklere bakın... 
"Sevgilim, sana tapıyorum. Bugün buluşmayı çok isterdim ama, 
berberden randevu almıştım.", "Alo, darling. Bu gece seninle buluşacaktık ya.
Bir kız arkadaşım boy frendi ile bozuşmuş. Onu teselli etmem gerek.
Beni affet!", "Hayatım sen bir tanesin. Ama yarın buluşamayız. Benim işim var." 
Listeyi sabaha kadar uzatabilirsiniz. 
Şimdi bir düşünün. Hem size ileri sürülen özürlere. 
Hem sizin ileri sürdüklerinize. 
Kimi, neleri tercih ediyorsunuz, kimlere... Ve siz nelere tercih ediliyorsunuz? 
Eğer, sizin için berberden, maçtan, sizi davet eden yada size gelen 
herhangi bir arkadaştan sonra geliyorsa, sakın ola, 
onu sevdiğinizi falan düşünmeye kalkmayın. 
İnsanlar bazen kendilerini de kandırır, sevdiklerine. 
Ya da şüpheye düşerler, "Ona karşı duygularım, çok karışık... 
Seviyor muyum acaba" diye... 
Sevginin ve değerin en yanılmaz ölçeği, tercihtir, ÖNCELİKTİR 
"Hadi sinemaya gidelim" dediğinizde, arkadaşını 
"Tabii, harika" demeden önce "Ne film oynuyor" diyorsa, hele hele ardından 
"Ben o filmi sevmem" deyip, buluşma teklifinizi reddediyorsa mesela,
bilin ki asıl sevdiği sinemadır. Siz değilsiniz. Siz ancak onun ilgisini 
çekecek bir film ve boş bir zamanının bulabilirseniz, onunla buluşabilirsiniz.
Bunun da adı sevgi olamaz tabii.. 
Sevgide önemli olan bir arada olmaktır. Sinema bahanedir sadece. 
Düşünün bakalım, sevdiğinizi sandığınız insanın, hayatınızdaki öncelik sırası nedi? 
En tepede mi? O zaman gerçekten seviyorsunuz demektir. Ya da şöyle... 
Hayatındaki en büyük önceliği daima size veriyorsa, hiç şüpheniz olmasın, 
en çok sizi seviyor. Onun için en değerli varlık sizsiniz.
Hem kendi karmaşık duygularınızı çözmenin, hem de onun duygularını kessinlikle 
belirlemenin en şaşmaz yoludur, öncelik testi... 
Çünkü en çok sevilen, en önce gelir. "Benim her şeyimsin" kolay laftır,
herkes söyleyebilir. Eğer sizi bir şeye tercih ediyorsa ancak o zaman
her şeyiniz demektir gerçekten. 
Birisiyle ilgili duygularınızdan ya da onun duygularından şüpheniz varsa,
derhal bu "Öncelik" testini yapın,her günkü yaşantınızdan örnekleri hatırlayarak. Şaşmaz gerçek hemen ortaya çıkacaktır. 
Sevgi bir bakıma ÖNCELİKTİR çünkü! ........
 
 
 
 
 
SEVGİ , ZENGİNLİK , BAŞARI
 
Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:
"Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız" dedi. "Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım."
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu.
Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı: "Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz" dedi.
Aksam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. "Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler" dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü. "Bir bakıversene dışarı" dedi. "Hâlâ oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve." Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı.
"Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi:
"Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?" Kadının davetine, yaşlılardan biri yanıt verdi: "Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi. Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı:
"Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginliktir" dedi. "Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgidir.
Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu: "Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın dedi. "İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin."
Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.
"Aman ne güzel, ne güzel" dedi.
"Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik'i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik'e kavuşmuş olur. Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi. "Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi: "En doğru karar, Sevgi'yi davet etmek değil midir?" dedi. "Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi'ye kavuşacak.' Gelinin bu önerisi, kayınpederinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
"Tamam, en doğru karar bu olacak dediler. "Sevgi'yi davet edelim..."
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu: "İçinizde hanginiz Sevgi'ydi?" dedi. "Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..." Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.
Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik'le Başarı'ya sordu: "Siz niçin geliyorsunuz?" dedi.
"Ben yalnızca Sevgi'yi davet etmiştim. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler: "Eğer içimizden yalnızca Zenginlik'i ya da Başarı'yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik" dediler. "Fakat siz Sevgi'yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize." Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
"Çünkü Sevgi'nin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz."
 
 
 
 
 
                                       SEVGİLİ
 
                  Delikanlı,katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek
            istemişti.Ancak kız,korkunç bir şart ileri sürerek: -Senin sevgini
            ölçmek istiyorum,dedi.Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana
           eski sevgilinin kalbini getireceksin. Delikanlı,tüyler ürperten bu
            teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten
            sonra hislerine mağlup olup eski sevgilisini öldürmeye karar
            vermişti. Eski sevgilisini, belki de durumu fark ettiği için
            bayıltıp fazla direnemeden oldurur. Ve kalbini bir mendile koyar
            .Delikanlı,kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda
            koşarken,ayağı bir taşa takıldı.Kendisi bir tarafa,mendil içindeki
            kalp bir tarafa fırladı.Canının acısından,ağzından ister
            istemez"Ahhh!"sözleri döküldüğünde onu deliler gibi seven eski
            sevgilisinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir
            ses yükseldi: -Canım sevgilim, bir yerin acıdı mı?
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SEVGİNİN GÜCÜ

Mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların
gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin,
çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı
ormanlardan birinde güzel bir göl vardı.
Suyu berrak mı berrak, serin mi serin... Gölün kıyısında
hayat bulmuş boynu bükük papatya, yanıbaşında
o eşsiz büyülü suyun içinde açmış olan, en az kendi
kadar yalnız görünen nilüfer çiçeğine sevdalanmıştı.
Onun görkemli görüntüsünü, saf, masum,
asaletli halini hayranlıkla seyrediyordu her gün.
Nilüfer çiçeği de kayıtsız değildi sevgili
papatyasına karşın. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar,
şarkılar söylüyorlardı birlikte. Yalnızlıklarını
unutuyorlardı şu koskoca orman içinde...
Tanrım, diyordu papatya içinden kimi kez.
Bu güzelliğin yanında benim yerim nedir ki?
O suyun içinde yaşar bense toprakta...
Elimi uzatsam tutamam bile onu... Oysa
öylesine istiyorum ki onun yanında olmayı...

- Ey güzel çiçeğim, ey benim nilüferim
seviyorum seni... Lâkin öylesine çaresizim ki...
Sana nasıl ulaşacağımı bile bilmiyorum...
Evet, orada olduğunu bilmek, sesini duymak,
güzelliğini görmek bile yetiyor bana ama
istiyorum ki elini tutayım, güzelliğine dokunayım.
Gel gör ki ben bir papatyayım, sen ise bir nilüfer...

Ayrı dünyalarda yaşayan iki ayrı çiçek...
Nilüfer, karşılıksız bırakmadı papatyanın sözlerini:
- Papatyaların en tatlısı, kemandan çıkan müzik aynı
ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Sen başkasın,
ben başkayım, sen ordasın, ben buradayım diye yerinme.
Gönül sesine kulak ver yalnız... Bir şeyi istiyorsan
yürekten iste....Sevgi, aşk, ne büründüğün kıyafeti,
ne makamı, ne mesafeleri ne de başka bir şeyi dinler...
Onun fermanı okunmaya başladımı her şey susar.
Her şey çaresiz kalır... Sevgi söz konusu olduğunda
kişi kendi dışındaki güçlerin insafına kalmaz.
Çünkü; kendisi de güçlü bir varlık haline gelir.
Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi güçlenmeye
başladıkça kayıtsız kalamaz buna tüm evren...
Sen ki benim güzelliğime, aşkınla güzellik katmakta,
yalnızlığımı örtbas etmektesin. Benim ve kendinin
varolduğumu ispatlamaktasın dünyaya.

Şimdi kapat gözlerini sımsıkı...
Sıyrıl tüm düşüncelerinden...
Yalnızca ama yalnızca beni düşle...
Yanımda olduğunu, gölün sularında
elimi tuttuğunu hayal et... İste beni...
Göreceksin ki sevginin aşamayacağı engel yoktur!
Papatya, nilüferin dediğini yaptı. Yalnızca ama
yalnızca onun hayalini doldurdu tüm benliğine.
Kendini güzeller güzeli çiçeğinin
yanında farzetti. İstedi... İstedi...
- Aç gözlerini!, dedi nilüfer.
Paptya şaşkınlık içindeydi gözlerini açtığında.
Sevgili çiçeğinin yanında,
gölün suları içinde bir nilüfer çiçeğiydi artık o da...
Sevmek...
İstemek...
Hayal etmek...
İnanmak...
Olmayacak şey yoktur!
Eğer ki; bu duygulara sahipseniz...

Ebru TÜRKOL

 
 
 
 
 
 
SEVGİNİN SADECE SÖZÜNÜ EDENLERLE, ONU YAŞAYANLAR ARASINDA NE FARK VARDIR
Sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü
edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"
"Bakın göstereyim" demiş ermiş.
Önce  sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra  hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar icinde
sıcak  çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart  koymuş.
"Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne?  Kaşıklar  uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En  sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine "şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım  yemeğe."
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
"Buyurun" deyince her biri uzun boylu  kasıklarını çorbaya daldırıp, sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri
diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar  sofradan.
"İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini  görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa  o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın.  Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."


 
 
 
 
 
SEVİYORUM ALLAHIM !
 İnanç Tarihi dersimin öğrencilerinden biriydi Tommy. Uzun saçlı, değişik
bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oydu. Allah'ya kayıtsız
şartsız inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana imalı, imalı;
-"Günün birinde Allah'yı bulacağıma inanıyor musun hocam? " dedi.
-"Hayır" dedim, yavaşça.
-"Yaaa" dedi. "Oysa senin, bu derste Allah'yı pazarladığını sanıyordum
hocam..." Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:
-"Allah'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak bir gün,
eminim." Tommy, omuzunu silkip yürüdü... Mezuniyetten sonra izini
kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana...Ölümcül kansere
yakalanmıştı. Odama girdiğinde; zayıflamış, çökmüştü... Kemoterapi,
o uzun saçlarını dökmüştü... Ama gözleri halâ pırıl pırıldı...
-"Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi.
-"Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim.
-"Tabii" dedi, "Ne öğrenmek istiyorsun?"
-"Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?"
-"Daha kötüsü olabilirdi... 50 yaşında olmak, kafayı çekmek, kadınlarla
beraber olmak ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak, sanmak gibi..."
Sonra niye geldiğini anlattı... "Okulun son günü sana Allah'yı bulup
bulamayacağımı sormuş; "hayır" yanıtını alınca şaşırmıştım. Sonra,
"ama o seni bulur" dedin... İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar
ciğerimden parça alıp kötü huylu olduğunu söylediklerinde;
Allah'yı aramayı ciddiye aldım birden... Habis ur, diğer hayati
organlarıma yayılmaya başlayınca, sabahlara kadar dualar etmeye
başladım... Hiç birşey olmadı. Bir sabah uyandığımda; ilahi bir mesaj
alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim aniden.
Ömrümün geri kalan vaktini; Allah, ölümden sonra hayat falan gibi
şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım.
O zaman gene seni düşündüm... "En büyük mutsuzluk, sevgisiz bir hayat
sürmektir, bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine
"Seni seviyorum" diyemeden gitmektir" demiştin...
Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım işte...
En zorundan başladım... Babamdan..." Oğlu yanına geldiğinde;
babası, gazete okuyormuş.
-"Baba, seninle konuşmam lazım" demiş Tommy.
-"Peki, konuş oğlum"
-"Yani, çok önemli bir şey..."
Babası, gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı;
- "Neymiş o bakalım?"
-"Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim." Tommy,
gülümsedi, arkasını anlatırken... Babasının elinden yere düşmüş
gazete... Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış.
Tommy'ye sarılmış ve ağlamış... Sabaha kadar konuşmuşlar.
Babası, ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde...
"Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam
etti Tommy... "Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana
söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar. Bütün bunları
yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece...
Ölümün gölgesi üzerime düşünce; kalbimi açıyordum,
bana, aslında çok daha yakın olması gereken insanlara..."
Nefes aldı Tommy..." Bir gün baktım, Allah, orada...
Hemen yanıbaşımda duruyor... Ona yalvardığım zaman,
bana gelmemişti. Onun kendi programı vardı, kendi bildiği gibi
yapıyordu. Gerçek olan şu ki, haklıydın...
Ben, onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelip, beni bulmuştu."
- "Tommy" dedim. "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm
insanlığa... Sen, Allah'ı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun.
Onu, sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak
işe yaramaz... Ama hayatını sevgiye açarsan o, gelir seni bulur.
Bunu anlatıyorsun farkında mısın?" Devam ettim; "Tommy, bana
bir iyilik yapar mısın, bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?"
Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün... Ölümle hayatı
sona ermemişti tabii... Şekil değiştirmiş, büyük bir
adım atmıştı sadece... İnanmaktan, görmeye geçmişti...
Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk.
-"Söz verdiğim derse gelemeyeceğim, halsiz ve bitkinim hocam" demişti..
-"Anlıyorum Tommy !"
-"Benim yerime onlara sen anlatır mısın hocam, sen anlatır mısın?
Herkese, bütün dünyaya, benim için anlatır mısın?"
-"Anlatırım Tommy" dedim. "Anlatırım, merak etme!"

İnsanlara; "Seni seviyorum" demek için, ölümü beklemenize
gerek yok, şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz...
Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin..

Hem, şimdi başlamazsanız,
belki de hiç söyleme şansınız olmayabilir...
 
 
 
 
TOMMY
                15 yıl kadar önceydi. Tommy'yi ilk o gün görmüştüm. 'inancın Tarihi' dersimin öğrencilerinden biriydi. Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oldu. Tanrı'ya kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu..
                Mezun olurken bana, imalı imalı
                "Günün birinde Tanrı'yı bulacağıma inanıyor musun, hocam?" dedi..
                "Hayır" dedim, yumuşakça..
                "Yaa.." dedi.. "Oysa senin bu derste Tanrı'yı pazarladığını sanıyordum hocam.."
                Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:
                "Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak, bir gün, eminim."
                Tommy omzunu silkip yürüdü. Mezuniyetten sonra izini kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana.. Ölümcül kansere yakalanmıştı. Odama girdiğinde zayıflamış, çökmüştü. Kemoterapi, o uzun saclarını dökmüştü. Ama gözleri hala pırıl pırıldı.
                "Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi.
                "Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim..
                "Tabii" dedi.. "Ne öğrenmek istiyorsunuz?.."
                "Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?.."
                "Daha kötüsü olabilirdi. 50 yaşında olmak, devamlı kafayı çekmek ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak sanmak gibi.."
                Sonra niçin geldiğini anlattı..
                "Okulun son günü sana Tanrı'yı bulup bulamayacağımı sormuş, 'Hayır' yanıtı alınca şaşırmıştım. Sonra 'Ama o seni bulur' dediniz. İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu öldüğünü söyleyince, Tanrı'yı aramayı ciddiye aldım birden. Habis ur diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca sabahlara kadar dualar etmeye başladım. Hiçbir şey olmadı. Bir sabah uyandığımda, ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim, aniden. Ömrümün geri kalan vaktini, Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm..'En büyük mutsuzluk sevgisiz bir hayat sürmektir. Bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine 'Seni seviyorum' diyemeden gitmektir' demiştin. Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım iste.. En zorundan başladım. Babamdan.."
                Oğlu yanına geldiğinde babası gazete okuyormuş..
                "Baba seninle konuşmam lazım" demiş, Tommy..
                "Peki konuş oğlum."
                "Yani çok önemli bir şey.." Babası gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı..
                "Neymiş o bakalım?.."
                "Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim.."
                Tommy gülümsedi, arkasını anlatırken .. Babasının elinden yere düşmüş gazete ..
                Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış .. Tommy'ye sarılmış ve ağlamış. Sabaha kadar konuşmuşlar.. Babası ertesi sabah ise gitmek zorunda olduğu halde..
                "Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam etti Tommy.. "Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar.. Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece.. Ölümün gölgesi üzerime düşünce kalbimi açıyordum, bana aslında çok daha yakın olması gereken insanlara.."
                Nefes aldı Tommy.. "Bir gün baktım.. Tanrı orada hemen yanı başında duruyor. Ona yalvardığım zaman bana gelmemişti. Onun kendi programı vardı. Kendi bildiği gibi yapıyordu.. Gerçek olan su ki, haklıydınız.. Ben onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelmiş beni bulmuştu."
                "Tommy" dedim, "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa.. Sen Tanrı'yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz.. Ama hayatını sevgiye açarsan o gelir seni bulur.. Bunu anlatıyorsun farkında mısın?." Devam ettim.. "Tommy bana bir iyilik yapar mısın?.. Bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?.."Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün. Ölümle hayatı sona ermemişti tabii sekil değiştirmişti. Büyük bir adım atmıştı sadece.. inanmaktan, görmeye geçmişti. Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk. "Söz verdiğim derse gelemeyeceğim. Çok halsiz ve bitkinim hocam" demişti. "Anlıyorum Tommy!.."Benim yerime onlara siz anlatır mısınız hocam?.. Siz anlatır mısınız. Herkese, bütün dünyaya benim için anlatır mısınız?.." "Anlatırım Tommy" dedim.."Anlatırım, merak etme!.."
                ** insanlara "Seni Seviyorum" demek için, ölümü beklemenize gerek yok.. Simdi, hemen simdi başlayabilirsiniz.. Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin.. Hem.. simdi başlamazsanız, belki de hiç söyleme sansınız olmayabilir..
 
 
 
SEVMEK ...
Sevmek inanmaktır. Sevmek yasamaktır. Sevdiğini kendisi gibi, kendisinden de çok duyumsamaktır. Sevmek sevdiği olmaktır. Sevmekte ikilikler kalkar, bir olmalara gidilir. İki ten, iki kalp, iki gönül yoktur sevgide. Tek bir kalp olunur, tek bir yürek olunur. Sevmek paylaşmaktır . Sevdiğiyle sevdiğini paylaşmaktır. Sevdiğiyle kalbini bölüşmektir sevmek. Ki tek kalp olunsun.
Sevgide son yoktur. Sevgiler hiçbir zaman son bulmazlar. Biten sevgiler yoktur, bitmiş gibi görünen sevgiler vardır. Vazgeçiş de yoktur sevgide. Yaşandıkça yaşatılır sevilen. Ama kimi zaman sevgili için kimi zamansa sevginin bir gereği olarak saklanır bu aşklar. Vazgeçiş yoktur, vazgeçmiş gibi görünmek vardır o yüzden.
Sevmekte istemek yoktur. Sevgilinin olduğu yerde son bulur istekler. Bir şey varsa istediğin bu senin için değil, sevgili için istediğindir. Ondan Onun adına istersin. Onu daha sonsuz sevebilmek için istersin. Sevme özgürlüğünü istersin, kabul edilmesini istersin. İstersin ama bir gün gelir bu istekler de son bulur. Kendinden istersin artık. Sevgiliyi daha çok sevmek istersin kendinden. Sonsuz kılmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu, olmaz mi bunu sevgilinin isteği belirler. Sevmek sevgiliyi istememeyi öğrenmektir. Sevmek sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir. Sevmek; sevmek istemektir.
Sevmek, beklememektir. Beklentilerin son bulduğu bir duraktır o. Öyle ki tüm gerçekler, tüm dünya silinir gider. Ne Ondan anlaşılmayı beklersin, ne onu anlamayı. Ne onun gelmesini beklersin, ne onun Leyla, Mecnun olmasını. Beklediğin bir şey yoktur sevmeyi becermek dışında.
Sevmek, gücenmemektir. Sevmek sevgililerin hiçbir sözüne üzülmemeyi öğrenmek demektir. Sevgilinin olum hançerine bile hayır dememektir sevmek. Onun vurusuna, onun tokadına alınmamaktır, sevgiliden gelen her hareketi ve her sözü kabullenmektir. İhanetlere, hainliklere bile üzülmemektir. Sevgiliden gelen öl emrine bile ölürüm diyebilmektir. Kendi elleriyle kalbini bir bıçak ucuna koymaktır sevmek. Sevmek ölmektir.
Sevmek, ölmesini bilmektir. Sevgili için yasamaktır. Onun eli, kolu, gözü, kalbi olmaktır. Ama artık onun bir şeyi olunmadığı bir zaman ölmesini bilmektir!
Sevmek, vermektir. Sevmek sevdiği için almasını bilmektir. Almamaya yemin ederek vermektir. Ama almalarda kurtaracaksa sevgiliyi almasını bilmektir sevmek!
Sevmek, tükenmektir. Sevmekten ölürken tekrar varolmaktır o sevgiden. Sevmek sevgilinin gel deyisine hayır demektir. Sevgilinin askıyla boğuşurken, yüzerken o aşk denizinde sevgilinin uzanan eline hayır demektir. Sevgilinin bakan gözüne bakmamaktır sevmek. Ağlayan gözlere şefkat ve tebessümle yanıt verebilmektir.
Sevmek, sevgili olmaktır. Sevgilinin yüzündeki gülücük olmaktır. Onu yasama döndürecek bir damla su olmaktır. Sevmek sevgilinin limanı olmaktır. Sevmek sevdiğinin canı olmaktır. Onun ölümü isteyebileceği canı olmaktır.
Sevmek yangın olmaktır. Yanmaktır, kor olmaktır. Dağ olmaktır, evren olmaktır. Her şey olmaktır, hiç olmaktır. Alev olup girmektir gönüllere. Sevmek yürümektir gönüllerde.
Sevmek güvenmektir. Sevmek onaylanmaktır. Sevmek sevgiliye bir nefes gibi, bir ses gibi yakın olmaktır. Sevmek çok ötelerde olsa bile yasamak ve yakın olmaktır sevgiliye.
Yakınlılıktır, doğallıktır, özdenliktir sevmek. Yalansızlık, içtenlilik, olumsuzluluktur sevmek. İlk insanin, Havva'nın Adem'in saflığını ve temizliğini, çocuk masumluğunu taşımaktır sevmek. Gözyaşı olmaktır, yağan yağmur olmaktır. Bir sonbahar mevsiminin sarı yaprağı gibi yalnız olmaktır sevmek. Sevgilisizken sevgiliyi sevmektir.
Sevmek üşümektir. Sevgilinin yokluğuna üşümektir. Sevgiliyle her şeyi göze almaktır sevmek. Ki sevgilinin olduğu cehenneme yürümektir. Sevgilinin olmadığı Cennete de gitmemektir sevmek. Sevmek, sevgiliyi cennet etmektir.
Sevmek bir olmaktır. Sevmek yasamaktır. Ve sevmek inanmaktır. Sevmek bir başkasının hayatını yasamaktır.
Sevmek sevmesini hakketmektir. Sevmek sevgilinin baktığı yerde, sustuğu yerde olmaktır. Sevmek sevgilisiz gecen gecelerin sabahına varmaktır. Sevmek saz benizli sabahlarda yasamaktır sevgiliyi.
Sevmek sevmesini bilmektir. Sevmek ölmesini bilmektir. Sevmek olmaktır. ASK olmaktır.
Aşk bir kere sevmektir. Sevmek askın kendisi olmaktır.
Ölümü Özlemeyen Askı Anlayamaz
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                               ŞİMDİYE KADAR NEREDEYDİNİZ
                Fehmi Yıldırım Bey anlatıyor:
                1994 senesiydi. Arkadaşlarla yapacağımız bir sohbete geç kalmıştım. Onun için özür dileyip hem de mazeret beyanında bulunmak kastıyla dedim ki, bir arkadaşımın yakınına baş sağlığı için gitmiştim. Çok enteresan bir ölüm hadisesi idi. Aniden vefat eden adama, ölmeden hemen önce oğlundan, kızından ve damatlarından dört telefon gelmiş; "Merak ettik de aradık baba. Nasılsın, iyi misin?" demişlerdi.
                Adam, birbiri ardına gelen bu telefonlardan dolayı oldukça şaşırmış, "iyiyim", demiş ama içinden de "Bu işte bir gariplik var!" diye geçirdikten sonra oturduğu yerde vefat etmişti. Bütün bu olanlar yarım saat içinde cereyan etmiş.
                Ben bu enteresan hâdiseyi naklettikten sonra sohbette ilk defa gördüğüm bir genç, "Müsaade ederseniz, ben de buna benzer bir hâdise anlatayım?" deyip, bizden olur aldıktan sonra başladı anlatmaya:
                -Sizlerin şu samimiyetiniz ve bu kadar güzel dostluk ve sohbetleriniz bana çok tesir etti. Yeni tanıştık ama, bugüne kadar niye sizleri bulamadım? diye hayıflanıyorum. Görüyorsunuz bir kolum yok. Size bir trafik kazasını ve biraz önce bahsedilenlere benzeyen önsezileri anlatayım.
                -Nişanlım İpek ile evlenmemize on gün vardı. O gün onu aldım bir bara götürdüm. Biraz sonra arkadaşım ve aynı zamanda adaşım Murat da iki kız arkadaşı ile birlikte yanımıza geldiler.
                -Hayrola, hoş geldiniz, dedikten sonra onları hiç beklemediğim için "Niye geldiniz?" diye de sordum. Onlar "Ölmeye geldik!" deyip gülüşmeye başladılar, "Biz de!" deyip şakalaştık.
                Biraz sonra Hakan isimli arkadaşım da iki kızla çıkıp geldi. O saatler, pek böyle bir araya geleceğimiz bir vakit olmadığı için onlara da "Hoş geldiniz. Hayrola bu saatte buraya niye geldiniz?" diye sordum, onlar da, daha önce konuştuklarımızdan habersiz, gülerek "Ölmeye geldik!" dediler.
                İçkilerimizi içtikten sonra bardan çıktık. Ben arabamı Hakan'a verdim, biz de Murat'ın arabasına doluştuk.
                O akşam İpek'te bir başkalık vardı. Ben arka koltukta pencere kenarına, onun ise ikinci kızla benim arama orta yere oturmasını istiyordum. Çünkü Murat arabayı kullanacaktı, kız arkadaşlarından birisi ön tarafa yanına oturmuştu. Ama ipek bütün ısrarlarıma rağmen ortaya oturmaya yanaşmadı ve benim ortaya oturmamı istedi. Ben de mecburen oturdum.
                Biraz sonra yolda giderken çok şiddetli bir kaza geçirdik. Murat, ipek ve yanımdaki kız hemen orada ölmüş, ben komaya girmişim. Zaten kolum kopmuş, iç organlarım dışarı fırlamış. Ön tarafta oturan kız ise nasılsa kurtulmuş ve arabadan çıktığı gibi arkasına bakmadan gitmiş. Polisler gelmiş manzarayı görünce hepimizi de ölü zannedip morga kaldırmışlar. Sonra isim tesbiti için tekrar morga gelmişler, kapıyı açınca ben kımıldamış ve bağırmışım. Heyecana kapılan polis heyecandan silahını çekmiş fakat bayılıp yere yığılmış. (Bu polis birkaç ay psikolojik tedaviden sonra malulen emekliye ayrılmış.)
                Daha sonra beni hemen tedaviye almışlar, yurtiçinde ve yurtdışında uzun tedaviden sonra kendime gelebildim. Hakan'lar da trafik kazası yapıp ölmüşler. Anlaşılan geriye iki kişi kalmıştı.
                Murat bütün bunları anlatırken sanki nefesimizi tutmuş, pürdikkat dinliyorduk. Murat, meselenin değişik bir yönüne geçiş yaparak şunları söyledi:
                -Sonradan şunları öğrendim. Arkadaşım Murat, kazadan 10-15 gün önce bir mezar hazırlatmış hatta bir hoca çağırıp, "Kur'ân oku, dua et", demiş. O da, "Burası boş mezar, ben kimin için yapacağım?" demiş. Adaşım, "Sen dua et, oraya girecek olan yakında gelecek", demiş.
                Kazadan sonra işte o kazdığı mezara gömülmüş. Nişanlım ipek de, son olarak benimle çıkmadan önce bütün elbiselerini bavullara, valizlere doldurup üzerine, "Ben gelmezsem bunları fakirlere, Çocuk Esirgeme Kurumu'na verin", diye yazdığı bir not bırakmış. Zaten o gün inanıyordum ki, nişanlım kazayı hissetmişti. Beni de çok sevdiği için orta yere oturtarak korumak istemişti. Çünkü hiçbir zaman karşılaşmadığım inatçı tavrına ilk defa orada şahit oluyordum.
                Bunları söylerken Murat'ın gözleri yaşarıyordu. Kafasını kaldırıp bir soru sordu:
                -Allah'a imanı vardı, içki içmezdi, iyilik severdi, dürüsttü, fedakârdı. Ama yetiştiği durum itibariyle din adına pek bir şey bilmezdi. Acaba Allah onu affeder mi?'
                Fetret devrine benzer bir yokluk ve yabancılık içinde yetişen böyle birisi için, "Allah'ın merhameti geniştir, zaten Allah'tan hiçbir zaman ümit kesilmez", diyerek teselli etmeye çalıştık.
                Murat, daha sonra kendisi için de şunları söyledi: "Ben Allah'a inanıyorum. Bir senedir de hiç içki içmedim. Ama dinden uzak yaşadım. Bilmiyordum. Elimden tutanım da yoktu. Allah beni de affeder mi?"
                Biz yine Allah'ın rahmetinin genişliğinden bahisle teselli edici sözler söyledik. Gözlerinin içi gülüyordu. Fakat birden bire durdu ve "Fakat ben, bizi terkedip giden kızı öldürmek istiyorum, çok mu büyük günah işlemiş olurum?" diye sordu. Biz de "Niçin?" diye sorduğumuzda o, "iki sebepten. Birincisi kazayı yaptıran o... Çünkü adaşımla sert bir münakaşaya tutuştu. Hatta direksiyonu elinden zorla almaya kalktı ve hızla giden araba bariyerlere çarptı. Sonra da hiçbirimize bakmadan, yardım çağırmadan bizi ölüme terkederek çekip gitti, ikinci olarak da, tahkikat sonucu arabanın içinde bizim beş kişi olduğumuz tesbit edilip ifadesine baş vurulunca da herhalde benim ölümden kurtulup işi düzeltmem mümkün olmaz diye verdiği ifadede benim şoförle kavga edip direksiyona saldırdığımı ve dolayısıyla kazayı yaptırdığımı söylemiş. Benim iyileştiğimi öğrenince önce isviçre'ye kaçmış, sonra da Amerika'ya gidip birisiyle yaşamaya başlamış. Ama ben onu çok iyi takip ediyorum."
                Biz, "Sakın ha... Madem iyi bir yola girmek istiyorsun, onu affet.. Allah affedenleri sever, inşaallah geniş ve engin rahmete mazhar olursun", dedik.
                Murat bize, "Ben sizlerden ayrılmak istemiyorum, izin verirseniz bütün sohbetlerinize katılmak arzu ediyorum" dedi. Biz de bütün samimiyetimizle "bekliyoruz" dedik.
                Öbür hafta kaza hakkında gazetede çıkan haberlerin kupürlerini de toplayıp bir dosya yaparak bize gelmek istemiş fakat kazadan sonra yakalandığı sara hastalığının nöbeti gelince arkadaşı ismail Bey onu hemen evlerine götürmüş, iyileşince telefon ederek arkadaşlardan, gelemediği için mazeret beyan edip özür dilemiş. Bir sonraki hafta ise sara nöbeti onu banyoda yakalamış. Düşüp başı zedelenmiş ve acele hastaneye kaldırmışlar. Ziyaretine gittiğimizde bizi tanımıyordu. Birkaç gün sonra da vefat etti.
                Bağdat Caddesi'nin bu sevilen genci için kızlı-erkekli bütün arkadaşları ağlıyorlardı. Cenazeye geldiler. Biz kendimizi tanıtıp yanlarına sokulunca, hepsi etrafımızda pervane gibi oldular ve "Murat sizlerle tanıştıktan sonra bize geldi ve arkadaşlar çok temiz insanlarla tanıştım. Onlarla görüşün iyi yolu bulalım. Bizim tuttuğumuz bu yol, yol değil. Ben, artık islâmiyet'i öğrenip yaşamak istiyorum. Yoksa her şey fani, her şey boş." diye sizlerle mutlaka oturup sohbet etmemizi arzuluyordu, ama bizleri tanıştırmaya ömrü yetmedi, dediler.
                Demek ki, Allah'ın kendisine bahşettiği son zamanı iyi değerlendirmişti. Ailesine de baş sağlığma gittik. Orada da kız kardeşi, annesi ve babası bize "Murat hep sizden bahsediyordu, sizi çok sevmişti" dediler.
                Cenazenin olduğu gün, orada başı sarılı bir delikanlı vardı. "Murat'ı çok severdim. Vefatını duyunca arabamı duvara vurdum, onun için başımdan yaralandım. Ama size bir şey söyleyeceğim. Sizinle tanışmamız için, mutlaka Murat'ın ölmesi mi gerekiyordu? Niye bizleri de aranıza almıyorsunuz?" diyerek sitemlerini dile getirdi.
                Sonra öğrendik ki, Murat çok cömert bir gençti. İpek’in ölümünden sonra ise iyice cömertleşmişti. Şimdi Karacaahmet Kabristanı'nda ölmeden önce nişanlısı îpek'in yanına yaptırdığı mezarda yatıyor.
 
 
 
 
 
SİRK
 
                "Bir insanın hayatının en önemli kısmı, iyilik ve sevgi adına yaptığı küçük, isimsiz ve anımsanmayan işlerdir.
                "Ergenlik dönemindeydim ve babamla sirk bileti kuyruğunda bekliyorduk. Sonunda bilet gişesiyle aramızda tek bir aile kalmıştı. Bu aile beni çok etkiledi. Hepsi de 12 yaşın altında tam sekiz çocukları vardı. Çok varlıklı olmadıkları her hallerinden belliydi. Üzerlerindeki giysiler pahalı şeyler değildi, ama tertemizdi. Çocukların hepsi babalarının arkasında ikişerli sıra olmuş, el ele ve terbiyeli terbiyeli sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Neşe içinde palyaçolar, filler ve o gece görecekleri değişik şeyler hakkında konuşuyorlardı. Daha önce sirke gitmedikleri konuşmalarından belliydi. O gece hiç şüphesiz yaşamlarının çok önemli bir gecesi olacaktı. Anneyle baba gururla çocukların önünde duruyorlardı, el ele tutuşmuşlardı. 
                Gişedeki memur babaya kaç bilet istediklerini sordu. 
                Baba gururla,
                "İki tane eşimle kendim, sekiz tane de çocuklarım için bilet istiyorum" dedi. 
                Gişe memuru biletlerin bedelini söyledi. Annenin eli, babanın elinden ayrıldı ve başı öne düştü. Babanın dudakları titremeye başladı. Baba gişeye biraz daha yaklaştı ve
                "Ne kadar dediniz?" diye sordu. 
                Gişe memuru biletlerin bedelini yineledi. Adamın o kadar parası yoktu. Şimdi nasıl dönüp çocuklarına onları sirke götürecek kadar parası olmadığını söyleyecekti? 
                Babam olanları görünce elini cebine soktu, cebinden bir 20 dolar çıkarttı ve yere düşürdü (biz de çok varlıklı bir aile değildik). Babam sonra yere eğildi, parayı yerden aldı, adamın omzuna dokundu ve ona,
                "Affedersiniz, bu para cebinizden düştü" dedi. Adam olan biteni anlamıştı. Dilenmiyordu ama çok çaresizdi ve utanç duyduğu ve çok üzüldüğü bu durum karsısında yapılan yardımı minnetle karşılamıştı. 
                Babamın gözlerinin içine baktı, elini iki elinin arasına aldı, 20 doları aldı, dudakları titrerken babama
                "Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim, bayım. Bu yaptığınızın benim ve ailem için önemi çok büyük." dedi. 
                Biz babamla arabamıza bindik ve evimize döndük. O gece sirke gidemedik, ama bunun hiç önemi yoktu"
 
 
 
 
 
 
 
                                       SİYAH DUVAR
 
                Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylasan iki yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı.
                "Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgar var sanırım çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgarla doluyor. Park bu sabah sakin, iki salıncak dolu iki salıncak bos, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, elele tutuştular, ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor. Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzel de dalıyorlar suya"
                Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar, iste o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, iste bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Aynı kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu.
                Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmişlerdi. Hemen yatağının yerini değiştirdiler, işte o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti.
                Başını kaldırdı ve pencereden baktı
                "Simsiyah bir duvar"
 
 
 
 
 
 
                                       SİZİN ÖYKÜNÜZ
 
                  Buralara nasıl geldim? Bilmiyorum. İstediğim hayatı mı
            yaşadım? Gençlik hayallerim bunlar mıydı? Kesinlikle hayır! Şu anda
            yetmiş yaşındayım ve gençliğimden beri ilk defa kafam bu kadar
            berrak. Yazık, insan hep bir şeyleri kaybetmek üzereyken değerini
            anlamaya mahkum mu? İşte yetmişindeyim. Şairin hesabına göre yolun
            sonuna geldik. Reverans yapıp sahneden ayrılmanın zamanı. Gençken
            seyrettiğim "Braveheart" isimli filimden bir cümle hatırımda kalmış.
            "Herkes ölür ama kaç kişi gerçekten yaşar ki?" İşte ben de herkes
            gibi ölüyorum. Maalesef yaşamadım. Dünyaya gelmem sekiz saat sürmüş.
            Başıma gelecekleri bildiğimden olacak çıkmak istememişim herhalde.
            Sonra sekiz yaşına kadar kreşlerde büyüdüm. Ne büyüyüş! Eğlenceli
            ama buruk. Sevgiden yoksun. Yoo, o kadar kötü değil. Sana gülen
            yüzler her zaman vardır ama ya gerçek sevgi?
                  İlk ve orta okulda içine kapanık bir yaşam, insanlardan kaçan,
            aşağılık kompleksli bir insan. Sonra lise, tam anlamıyla metamorfoz.
            Tamamen dışa dönük, insanlarla ilişkilerde rahat, geçmişin izlerini
            taşısa da daha güvenli bir ben. Okulun gözde öğrencilerden. Sonra
            üniversite. Hayat devam etti. Dördüncü sınıfta annemin tavsiyesine
            uyarak bir kız teğellerken (evlenecek birini bulmak için yapılan
            çabanın annemcesi) İpek'le tanıştım. Çok tatlı bir kızdı. Birlikte
            mutluyduk. Ben, onu kaybetmemek için türlü numaralar yapıyordum.
            Küçük kıskançlıklar da oluyordu. Ama ben onsuz yaşayamazdım! Okuldan
            mezun olunca muradımıza erdik. İpek gelinliğinin içinde o kadar
            güzeldi ki... Annem düğünün en mutlu kişisiydi herhalde. Yıllarca
            benim evlenmemle mutlu olacağını düşünmüş ve o gün bu mutluluğu
            yaşamıştı da. Fakat bir kaç gün sonra içinde oluşan boşluğu yeni bir
            hedefle doldurmuştu: Torun. Babam zaten Borsada kendini kaybetmişti.
            İşler yolunda gittiği sürece hiç sorun olmadı. Yıllar akmaya devam
            etti. İpek'le ilk heyecanlar gitmiş ve ilişkimiz çok
            monotonlaşmıştı. Hiç hayal etmediğimiz tarzda bir karı-koca
            ilişkisine girmiştik. Sabahtan akşama iş, akşam televizyon, gece
            çiftleşme şeklinde seks. Artık değişiklik istiyorduk.
                  Bir 18 Kasım günü saat 9:30'da Eser dünyaya geldi. Velet, o
            kadar tarih varken benim doğum günümde doğmuştu. Annesinin yanında
            yüzünde bir gülümsemeyle yatarken yemyeşil gözleriyle bana
            bakıyordu. "Bu kız çok zeki!" dedim kendi kendime. Eser'in
            hayatımıza girişi herkesi değiştirmişti. İpek'le hayatımızın en
            mutlu anlarını yaşıyorduk. Annem ise çok istediği mutluluğu
            torunuyla yakalamıştı. -en azından belli bir süre için-. Eser hızla
            büyüyordu. Emekleme, ilk "anne" deyişi, doğum günleri, derken bir
            baktık bizim kız okula başladı. Bu arada da ben göbeklenmeye ve
            kelleşmeye, İpek de bir Türk kadını olarak kalçalarından yağlanmaya
            başlamıştı (Türk kadınlarının genel özelliği).
                  İş hayatım fena değildi. Arkadaşlarla çekişiyordum, insanları
            lanetliyordum. Çünkü onlar kötüydü. İpek arada sırada kaynanasıyla
            atışıyordu. Ben Side'de nasıl yazlık alacağımı düşünüyordum. Baba
            sorumluluğu ile Eser'e gelecek hazırlıyordum. Yalnız Eser garip bir
            kızdı. Bize küçükten beri uymuyordu. Sanki hatlar karışmış da
            yanlışlıkla bizim kızımız olmuştu. Sözümüzü tutmaz, hep kendi
            istediğini yapardı. Onca aşağılama, tehdit, hakarete rağmen bizi
            tınmadı bile. Zaten sonradan bizim istemediğimiz, ailemize layık
            olmayan bir adama gitti. Baba olarak ona yakın olmak istedim, ama
            başaramadım. Lanet olsun babalık rolüne. Neymiş, kızını dövmeyen
            dizini dövermiş. Dizimi kırsaydım da o derece davranmasaydım. Ona
            vurmadım ama sözlerimle beter ettim. Beni seviyordu biliyordum.
            Benden ümitliydi ama ben onu hayal kırıklığına uğrattım. Geçen günü
            beni ziyaret etti ve "Seni her şey için bağışladım, baba" dedi,
            sarıldı öptü. Eser, bana bu cezayı niye verdin. Ben sana olan
            kızgınlığımla mutluydum. Neden beni affettin? Biliyorum şu anki
            berraklığımı sana borçluyum. Beni kendimle iç hesaplaşmaya ittin.
            İyi mi ettin be kızım?
                  Eser'den üç yıl sonra Duygu doğdu. Buna çok şaşırmıştık,
            halbuki çok korunuyorduk (öyle zannediyorduk). Duygu da ablası
           gibiydi. Demek hatlar karışmamış, ciddi ciddi bize gelmişlerdi.
            Gerçi bunu şimdi anlıyorum. Duygu'dan fazla bahsetmek istemiyorum.
            Biz koca birer aptaldık. Kazayla onu meydana getirdik, kazayla
            götürdük. Altı yaşındayken trafik kazasında... O ana kadar yolların
            kralıydım. Duygu'nun ölümünden sonra İpek'i de kaybettik. (Ruhen)
            bir garipleşti, sonra menapoza girdi daha da garipleşti. Evde ceset
            gibi geziyordu. Bu arada emekliliğime dört sene vardı ve müdürlüğe
            terfi ettim. Eser de üniversiteye girmişti. Annem mutlu olacağını
            düşünerek torununun mezuniyetini bekliyordu. Babam hareketli bir
            seans sırasında Borsa'da kalpten gitti. Cenazesi çok hüzünlüydü. Ne
            kadar seveni varmış? Sonunda emekli oldum. Günlük yaşantım Migros,
            lokal, TV üçgeninde geçiyordu. Altmışbeşini bulunca ölüm korkusu
            başladı bende. Bunu azaltmanın yolunu dinde buldum. Artık bol bol
            ibadet ediyorum. Bir yandan da beni cennetine alması için Tanrı'ya
            dua ediyor ve altmışbeş yıldır arasıra aklıma gelen Tanrı'nın
            hayatının sonuna gelmiş ve tatmin edilmemiş arzularını cennetteki
            hurilere saklayan bir kulunu kabul edecek kadar hoşgörülü olmasını
            diliyorum. Eser, annemin üniversite son sınıftan birini teğelleme
            propagandasına aldırmadı ve otuzuna kadar bekar kaldı. Sonra ipsiz
            sapsız o herifle evlendi.
                  İki sene önce İpek'i kaybettim ve ilk defa bu kadar çok
            ağladım. Üzüntümden değil, aptallığımdan. Dünyasal yasa yine işlemiş
            ve bir insanoğlu daha kaybettiği varlığın değerini sonradan
            anlamıştı. Oysa bizim hayallerimiz vardı. Ama yapacak gücü
            bulamadık, denemedik bile. Onu ne kadar sevdiğimi şimdi anlıyorum.
            Alışkanlığın ve değişmezliğin o berbat etiketleri bizi mahvetmişti.
                  Şimdi orta okuldan hatırladığım o yalnızlıkla başbaşayım.
            Dünya dönüyor, İnsanlar kaderin sillesini yemeye devam ediyorlar.
            "Madem öyle acı çektirecektin, neden beni yarattın?" diye sık sık
            soruyorum ona. "Ben sana ne yaptım?" Çocukluğum geliyor gözümün
            önüne. Çok pırıltılı, eğlenceli bir dünya vardı önümde. İtfaiyeci
            olacaktım. Tek istediğim şey ilgi ve şefkatti. Hayatım boyunca bunu
            aramıştım. Ama bulamadım. Annemi eleştirirken ondan beter şekilde
            mutluluk aradığımı anlıyorum şimdi. Duygularımı yaşayamadım, hep
            ayıp olacak diye bastırdım. Keşke rezil olsaydım da onları özgürce
            yaşasaydım. Şimdi istesemde yaşayamıyorum. Yetmişinde yalnız bir
            adam. Yakında nalları dikecek bir hayalkırıklılığı abidesi. Eser,
            senden özür diliyorum. Beni affettiğini söylediğinde bile o
            kahrolası gururumu yenemedim ve bunu sana söyleyemedim. İpek, hep
            bunu istedim ama ben ifade edemedim. Şimdi neredesin bilmiyorum ama
            duyacağına eminim. Seni seviyorum. Duygu seni de. Kazayla geldin,
            kazazede gibi yaşadın, kazayla gittin. Ama o tatlı gülüşünü ve sana
            biberonla süt verirken parmağımı yakalayışını hiç bir şey
            unutturamaz bana. Ve yaşam. Ne diyebilirim ki sana. Yine de
            teşekkürler.
                  "İnsan kaderini değiştirme firsatı olduğunda gelecekten haber
            alır" derler. Siz de yukarda ki senaryoda kendinizden bir şeyler
            buluyorsanız ve mutlu değilseniz, durun ve değiştirin. Siz
            istedikten sonra tüm evren onun gerçekleşmesi için iş birliği yapar.
            Çoğunluğun yaşadığı bu senaryoyu yaşamamanız dileğiyle.
 
 
 
 
 
 
 
SON DAKİKA NAMAZI
Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum
namaz hiç bu vakte bırakılır mı?'' Anneannesinin yaşı
yetmişe dayanmış, ama ezan
okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek
bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.

Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne
oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu
sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu
düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı
ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her
iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim
namazı." dedi kendi kendine.

Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini
yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı.
Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda
etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden
edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine
bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz
kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla
seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki...
hicabından renkten renge girerdi.

O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık
vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin
arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu
şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi
oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti
öylece....

Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön
insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir
şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor,
kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında
bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor,
adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk
terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve
mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına
bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama
mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu
denli dehşet vereceğini düşünmemişti.

Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de
okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim
ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek.....

Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki
kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri
oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın
bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi.
Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı
önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi
geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun "
dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya
açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam
sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda
harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor,
yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi
kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara
hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı
kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine
getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı
gözyaşları
dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi
zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için
ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye
düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.

Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu.
Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri
terazinin ibresindeki neticeyi
bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli
melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki
kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları
tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı.
Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak
kesilmişti.

Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları
yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler
listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten
dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola
koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım
boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla
beraber koşturdum. Hep rabbimi anlattım." Diyordu.

Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu.
Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını
sürüyerek ve kalabalığı yararak
alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye
başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım
eden çıkmayacak mıydı?

Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla
karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım....
Okuduğum Kur'anlar......Namazım....Hiçbiri beni
kurtarmayacakmı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu.
Cehennem melekleri onu hiç sürüklemeye devam ettiler.
Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi.
Son çırpınışlarıydı.

Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde
beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler,
günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle
temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da
mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu.

" Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye
hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye
devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler.
Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa
dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu.
Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.

Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem
meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden
bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir
iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.

Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı
bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini
yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek
ihtiyarın yüzüne baktı.

"Siz de kimsiniz ?" dedi.
İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım."

"Neden bu kadar geç kaldınız ?Son anda yetiştiniz.
Neredeyse düşüyordum."dedi....

İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;

" Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın
mı?


Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter
içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı.
Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı.
Abdest almaya gidiyordu.





 
 
SON SOHBET
 
Merhum mağfur Hüseyin Cemil Meriç’i 1987 yaz ayı başlarında, Cemil Meriç Hoca’nın bir dostu ile ziyaret etmiştik. Bu son ziyaret ve son röportajım olmuştu. Kuyubaşı semtindeki son görüşmemizden az sonra, Cemil Meriç vefat etmişti.
Son röportajımın sualleri ve cevapları şöyle olmuştu:
 
- Bediüzzaman Said Nursi ve eserleri olan Risale-i Nur hakkındaki görüş ve fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?
 
- On yıl evvel Bediüzzaman ve eserlerini tanıyamamanın bedbahtlığı içindeyim.
İlk defa, rahmetli Sedat Yenigün bana risaleleri okumuştu. Gençlik Rehberi'ni getirmişti. Fidan gibi, imanlı bir gençti, acı anarşisinin kurbanı oldu. Sonra Muhsin Demirel, Mehmed Paksu ve sizler bana Nur’ları okudunuz. Büyük bir hürmet ve muhabbetle, ekser risaleleri can kulağıyla dinledim.
Bir Türk aydının bu büyük ve ulvî hazineden haberdar olmaması düşünülemez. Bediüzzaman ve eserlerine olan alakasızlığımız, tam bir yüz karasıdır.
Said Nursi, dağ başında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler akın akın ona koştu. Nassların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses; tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüzbinlerce insanı canlandırdı. Bu hayali insanlar, o konuştukça gerçekleşti.
Yakın tarihimiz tek mücahid tanımıştır: Said Nursi: Altmış yıl her kahra, her cefaya göğüs gererek mücadele eden biricik dava adamı. Söndürülmek istenen mukaddes ateş, onun güçlü nefesiyle meşaleleşir. Anadolu insanının gönlünde bir remiz olur. Said Nursi: Deccallere meydana okuyan imanın remzi. Karanlıkta bırakılan nesiller, Nur Risalelerini heceleyerek şuurlanırlar. Said Nursi'nin kuvveti yalnız hafızasından, yalnız bilgisinden, yalnız büyük cedel kabiliyetinden gelmiyor. Cesarete susayan insanımız, ananevi irfanının bu pervasız temsilcisinde, asırlardır aradığı ihlası, feragatı, bir dava uğruna nefsini feda etmek celadetini de buldu.
Said Nursî'nin kitapları tahkiki imanın birer kalesi; kendi gönlümüzden, kendi toprağımızdan fışkıran saf bir kaynak.
Said Nursi İslam irfanının cihanşümul hakikatlerini Risalelerinde toplamış. Üstad, şimşek pırıltıları ile aydınlanan karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslub kesif ve izahlar inandırıcı. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrake seslenişi, yaralanan bir idrake, yabancılaşmış bir idrake. İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirleri ne kadar anlayabiliriz? Heyhat; ne bir meselenin kendisine aşinayız, ne mefhumlara. Fakat Said Nursi çok aydınlık, çok daha inandırıcı.
Tanzimat'tan beri, her hisarı deviren teceddüt dalgası, ilk defa olarak Nur Kalesi önünde geriledi. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki, kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farz etmek, gaflet. Nurcular, aralarında kendi hayatlarına devam edebilirler. Ama, kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez. Aydının görevi, fildişi kulesini yıkarak, bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamaya çalışmaktır.
Said Nursi bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkür ve iman kalesi.
Bediüzzaman ve eserleri üzerindeki çalışmalar, gözleri açıcı olmuştur. İkaz edici olmuştur. Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi gibi eserler, çok iyi çalışmalardır. Risale-i Nur'ları okumadan ne Türk dili öğrenilebilir, ne de Türk düşüncesi öğrenilebilir. Risale-i Nur'lar bizim milli hazinelerimizdir.
- Ülkemiz aydınlarının başlangıcından beri Risale-i Nur'a olan tavrını "korkak, pısırık ve samimiyetsiz" olarak değerlendirmenizin sebebini izah eder misiniz?
- Aydınların pisliği ve rezilliğidir. Bunlar sahte aydınlardır. Pısırık insanlardır. Hayatlarında hiçbir şeye inanmamışlardır. Sahtekardırlar, inançsızdırlar. Her şeyin negatifi vardır onlarda. Tam bir yokluk içindedirler. Örnek yok önlerinde; benzeyecekleri kimse yok önlerinde. Yakın tarihimizde insana kıran geldi. Bu bünyenin, Bediüzzaman gibi bir tefekkür ve iman abidesine tahammülü yok.
 
- Bediüzzaman Said Nursi'yi "hayatı ile düşünceleri arasında hiçbir tenakuz olmayan gerçek bir fikir adamı" olarak ifade ediyosunuz. Bu düşüncenizi de misallerle açıklar mısınız?
 
- Nasıl başlamışsa, öyle bitirmiştir hayatını. Seksen yedi senelik ömründe, eserlerine nasıl başlamışsa, öyle de bitirmiştir. Hiçbir dünya büyüğüne dalkavukluk yapmamıştır. Bu, bizim memlekette çok büyük bir fazilettir. Cemiyette hemen hemen herkes, anadan doğma bir dalkavuk olmuş. Bugün türkülerimiz bile pis güfteli olmuş..
Üstadın eserleri, birer ihsan-ı İlahi'dir. Allah'ın ihsanıdır. Bunda ne şüphe var? Bediüzzaman, bu zamanda dinin yenileyicisidir, bir müceddittir. Maalesef, tanınmadan gidiyor. Bugün de, dışarısı tanıyor, biz kendimiz tanımıyoruz. Çok nãkadirşinaslık var. Üstad Kamil bir insandır, elbette kemalat gösterilecektir.
 
- Sizce Bediüzzaman nasıl bir mütefekkirdir?
 
- Üstad Bediüzzaman Said Nursi gerçek bir mütefekkirdir. O bir mütefekkirdir; "nasıl"a lüzum yoktur, tasnife lüzum yoktur. Bediüzzaman gibi mütefekkirler her asırda bir gelir. Onun tefekkürüne, bütün eserleri ve yaşadığı hayat seyri en beliğ bir delildir. Üstad şefkatle bağrına basıyor insanı. İçine girdikten sonra, Risale-i Nur hakikatlerini yaşamak kolaylaşıyor.
 
- Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur'lar tefekkür ve düşünce dünyamızda nasıl bir ufuk açtı?
 
- Bediüzzaman ve eserleri, bütün Cumhuriyet nesilleri gibi, bizim de hakikate kapalı gözlerimizi açtı ve uyandırdı. Hakikatin çok cepheli olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Bu hakikati, ancak Bediüzzaman gibi müstesna zatlar söyleyebilir. Biz ancak hakikati sevebiliriz. Tasvip ve takdir edebilirsek, ne mutlu bize!
 
- Bediüzzaman Said Nursi'nin en çok takdir ettiğiniz hususiyeti nedir?
 
- Evvela celadetidir. Sonra, aynı fikirler üzerinde ısrar edişi. Dönmeden yürüyüşü. Samimiyeti. Bence en mühim vasıflan bunlardır.
 
- Bediüzzaman'ın hayatı boyunca uğradığı zulmün ve haksızlığın sebebi ne olabilir?
 
- Sebebi gayet basittir: Değersiz insanların, gerçek değerlere karşı duyduğu kin. Nur'a karşı yapılan zulümler namussuzluktur. Bunun başka ne sebebi olabilir.
Ziya Paşa ne güzel söylemiş: "Rencide olur dîde-i huffaş ziyadan." Yarasalar, elbette nurdan, ziyadan ve ışıktan rahatsız olup kaçacaklardır.
 
-1935'ten 1985'e kadar, tam elli yıl, Bediüzzaman, Nur Risaleleri ve Nur talebeleri bin beşyüz defa mahkemeye verilip beraat etmiştir. Bu noktanın kritiğini, izahını yapar mısınız?
 
- Tarihte bu meselenin bir örneğine daha hiçbir şekilde rastlanmaz. Bu, hikmet-i İlahiyedir, takdir-i İlahidir. Yarasaların gözü ışıktan daima incinir. Yarasa gözü aydınlıktan hoşlanmaz. Karanlığı arar. Bizdeki inkılapçı yobazlar da, karanlıktan hoşlanırlar. Hiçbir aydınlığa tahammülleri yoktur. Bu vak'a da eşyanın mahiyeti icabıdır.
Bu ışıkla karanlığın, imanla inkarın arasındaki ebedi kavganın yeni bir tecellisidir.
 
- 1935'ten bu yana Risale-i Nur'ların ve Bediüzzaman'ın aleyhine yazı, resim, karikatür ve düzmece röportajlar neşreden gazeteler, şimdi de parayla Risale-i Nur'ların reklamını ve propagandasını yapıyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
- Mecelle'nin umumi hükümlerindendir: "El-umuru merhunün li evkatihim" Yani, her şeyin bir vakti vardır. Demek ki, bu hayırlı Nur hizmetinin vakti şimdiymiş. Geç olsun da, güç olmasın: Her şeye rağmen, memnun olunacak bir hadisedir. Demek, küfür kendi kendine pişman oldu veya hücumlarının bir şeye yaramadığını anladılar. Bir nevi ıslah-ı hal olarak kabul etmemizi ve memnunluk duymamız lazımdır.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış. İşte, bitti gitti. Her şeye rağmen, çok güzel bir hareket. Bu hareketler bize memnuniyetler verir. Geç de olsa, oldu. Küfür nihayet teslim-i silah etmektedir.
 
- Boğaziçi Üniversitesinden Prof.Dr. Şerif Mardin, yedi yıldır Bediüzzaman Said Nursî ile alakalı çalışmalar yapıyor. Ona Bediüzzaman hakkında çalışmalar yapmasını ilk defa siz tavsiye etmiştiniz, zannederim. '
 
- Şerif Mardin'le on senedir tanışırız. Kendisi Ebu'l-A’la Hocanın (Mardin) yakın akrabasıdır. Ben, konuyu sadece kendisine hatırlattım. "Yakın düşünce tarihimizle yakından alakadarsınız. Mesela, Bediüzzaman'ın hayatı ve eserleriyle neden uğraşmıyorsunuz?" demiştim. Sadece hatırlatmıştım. O da, "Doğru” diye tavsiyeme iştirak etmişti. Böylece çalışmaya başlamıştı.
 
- Türkiye, İngiltere, İtalya, Mısır, Suudi Arabistan üniversitelerinde Risale-i Nur'lar ve Bediüzzaman üzerine tezler ve çeşitli çalışmalar yapılıyor. Bu konuda ne diyorsunuz?
 
- İnsan bir günde zulmetten nura gelmez.
"Olma ye's ü ümmid ile hemdem / Alem-i inkılabdır alem."
 Beş dakika sonrası bize ait değildir. İnsan için hiçbir şey mutlak olmamak lazımdır. Beyne'l-havf ve'r-reca (korku ve ümit ortasında). Müzmin her zaman böyle olmalıdır. Alem mütemadiyen değişmektedir. Bu değişen alem içinde, hiç bir zaman mutlak bir ümit veya yeis sõz konusu olamaz. Ümit lazım, fakat mutlak değil...
Bu çalışmalar çok güzel bir ümittir. İnsanlar ve zaman değişiyor. İktidarımız, ancak hüsnüniyetimizden ibaret olabilir. Ancak niyetimizi ve ihlasımızı kontrol altına alabiliriz. Bir dakika sonrasını bilmiyoruz. Bu ana göre, bu durum bir güzelliktir.
 
- Bugün Risale-i Nur'lar ve Bediüzzamanın hayatı, birçok yayınevi tarafından beş dilde, dünyanın muhtelif ülkelerinde ise on dünya diline çevrilip neşredilmektedir. Sizin tabirinizle "kendi bağrımızdan çıkan" Nur risalelerinin bu fütuhatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
- Bu büyük fütuhat, büyük bir imparatorluğun son sözleridir. Bu hareket, Osmanlı devletinin bir nevi vasiyetidir. Bedüzzaman Hazretleri, Osmanlı devletinin son temsilcisidir. Risale-i Nur'lar, Bedüzzaman Hazretlerinin insanlığa hitabesidir.
- Bediüzzaman ve Nur talebelerinin İslam iman hizmetlerindeki fedakârlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Son elli yıl içinde çeşitli felaket ve musibetlerle uyuşan geniş halk tabakalarına Hakkın ve İslamın şuurun sesini haykıran tek mücahid: Bediüzzaman Said Nursi'dir.
Ülkemizin yüzüstü bırakılan insanları, onun Nur Risalelerini okuyarak İslamiyetin ne kadar aydınlık, ne kadar muhteşem ve ne derece şerefli bir inanç manzumesi olduğunu idrak ettiler. Zilletleri izzete tahavvül etti. Mukaddes iman ateşini söndürmek için bütün çile ve işkencelere katlandı. Sonunda dünyadan edebiyete muzaffer olarak intikal etti. Bediüzzaman; ışığı vatan sathına en çok yayılan gür bir meş'aledir. İslamın bayrağını zinde bir imanla gelecek nesillere devretmek için hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen Nur Talebeleri hem sayı, hem ihlas bakımından önde olmak vasfını muhafaza etmektedir.
- Risale-i Nur Külliyatının dilini ve üslubunu nasıl buluyorsunuz?
- Her eser kendi diliyle doğar. Risale-i Nur'un dili Kur'anî ve İslamî bir lisandır.
Evveliyetle Kur'ani ve İslamî kelimeler tercüme edilemez.
Risale-i Nur imanın dilidir. İman tercüme edilemez. İman, hendese değil ki tercüme edilsin.
Bediüzzaman Said Nursî'nin eserlerini, ancak, Said Nursi kabiliyetinde ve İslami kelime hazinesini onun kadar iyi bilen birisi nihayet tevil ve tefsire kalkışabilir. Bunu da ne kadar yapabileceği yaptıktan sonra belli olur.
Risale-i Nurları tercüme etmek mümkün değildir. Risale-i Nurları anlamaya çalışmak, ancak bize nasip olabilecek en büyük mükafattır.
Risale-i Nurun kelimelerl üzerinde oynamak kimsenin hakkı değildir, haddi de değildir.
- Şarktaki ve Garbtaki eserleri okuyup, bilen bir Müslüman mütefekkir olarak, tedkik edip istifade ettiğiniz Risale-i Nurların dikkatinizi çeken, enteresan ve orijinal bulduğunuz bir cihetini anlatır mısınız?
- Risale-i Nur hazinesinin şu ciheti bu ciheti diye bir tefrik yapılamaz.
Müstesna olan Nur eserlerinin bütünüdür. Risale-i Nur'da üslup ile mana tam bir ahenk halindedir. Denizin suyunda tuzla su nasıl kaynamışsa, Nur eserlerinde de mana ile üslup o şekilde kaynaşmıştır.
Bediüzzaman mükemmel bir hafıza ile bütün kaynakları ezberlemiştir.
Bediüzzaman'ın bir kütüphaneye ihtiyacı yoktur. Onun eserleri İlham-ı Rabbãnidir.
- Risale-i Nur'un Türk ilinde ve Türk dilinde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Koca bir devlet kurmuşuz, cihana hükmetmişiz. İslam dünyasında abilik vazifesi bize düşer. Dünya hakikatı bizden almış, iktibas etmişler. Büyük mesuliyetimiz var.
Risale-i Nur milletimize Rabbani bir iltifattır. Risale-i Nurun bizim ülkemizde çıkması Allah'ın bir nimetidir.
Risale-i Nurlar haysiyetimizin bir müdafaasıdır. İslam dünyasında ihraz etmiş bulunduğumuz mevki-i bülentin hakkı olduğunu isbat eden bir hüccettir. Yani Risale-i Nur bizim namusumuzu kurtarıyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
                               SON YAPRAK
 
                New York'un düşük kiraları yüzünden sanatçılarla dolu olan Greenwich Village'ında üç katlı bir binanın en üst katındaydı Sue ve Johnsy'nin stüdyoları.         Amerikanın 2 ayrı ucundan gelen kızlar bir lokantada tanışmış ve ortak sanat zevkleri olduğunu anlayınca ortak bir ev tutmaya karar vermişlerdi. Bu olay Mayıs ayındaydı. Kasım ayında ise bölgeye doktorların zatürree adını verdiği soguk bir yabancı gelip buz gibi parmaklarıyla orayı burayı yoklamaya başlamıştı. Bay Zatürree erkek adam diye nitelendirilen kişilerden değildi. California rüzgarlarıyla kanı sulanmış ufak tefek, ince yapılı bir kızcağız olan Johnsy'yi de yatağa sermişti. Zavallı kızcağız demir karyolasına yatmış, yandaki evin tuğla duvarlarını seyrederek kıpırdamadan yatıyordu doktor geldiğinde.
                Doktor kır kaşlarını sağa sola oynatarak Sue'yu koridora çağırdı. "Kurtulması için onda bir olasılık var," dedi. "O da içinde yaşama isteği varsa. Doğrusunu istersen mezarcının tarafını tutan insanlar tıbbı komik duruma düşürüyor. Sizin arkadaşınız da kendini iyileşmeyeceğine inandırmış. Aklına takılan bir şey mi var acaba?" "Napoli körfezinin resmini yapmak isterdi," dedi Sue. "Ben bir erkeği kastetmiştim." "Erkek mi? Yo hayır doktor, erkek falan yok." "O halde zayıf düştü demek. Bilimin bana verebileceği her şeyi yapacağım. Ama hastalarım cenazelerine gelecek arabaları saymaya başladı mı umudumu yüzde elli keserim. Eğer ona kış modası konusunda bir soru sordurtabilirseniz şansı yüzde yirmiye yükseltiriz." Sue eve dönünce bir süre doya doya ağladıktan sonra resim tahtasını kolunun altına yerleştirdi ve ıslık çalarak Johnsy'nin odasına girdi.       Johnsy yüzünü pencereye çevirmiş hiç kımıldamadan yatıyordu. Sue arkadaşının uyuduğunu sanarak ıslığı kesti. Sonra bir dergide yayınlanacak hikaye için resim yapmaya başladı. Biraz sonra duyduğu bir mırıldanma ile yatağın başına koştu. Johnsy'nin gözleri pencereden dışarı bakıyor ve geriye doğru sayıyordu. "On iki," dedi, biraz sonra, "On bir," sonra sıra ile "dokuz, sekiz, yedi." Sue meraklanarak dışarı baktı. Ortada sayılacak ne vardı ki.? Çıplak ve iç kapayıcı bir avlu ve beş metre ilerdeki evin dümdüz tuğla duvarı. Kökleri çürümüş yaşlı bir sarmaşık duvarın yarısına kadar anca tırmanabilmişti. Sonbaharın soğuk soluğu ile yaprakları dökülen bitki yıkılmak üzere olan duvara iskeletiyle tutunuyordu sanki. "Ne var canım?" "Altı," diye fısıldadı Johnsy. "Şimdi daha hızlı dökülüyorlar artık. Üç gün önce yüz taneydiler. Sayarken başım dönüyordu. Ama şimdi iş kolaylaştı. İşte bir tane daha gitti. Beş tane kaldı." "Beş tane kalan ne Johnsy?" "Yaprak. Sarmaşığın yaprakları. Sonuncu da düşünce ben öleceğim. Üç gündür biliyorum bunu. Doktor sana söylemedi mi?" "Hayatımda böyle saçma şey duymadım. Sarmaşık yapraklarıyla iyileşmenin ne ilgisi var? Aptallaşma lütfen. Sen eskiden o sarmaşığı ne çok severdin unuttun mu? Doktor bu sabah iyileşmen için tam onda bir olasılık olduğunu söyledi. New York'ta yürürken bile bu kadar şansımız yoktur. Şimdi sen çorbanı iç. Ben de resmimi bitireyim. Resmi satınca sana ayran, kendime ise pirzola alacağım." Johnsy gözlerini pencereden ayırmadan, "Ayran almana gerek yok. İşte bak bir tane daha düştü. Hayır çorba da istemem. Dört tane kaldı şimdi. Karanlık basmadan sonuncusunun da düşüşünü görmek istiyorum. O zaman ölebilirim artık.
                "Sue hastanın üzerine eğildi. "Johnsy, ben su işimi bitirinceye kadar gözünü kapatıp, dışarı bakmayacağına söz verir misin? Yarın bu resimleri teslim etmek zorundayım. Işığa ihtiyacım olmasaydı perdeyi çoktan indirirdim." "Öteki odada çizemez misin?" diye soğukça sordu Johnsy. "Senin yanında oturmak istiyorum. Ayrıca o yapraklara da bakmanı istemiyorum" Johnsy gözlerini kapatarak yıkılmış bir heykel gibi bembeyaz ve kıpırtısız yattı. "Bitirir bitirmez haber ver ama. Sonuncu yaprağın düştüğünü görmek istiyorum. Beklemekten bıktım artık. Düşünmekten de. Her şeyden kurtulup o zavallı yapraklar gibi döne döne boşluğa uçmak istiyorum." "Uyumaya çalış. Ben yaşlı Behrman'ı modellik yapması için çağırmaya gidiyorum. Hemen gelirim. Ben dönene kadar sakın kıpırdama yerinden."
                En alt katta oturan Behrman altmışını aşmış, kırk yıldır resim yapmasına rağmen başarının eteğine dahi ulaşamamıştı. Her zaman bir başyapıta başlayacağını söylese de, henüz ortalarda böyle bir şey yoktu. Reklam ve afişlerle geçinmekteydi. Profesyonel model tutmaya paraları yetmeyen genç ressamlar için modellik yapardı. Sue adamı loş stüdyosunda buldu. Adama Johnsy'yi, gerçekten bir yaprak kadar zayıf ve güçsüz olan kızı dünyaya bağlayan bağların gittikçe inceldiğini anlatırken, yaşlı adam gözünden yaşlar boşanarak,        "Hala böyle budalalar varmış bu dünyada," diye söylenmeye başladı. Yukarı çıktıklarında Johnsy uyuyordu. Sue perdeyi indirip Behrman'a yan odaya geçmesini işaret etti. Oradan korku ile sarmaşığa baktılar. Karla karışık soğuğa bir de yağmur eklenmişti. Sue ertesi sabah bir saatlik bir uykudan uyanınca Johnsy'nin kapalı yeşil perdeye bakmakta olduğunu gördü. "Aç görmek istiyorum." dedi. Johnsy. Sue bitkin bir halde arkadaşının emrine uydu. Hayret bütün gece yağan yağmura rağmen sarmaşığın üzerinde bir tek yaprak kalmıştı. Kenarları çürümüş, sararmış yaprak hala yeşil olan sapıyla yerden beş altı metre yüksekte bir dalın ucunda sallanıyordu. "Sonuncu," dedi Johnsy. "Dün gece nasıl olsa düşer demiştim. Rüzgar çok şiddetli esiyordu. Ama bugün düşecek, ben de aynı anda öleceğim." Sue kızın yanağını kendininkine yapıştırarak, "Kendini düşünmüyorsan beni düşün, ben sensiz ne yaparım?" dedi. Johnsy cevap vermedi. Dünyanın en kimsesiz şeyi esrarlı yolculuğa hazırlık yapan ruhtur. Kendisini dünyaya ve arkadaşlığa bağlayan bağlar birer birer gevşeyip koptukça kızın hayal gücü daha da kuvvetleniyordu. Gün sonu yaklaşmıştı. Alacakaranlıkta bile o tek sarmaşık yaprağının dalına sımsıkı yapışık olduğunu görüyorlardı. Geceyle birlikte Kuzey rüzgarı ve yağmur yeniden başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla Johnsy acımasızca perdenin açılmasını istedi yine. Sarmaşık yaprağı hala oradaydı. Johnsy uzun uzun baktı yaprağa. Sonra gaz ocağının üzerinde çorba kaynatan Sue'ya seslendi. "Ben çok kötü bir kızım Sue. Benim ne kadar kötü olduğumu göstermek için bir güç o son yaprağı orada bıraktı. Ölümü istemek günahtır. Bana biraz çorba ile süt ve şarap getirebilirsin şimdi. Ama hayır, hayır... önce bir ayna getir, arkama da birkaç yastık yerleştir de senin yemek hazırlamanı seyredeyim."Bir saat sonra "Sue bir gün gidip Napoli körfezinin resmini yapacağım," dedi.
Doktor öğleden sonraki muayenesini bitirip çıkarken Sue da bir bahane uydurup ardından yürüdü. Doktor Sue'nun titreyen elini sıktı."Yüzde elli olasılık var. İyi bakarsanız siz kazanırsınız. Şimdi aşağıda yeni bir hastayı görmeye gidiyorum. Behrman diye biri. Ressam sanırım. O da zatürreeye tutulmuş. Zayıf ve yaşlı bir adam, hastalığı da çok şiddetli. Hiç umut yok ama biraz rahat etmesi için hastaneye kaldıracağız." Doktor ertesi gün, "Artık tehlike kalmadı, siz kazandınız," dedi. "Şimdi beslenme ve dinlenme gerek.... Hepsi o kadar." Sue öğleden sonra yatakta mavi yünden gereksiz bir şal ören Johnsy'nin yanına oturdu. "Beyaz farem benim, sana bir şey söylemek istiyorum.Bay Behrman bugün zatürreeden öldü. Hastalığı yalnızca iki gün sürdü. Kapıcı ilk günün sabahı onu sancıdan kıvranırken bulmuş. Üstü başı ve ayakkabıları sırılsıklammış. Öylesine korkunç bir fırtınada nereye çıkmış olabileceğine akıl erdirememişler. Sonra henüz yanan bir fener, yerinden çıkarılmış bir merdiven, birkaç fırça ve üzerinde yeşil ve sarı boyalar olan bir palet bulmuşlar. Pencereden bak şekerim, son sarmaşık yaprağını görüyor musun? Rüzgar estiği zaman neden sallanmadığını merak etmedin mi hiç? Bu Behrman'in bahsettiği şaheseri işte! Son yaprağın düştüğü gece yapmış."
 
 
 
 
 
 
 
 
 
STANFORD
Kaba saba, soluk, yipranmis giysiler içindeki yasli çift Boston treninden inip utangaç bir tavirla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasindan firlayarak önlerini kesti.. Öyle ya, bunlar gibi ne idügü belirsiz tasralilarin Harvard gibi bir üniversitede ne isleri olabilirdi? Adam yavasça rektörü görmek istediklerini söyledi. Iste bu imkansizdi. Rektörün o gün onlara ayiracak saniyesi yoktu.

Yasli kadin çekingen bir tavirla, "Bekleriz" diye mirildandi.. Nasil olsa bir süre sonra sikilip gideceklerdi.. Sekreter sesini çikarmadan masasina döndü. Saatler geçti, yasli çift pes etmedi. Sonunda sekreter dayanamayarak yerinden kalkti.. "Sadece birkaç dakika görütseniz. Yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalisti.. Anlasilan çareyoktu.. Genç rektör isteksiz bir biçimde kapiyi açti. Sekreterinin anlattigi tablo içini bulandirmisti.

Zaten tasralilardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.. Onun gibi bir adamin ofisine gelmeye cesaret etmek.. Olacak sey miydi bu? Surati asilmis sinirleri gerilmisti. Yasli kadin hemen söze basladi. Harvard'da okuyan ogullarini bir yil önce bir kazada kaybetmislerdi. Ogullari burada öyle mutlu olmustu ki onun anisina okul sinirlari içinde bir yere, bir anit dikmek istiyorlardi..

Rektör, bu dokunakli öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anit dikecek olsak, burasi mezarliga döner.." "Hayir, hayir" diyerek haykirdi yasli kadin.. "Anit degil.. Belki Harvard'a bir bina yaptirabiliriz"..

Rektör, yipranmis giysilere nefret dolu bir nazar firlatarak, "Bina mi?" diye tekrarladi, "Siz bir binanin kaça maloldugunu biliyor musunuz? Sadece son yaptigimiz bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasina çikti.." Tartismayi noktaladigini düsünüyordu. Artik bu ihtiyar bunaktan kurtulabilirdi.

Yasli kadin sessizce kocasina döndü. "Üniversite insaatina baslamak için gereken para bu muydu? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"Rektörün yüzü karmakarisikti.. Yasli adam basiyla onayladi.. Bay ve Bayan Leland Stanford disari çiktilar.. Dogu California'ya, Palo Alto'ya geldiler.. Ve Harvard'in artik umursamadigi ogullari için onun adini ebediyyen yasatacak üniversiteyi kurdular.. Amerika'nin en önemli üniversitelerinden birini. Stanford'u..
.
 
 
 



SU, ATEŞ ve AHLAK
 
Su, ateş ve ahlak dostluk kurmuşlar; dolaşırlarken birbirlerini merak etmeye başlamışlar.
Suya sormuşlar, "Kaybolursan seni nasıl bulacağız?"
Yanıt, "Nerede bir şırıltı, çağıltı duyarsanız ben oradayım."
Ateşe, "Seni yitirirsek ne yapalım?"
 Ateş, "Bir duman gördüğünüz yerde ben varım."
Sıra ahlaka gelince, yanıt şu olmuş:
"Beni kaybederseniz, bir daha kesinlikle bulamazsınız!"
 
 
 
 
SULTAN MURAD HAN
 
                  Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir
            şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü
            deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar :
                  - Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
                  - Akşam garip bir rüya gördüm.
                  - Hayırdır inşallah?..
                  - Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
                  - Nasıl yani?
                  - Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
                  Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah
            hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri,
            kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya,Zeyrek'ten
            aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir
            dikkatle bakınır. işte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine
            batar. Sorarlar;
                  - Kimdir bu? Ahali:
                  - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri
            işte!..
                  - Nerden biliyorsunuz?
                  - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
                  Bir başkası tafsilata girer;
                  - Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar
            Çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını
            içkiye, fuhuşa nerde namlı harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine,
            hem de mimli kadın varsa takar peşine
                  Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
                  - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir
            cemaatte gören olmuş mu?..
                  Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet
            mollalar kalırlar mı ortada!..Tam vezir de toparlanıyordur ki
            padişah yolunu keser:
                  - Nereye?
                  - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
                  - Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem...Ama biz
            gidemeyiz,şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
                  - iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
                  - Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
                  Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
                  - Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
                  - Aman efendim, nasıl kaldırırız?
                  - Basbayağı kaldırırız işte.
                  - Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var.
            Tekfini,telkini... Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane
            bulmalıyız.
                  - şurada bir mahalle mescidi var ama...
                  - Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
                  - Ne bileyim, Ayasofya'dan Süleymaniye'den, en azından Fatih
            Camii'nden..
                  - Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak
            istemem.Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
                  Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut
            bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir
            güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur
            aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm
            okunur dudaklarında.... Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin
            de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına
            yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha... Bir ara vezir
            sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
                  - Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
                  - Nasıl yani?..
                  - Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik
            cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
                  - Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi
            dolanıp geleyim.
                  Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın
            başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini
            bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki
            bu vefatı bekler gibidir.
                  - Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
            Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar... Ağlar
            mi? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra
            silkinip çıkar hayal dünyasından...
                  - Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim
            efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama
            birinin elinde şarap şişesi görmesin;elindekini avucundakini verir
            satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
                  - Niye?
                  - Ümmeti Muhammed içmesin diye...
                  - Hayret...
                  - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben
            sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi
            dinleseniz gerek... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım
            onlara...Mızraklı ilmihal.Hücceti İslam okurdum...
                  - Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
                  - Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak
            mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi.
            Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
                  - Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
                  - işte bu yüzden Nişanci'ya, Sofulara uzanırdı ya... Hatta bir
            gün;
                  - Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama
            komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
                  - Doğru, öyle ya?..
                  - Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı
            bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim
            yıkasın, kim kaldırsın?
                  - Peki o ne dedi?
                  - Önce uzun uzun güldü, sonra;
                  - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
                  Allahü tealinin öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez.
            Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u
            kalp ile boyun büker ümmeti Muhammet'e,halifeyi müslimine dua
            ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana... Bir seher
            vakti gözyaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar.
            Kralları yıkar, kaleleri parçalar.
                  İşte NALINCI BABA o adsız sansız Allah dostlarından biridir.
            Asıl adı Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat
            etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine
            defnetti.
                  Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir
            tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı'nda,Cibali Tütün
            Fabrikası'nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır......
                  Bu ibret verici hikayeyi okuduk, şimdi bir düşünelim o
            insanlar nasıl yaşıyor muş, biz nasıl yaşıyoruz? Geçen zamanın
            bizlerden ne kadar çok şeyi alıp götürdüğünü açık-seçik olarak
            görüyoruz.
 
 
 
 
 
 
SUYU TAŞIRMAYAN BİR GÜL YAPRAĞI
Uzakdoğu'da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu.
Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki Budist, kapıda duran yabancıya baktı.
Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.
Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
 
 
 
SAAT KAÇ?
 
Reklam
 
KOMİK BİLMECELER
 
ÖĞRETMENLER BURAYA
 
YAZIYOR YAZIYOR!!!
 
İSMİNİZ NE ANLAMA GELİYOR
 
İsim Sözlüğü

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
EMRAH TOSUNOĞLU