.....SİTEME HOŞGELDİNİZ.UMARIM İYİ VAKİT GEÇİRİRSİNİZ......
   
 
  HAYATA YÖN VEREN HİKAYELER-3

 

 
 
FANİ DÜNYA
 
Çok yakın bir arkadaşım , 3-4 yaşlarındaki oğlunu kucağına almış , telaşla muayenehaneye gelmişti. Küçüğün ateşlendiğini ve kusmaya başladığını söylüyor , oğluna duyduğu sevgi onda büyük bir üzüntü ve endişe meydana getiriyordu. Kısa bir muayeneden sonra , yediği bir şeyin dokunmuş olabileceğini düşünerek sorduğumda ;
         -“ Buzdolabındaki bir kiloya yakın dondurmanın hemen hemen hepsini yemiş. Biz sonra fark ettik “ dedi. Mesele anlaşılmıştı. Ancak çocuğuna karşı büyük bir muhabbet duyan babayı teskin etmek, çocuğu tedavi etmekten daha zor olmuştu. Bu itibarla çocuğun da babasını ne kadar sevdiğini göstermek , aynı zamanda hastalanmasına sebep olan dondurma olduğunu ihsas etmek için ;
                -Oğlum , babanı yoksa dondurmayı mı daha çok seviyorsun? dedim. Çocuğun cevabı ;
-          Dondurmayı... olmuştu.
Evet , çocuk henüz 3-4 yaşındaydı. O sevdiği şeye fazla düşkünlüğün kendisine zararı olacağını , ayrıca onu temin edenin babası olması cihetiyle , öncelikle onu sevmesi gerektiğini , onun için hiçbir şeyi esirgemeyenin , dondurma gibi bir şeyle kıyas bile edilemeyecek bir varlık olan babası olduğunu bilecek idrak şuuruna sahip değildi. Sadece çocukluk hissini dile getirmişti.
İşte biz büyükler; çoğu zamanda idraksiz , şuursuz ufacık çocuğun durumuna düşerek , bize sonsuz nimetleri bağışlayan Yüce Rabbimize şükretmemiz , en çok O’ nu severek O’ na yönelmemiz gerekirken , yine O’ nun lütfu olan dünya nimetlerini daha çok sevmiyor muyuz? Dünya hayatına dalarak kulluk vazifemizi unutmuyor muyuz? Bu fani dünya hayatına fazla düşkünlüğün bize zararı olduğunu bile bile...
 
 
 
 
 
 
FİNCAN TAKIMI
 
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk
kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?"
Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına
gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler
vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım"
dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı.
Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki
soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin
önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım
işlerimi yapmaya koyuldum. fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti
bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu...
Erkek çocuğu bana döndü "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu. Zengin mi?
"Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu,gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere
kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız,
fincan tabaklarınız takım" dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu.
Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi
ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı.
Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin
tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı,
bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan
tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin
önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların
sandaletlerinin çamur izleri,halının üzerindeydi
halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim
de. Olur unutuveririm ne denli zengin
olduğumu...
 
 
 
 
 
FENA HALDE MUTSUZ ADAM
Bir zamanlar bir tepenin üzerinde villada bir oğlan çocuğu yaşarmış. İyi de yaşamış. Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği severmiş. Yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış.
Bir gün Tanrıya:
“Büyüdüğüm zaman neler istediğimi buldum, uzun uzun düşünüp.” Demiş.
“Neler”demiş Tanrı...
“Bir büyük evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapıda iki St. Bernard köpeği... Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde....Uzun, çok güzel ve çok müşfik bir kadınla evlenmek isterim. Siyah saçlı, mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen.”
“Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim.. büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü milli santrfor olsun.”
“Ben bir seyyah olayım... Okyanuslara yelken açayım. Dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım. Bir Ferrari kullanayım yollarda...”
“Ne güzel bir hayal bu”demiş Tanrı... “Mutlu olmanı dilerim.”
Bir gün oğlan futbol oynarken ayağını incitmiş. Ondan sonra değil dağlara, ağaçlara bile tırmanamaz olmuş. Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii. Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtın bir şirket kurmuş.
Bir kızla evlenmiş, çok güzel ve çok müşfik. Ama uzun değil, kısaymış. Saçları siyahmış ama gözleri mavi değil, ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söylemezmiş ama, harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış. İşi dolayısıyla, kent dışında bir villada değil, kentte bir apartman teras katında oturmak zorunda kalmış ama evinin deniz manzarası gene harika imiş. İki St. Bernard besleyecek bahçesi   yokmuş ama evinde harika bir Ankara kedisi varmış. Üç kız da babalarını çok severlermiş. Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlikte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş. İyi para kazanmış ama öyle kırmızı bir Ferrari’si olmamış.
Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş...
“Ben” demiş. “Hiç mutlu değilim.”
“Neden”demiş arkadaşı.
“Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim. Oysa karım uzun değil, ela gözlü, gitar çalamıyor.”
“Karın çok güzel”demiş arkadaşı...”Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik.”
“Adam dinlememiş bile onu....
Bir gün karısına “Hiç mutlu değilim” diye dökmüş içini.
“Neden” demiş karısı.
“Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47.katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard’in yaşayacağım bir bahçem olsun isterdim, hani nerede...”
“Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz” demiş karısı....”Oturduğumuz yerden okyanusu görüyor, gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kendimizi okşuyor, güzel kuşların resimleri yapıyoruz. Üç de harika çocuğumuz var...”
Adam dinlemiyormuş bile....
Ruh doktoruna koşmuş bir gün.... “Ben mutlu” değilim diye...
“Niye “demiş doktor...
“Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi..”
“Ama sattığın tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor..” demiş doktor.
Adam dinlememiş bile. Doktor da ona 100 Dolar vizite yazıp yollamış.
Bir gün muhasebecisine “Ben çok mutsuzum”demiş..
“Neden demiş muhasebecisi.
“Ben kırmızı Ferrari’m olsun isterdim hep. Ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığında sorunum var.”
“İyi giyiniyor, iyi restoranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa’yı Amerika’yı gezdin.”demiş muhasebeci.
Ama adam onu dinlemiyormuş bile. Muhasebeci adama 100 Dolar danışman ücreti fatura edip yollamış. Onun da hayalinde kırmızı Ferrari varmış çünkü...
Adam, rahibe “çok mutsuzum” demiş.
“Neden” demiş rahip.
“Üç oğlum olsun isterdim. Biri bilim adamı, biri politikacı, biri sporcu. Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile.”
“Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var”demiş rahip. “Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası..”
Ama adam dinlemiyormuş bile. Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bir beyaz hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu yatıyormuş. Vücudunda teller, hastaneye kendi sattığı kalp cihazına gidiyor, kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş. Fena halde mutsuzmuş adam şimdi. Ailesi, dostları ve rahibini yatağının başına toplanmışlar.
Onlar da üzüntü içindeymiş. Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ile muhasebecisi imiş. Bir gece adam odasında Tanrı ile yalnız kaldığında
“Tanrım”demiş. “Hatırlar mısın çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım.”
“Hatırladım”demiş Tanrı.. “Güzel bir hayaldi”
“Peki niye onların hiçbirini vermedin bana” demiş adam..
“Verebilirdim” demiş Tanrı...”Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim.”
“Bak neler verdim sana. Bir güzel sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev. Üç tatlı kız evlat. Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu”
“Evet”demiş adam...”Ama bana benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım..”
“Bende senin, benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım.” Demiş Tanrı.
“Sen ne istedin ki?” demiş adam hayretle.
Tanrı’nın da bazı şeyler isteyeceğini hiç düşünmemiş hayatında.
“Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim.”demiş Tanrı.
Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş .sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine “Keşke bunu hayal etseydim.” Dediği bir hayal..
Bu sefer ki hayalinde zaten sahip olduğu şeyler varmış hep. Adam kısa zamanda iyileşmiş, 47. Kattaki dairesinde mutlu yaşamış. Kızlarının şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün... geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar gülümsermiş... sınır tanımadan büyük düşünmek... hayal gücünü sonuna kadar zorlamak... ama elde ettikleri ile de mutlu olmayı bilmek... Tanrı’nın insana verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı....
Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı.
 
 
 
 
 
 
                               Fırında ölümü bekleyiş.
 
                Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir isçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her aksam en geç o terk ederdi. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok bu ekmeğe çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek gerekir, onu da genellikle Hikmet yapardı.
 
                Ramazan bayramının son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kapattı. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti.Sabaha karsı dörde doğru gelen isçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.
 
                Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O aksam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı.       "Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle söyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.
 
                Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat
      heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı.
                Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05'i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti...
 
                Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Bir kaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?..
                Yanan iki parmak ucu değil,bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede ... Terleye çıldıra, dövüne dövüne... İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa?..
 
                Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?.. Aman Allah’ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine bakti. Saat gecenin 1.00'i olmustu. Nasil geçmisti
      iki saat? Zaman su gibi akmisti. Bir ömür gibi... Ömürleri yanmak vaktini
      meyve veren insanlar gibi.. Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok
      canim... Korkusundan firinin yanmaya basladigini zannetmisti. Demirler
      soguktu iste... Biraz sakinlesti.Evini düsündü. Hanimi, oglu merak ediyor
      olmaliydi.Hanimini niçin azarlamisti sanki çikarken?.. Hayat arkadasina
      karsi daha nazik, daha hürmetli olmali degil miydi? Ya çocugunu... Keske
      dövmemis olsaydi onu...Onlardan da mes'ul oldugu için onlarin hesabini da
      verecekti Allah'a... Keske haniminin dedigini yapsaydi. Hanimi ona:
      "Haydi, birlikte namaza basliyalim" demisti. Hikmet ise: "Biraz daha
      yaslanalim" diye cevap vermisti. Sanki sonrasinda bütün bir ömrün hesabini
      vermeyecek, sadece ihtiyarligin hesabini verecekti.Niçin sanki firina
      gelirken camiye girmemisti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldigi
      belli olan sesiyle yatsi namazina davet etmis, Allah'in büyüklügünü,
      kurtulusun o'nun yolunda oldugunu haykirmisti. Hiç degil se ölmeden evvel
      son vakit namazini kilmis olacakti. Belki Rabbi o son vakit hürmetine
      affeder,digerlerinin hesabini sormazdi. "Ah ahmak kafam" diye inledi.
      Halbuki bes vakit namaz kilan bir insanin hali ne güzeldi. Kildigi bir
      vakit muhakkak onun son eda ettigi vakit olacakti ve Rabbinin huzuruna
      secdesiz bir alinla çikmayacakti.Öyle olmayi ne kadar isterdi.Ya oglu...
      Yedi yasina girmisti. Bir baba olarak onun üstüne basina, yiyip içtigine
      dikkat ettigi kadar, kalbine niçin dikkat etmemisti? Daha o yasta her tip
      pisligin televizyon ekranlarindan üstüne siçramasina nasil da razi
      olmustu? Çocuguna Allah'ini,peygamberini niçin sevdirmemisti?Akli
      çocukluguna gitti... Gençligine ugradi, tek tek dolasti o günleri... O
      günlerden elinde sadece pismanlik veren, utandiran günahlar kalmisti. En
      ince teferruatina kadar bütün günahlari aklina geldi. Demek bütün bu
      tespit edilen seylerin hesabini verecekti. Aklina bir fikir geldi,
      'firinin içinde teyemmüm edip namaz kilmak.' Toprak yoktu ki... Ellerini
      firinin içinde yere vurarak teyemmüm aldi. Namaza durdu. Her seyin bitip
      tükendigi noktada baska kime dayanabilirdi ki?Aslinda her namazda öyle
      hissetmeliydi.
 
      Kendisini hayatida ilk defa Rabbiyle konusuyor gibi hissetti . Alemlerin
      Rabbi'ne hamdetmeyi, O'na dayanmayi, O'ndan yardim dilemeyi, dosdogru
      olmayi ilk defa böylesine anliyordu. Bütün benligiyle secde
      etti."Eksiksiz,yüce, merhametli Sensin" acizligini iliklerine kadar
      duyarak...Rabbinden gelmisti ve O'na dönüyordu. Ah, dönüsün ona oldugunu
      hiç unutmamis olsaydi .Yoruldukça oturup tövbe etti. Estagfurullah
      çekti.Nasil da daracik yerde sikisip kalmisti.Firinda oldugunu
      hatirladikça vücudunu atesler basiyordu........
 
      Cengiz ise evine gidip yatmisti. Gece bir aralik yataktan siçrayarak
      uyandi. Saatine bakti. Saat 3.15'ti. Bir rüya görmüstü. Arkadasi Hikmet
      firinin içinde alev alev yaniyor, "Cengiz!"diye bas basbagiriyordu. Nasil
      bir rüyaydi bu böyle...Birden aklina geldi. Olamaz! Firinin kapagini
      Hikmet'in üzerine mi kapatmisti yoksa? Hemen üzerini giyip sokaga firladi.
      Hiç durmadan kostu. Gece isçileri henüz gelmemislerdi. Kapiyi açti,
      isiklari yakti.Hemen firinin kapagini açip içeriye seslendi:"Hikmet!"
      Içerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bagirdi.Hikmet, aglaya
      aglaya namaz kiliyordu. Öyle dalmistiki, isminin söylendigini duyunca
      irkildi. Olamazdi, yanlis duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine
      duydu.Birisi 'Hikmet' diyordu. Hem firinin isigida yanmisti.Selam
      verdikten sonra kapaga dogru yürüdü. Karsisinda Cengiz 'i gördü. Firindan
      çikti. Cengiz, bir anda hortlak görmüscesine irkildi. Korkuyla:"Kimsin
      sen?" dedi. Hikmet' in Cengiz 'e sarilmak için uzanan kollari bos
      kalmisti. Hikmet hala agliyordu. "Ne demek sen kimsin? Hikmet' im iste,
      görmüyor musun?Dün aksam temizlemek için girmistim. Birisi üzerime firinin
      kapagini kapatti" dedi. -"Olamaz" diyordu Cengiz. "Sen Hikmet degilsin."
 
      Hikmet ilk önceleri Cengiz' in bu hareketine bir mana veremedi. Nasil olur
      böyle söyler, nasil olur da mesai arkadasini taniyamazdi? Birden aklinda
      bir simsek çakti. Hemen aynaya dogru kosup kendine bakti. Hayir, bu yüz,
      bu saçlar kendisinin olamazdi. Kirismis ellerini, solmus yüzüne, bembeyaz
      olmus saçlarina götürdü. Bir gecede ihtiyarlamisti. Hiçkiriklarla
      sarsiliyordu. Bir daha aynaya bakamadi. Kendisinden kendisi korkmustu.
      Yanmanin ne demek oldugunu bilseler kim bilir bir gece de ne kadar insan
      ihtiyarliyacakti.Yarin denilecek kadar kisa bir süre sonra yanmak ihtimali
      bu kadar hafife alinabilir miydi? Başı ellerinin arasinda kala kaldi.
      Ahirette sonsuz yanmamak için, iman etmek ve günahlardan kaçmak
      gerekiyordu...
 
 
 
 
 
 
 
 
FISILTI
VE
TUĞLA
Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar'ıyla bir mahalleden
hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.
Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.
"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.
Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.
Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.
Tanrı, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,
dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın...
 
 
 
 
 
 
GARCİA'YA MEKTUP
Garcia'ya Götürülecek Mektup'un günümüzde hatırlanmasında çok ama, çok yarar var.
* * *
1904 Rus-Japon harbinden önceydi. Amerikan gazetelerinin birinde "Garcia'ya Götürülecek Mektup" başlıklı bir yazı çıktı. Yazan tanınmamış bir muhabirdi. Fakat bu kısa yazının anlattığı gerçekler, yüzlerce kitapla anlatılanlardan daha derin, daha özlü idi. Yazı tesadüfen Çarlık Rusya'sının Demiryolları Nazırı'nın eline geçti. Nazır, bütün memurlarının bu yazının kopyasını yanlarında taşımasını sağladı. O sırada Rus-Japon savaşı başladı. Japonlar esir ettikleri Rus Demiryolları mensuplarının hepsini üzerinde bu yazıyı görerek meraka düştüler. Japon Maarif Nezareti bu yazıyı inceledikten sonra birer nüshasının bütün Japon yurttaşlarının okuyup yanlarında taşımalarım emretti. Bu yazı, şimdi Birleşik Amerika'da bütün kara ve deniz kuvvetleri mensuplarına ve izcilere verilmektedir. Bu bir gelenek olmuştur.
*
Amerika Kurtuluş Savaşı'nın bir safhasında İspanya Sömürge Ordusu'nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia'nın ordusuna talimat göndermek icabetti. Cumhurbaşkanı Mc Kinley, General Garcia'ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargahında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü.
Mektubu götürmeye Teğmen Rowan görevlendirildi. Teğmen Rowan mektubu aldı, torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.
Teğmen Rowan mektubu alınca:
"Bu Garcia da kimdir? Nerede bulunuyor? Oraya nasıl gidilir? Atla mı, trenle mi? Harcırahımı kim verecek? Arkadaşım Thomas ata daha iyi biner, onu gönderirseniz olmaz mıydı? Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırasındaydım" demedi.
Benim burada anlatmak istediğim, Teğmen Rovvan'ın dört gün sonra Küba kıyılarına ulaşmasının, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia'yı bulmasının hikayesi değildir. Burada anlatmak istediğim husus, bu adamın kişiliğinin her okula örnek insan modeli olarak tanıtılmasının gerekliliğidir. Dünyanın her yerinde. Allah'ın her günü, milyonlarca yöneticinin Garcia'ya gönderecek mektubu vardır. Öte yandan, gençlerin muhtaç oldukları bilgiler sadece bir dizi teoriler değildir. Kendilerinden istenen vazifeleri kendi iradeleri ile sonuçlandırma idrakine ve eğitimine de sahip olmalarıdır. Bugün en çok muhtaç olduğumuz budur.
Hizmette fertlerin ilgisizliği ve bilgisizliği, toplumları ve örgütleri felç eder. Hizmetin çarkı dönerken, çarkın her dişlisinin her defasında yeni baştan bilenmesi için zaman yoktur. Yeniden eğitim yapmak gerekir. Öte yandan hizmet devamlı akmaktadır ve sürekli işlerlik içinde olmak zorundadır. Çarkın bir dişi kendi işini hiçbir nedenle durdurmaya yetkili değildir. Bu takdirde hizmet durur.
Bir defasında her yönetici gibi öylesine meşgul iken odama giren bir memur bana:
"Efendim, siz birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan birini bir derece terfi ettirdiniz... Yaş ve kıdem bakımından aramızda hiç bir fark yok, öğrenimimiz de aynı. O benden daha yakışıklı da değil. Böyle olduğu halde beni hala terfi ettirmiyorsunuz?" dedi.
Ben ise dalgınlık halinde mırıldandım.
"Sokakta gürültü var. Duyuyor musunuz? Nedir acaba?"
"- Gidip sorayım efendim" diye memur can sıkıntısı ile cevap verdi.
Biraz sonra döndü:
"- Bir arabaymış efendim..."
"- Yükü neymiş?" diye sordum.
"- Gidip bakayım efendim..."
Biraz sonra döndü:
"- Arabanın yükü bir sürü çuval efendim."
"- Çuvallarda ne varmış?"
"- Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra döndü.
"- Çuvallarda çimento varmış efendim..."
"- Nereye gidiyormuş bu araba?"
"- Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra dönüp cevap verdi:
"- X ve Y inşaat sirkelinin merkez şantiyesine gidiyormuş efendim..."
"- Çok güzel" dedim, "Şimdi bana terfi eden arkadaşınızı çağırır mısınız lütfen? Hani haksız yere terfi eden arkadaşınızı."
Beriki geldi. Ben mırıldandım:
"- Sokakta birtakım gürültüler oluyor nedir acaba?"
"-Gidip bakayım efendim."
Döndüğü zaman şöyle cevap verdi:
"- Kırk çuval Portland Çimentosu yüklü araba. Çimentoların menşei New Orleans. X ve Y inşaat sirkelinin merkez şantiyesine gidiyormuş. Uluslararası ulaşıma ait bir kamyon çuvallarını istasyondan almış. Çuvallardan biri yarı yolda patladığı için şimdi bunun yerini değiştirmeye çalışıyorlar."
Klemanso'nun meşhur sözü ne kadar güzel: "Bakanlık geç gelenlerle erken gidenlerin karşılaştığı yerdir." demiş. Bakanlığı süresince de garip vakalara şahit olmuş ki, birçok vecize değerinde de sözler söylemiş.
1906 yılında bir gün aklına esmiş, emrindeki memurların durumunu şöyle bir yakından görmek istemiş. Odalardan birine girmiş, kimse yok. ikincisine girmiş, bomboş. Üçüncü odada bir memur varmış, o da uyuyormuş.
Yanında bulunan daire müdürüne dönmüş:
"- Sakın uyandırmayın, yoksa o da çekip gider."
 İşte böyle, uzun söze ve uzun izaha benim de sizin de vaktiniz yoktur. İnsanlığın Garcia'ya mektup götürecek teğmenlere ihtiyacı çoktur.
 
 
 
 
 
 
 
GARDENYA

12 Yaşımdan bu yana, her yıl doğum günümde bana, kimin gönderdiği belli olmayan beyaz bir gardenya gelirdi. Üzerinde ne bir not ne de bir kart olurdu. Çaresiz bir şekilde çiçekçiyi aradığımda ise; ödemenin peşin yapıldığını söylerlerdi. Bir süre sonra, çiçeği gönderenin kimliğini öğrenme çabalarımdan vazgeçtim.
Yumuşacık, pembe kâğıtlara sarılmış sihirli bir görünüm sergileyen beyaz çiçeğin baş döndüren kokusunun ve güzelliğinin tadını çıkarmaya başladım. Fakat, hiçbir zaman da gönderenin kim olduğu üzerine hayaller kurmaktan vazgeçmedim. En mutlu anlarım, kimliğini saklayan bu çok tuhaf ve aynı zamanda heyecan verici harika insanin kim olduğunu düşünerek geçti.
Annem genellikle benim bu hayallerime katkıda bulunurdu. Bana sık sık, bu kişinin iyilik yaptığım ve teşekkürünü bu biçimde dile getirecek biri olup olmadığını sorardı. O zaman, bisikletime binerken, küçük çocuklarıyla alışverişten eli kolu dolu olarak evine gelen komşumuzu anımsardım. Çünkü, her zaman o komşumuzun aldıklarını arabasından eve taşımasına yardım eder yada çocukların yola fırlamalarını engellerdim. Çiçekleri gönderen, belki de caddenin karsısındaki evde oturan yaşlı adamdı. Kışın buz tutan merdivenlerden inerken düşmemesi için, posta kutusundaki mektuplarını posta kutusundan ben alır  götürürdüm evine.
Annem, gardenya konusunda hep hayal gücümü kullanmama yardım etmiştir. Ayrıca, sadece kendisinin değil, tüm dünyanın bizi sevdiğini hissetmemizi isterdi. Başıma gelen her sıkıntı ve acı da onun şefkat dolu sözleri ve desteği vardı.
Fakat annemin  iyileştiremeyeceği yaralar da aldım. Babam bir kalp Krizi geçirerek hayata veda etti. Duyduğum üzüntü bir anda  terk edilmişliğe, korkuya, güvensizliğe ve öfkeye dönüşmüştü. Ertesi gün mezuniyetim vardı ama ben bunu çoktan unutmuştum. Ama annem unutmamıştı.
O acısında bile benim çok severek aldığım ama bana bir iki beden büyük gelen elbiseyi vücuduma göre ayarlamıştı. Yaşadığı büyük acı bile annemin duygularımı anlamasını engellememişti.
Çocuklarının kendilerini nasıl hissettikleri her zaman onun için çok önemli olmuştu. Bize, çirkinliklerde bile bir güzellik bulmayı öğretmişti. Annem çocuklarının kendilerini gardenya gibi görmelerini istemişti. Güzel, güçlü, mükemmel, sihirli ve belki de biraz gizemli bir koku ile birlikte.
Annem, ben 22 yaşıma geldiğimde öldü ve ben annemin ölümünden 10 gün sonra evlendim.
- Gardenyalar o yıldan sonra gelmez oldu.
 
 
 
               
 
 
 
 
                               NAMAZLARIM

        
Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında:
                “Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılır mı?” Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı. Kendisi ise, nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı.
                Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı" dedi kendi kendine. Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi.
                "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana." dedi. Çok seviyordu onu ...
                Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki.. hicabından renkten renge girerdi. O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu.
                "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti öylece....
        
Kıyamet kopmuştu.
                Mahşeri bir kalabalık vardı.
                Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu.
        
Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu.
        
Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı.
        
Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.
        
Hesap ve sorgu devam ediyordu.
        
Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı.
        
"Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek.....
Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde.
        
İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi.
        
Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi.
Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden....
         “
Şükürler olsun” dedi, kendi kendine ve devam etti;
         “
Gözlerimi dünyaya açtım, Hep hizmet eden insanları gördüm.
Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda harcıyordu.
        
Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu.
        
Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım.
        
"Kirpiklerinden aşağı gözyaşları dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum." diyordu.
        
Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." diye düşünüyordu.
        
Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.
        
Hesap sürdükçe sürdü.
        
Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu.
        
Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti.
        
Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler.
        
Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti.
        
Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi.
        
Kulakları yanlış mı duyuyordu?
        
İsmi cehennemlikler listesindeydi.
        
Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı. “Olamaaaazzzz” diye bağırdı. Sağa sola koşturdu.
        
"Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep rabbimi anlattım." diyordu.
        
Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu.
        
Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar.
        
Çırpınıyordu.
        
Medet yok muydu?
        
Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?
        
Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü..
        
"Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'anlar... Namazım... Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?" diyordu.
        
Bağıra bağıra yalvarıyordu.
        
Cehennem melekleri onu hiç sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı.
        
Rasulullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler" buyuruyordu.
        
"Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu.
         “
Namazlarım... Namazlarım... Namazlarım” diye hıçkırdı.
        
Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.
Kollarını sıkan parmaklar çözüldü.
        
Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.
        
Başını kaldırdı. Yukarıya baktı.
Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı.
         “
Siz de kimsiniz?” dedi.
        
İhtiyar gülümsedi: “Ben senin namazlarınım”
        
"Neden bu kadar geç kaldınız? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum" dedi....
        
İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;
         “
Sen beni hep son anda yetiştirirdin, hatırladın mı?
        
Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı.
        
Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı.
        
Yatsı ezanı okunuyordu.
        
Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu yatsı namazı için.
 
 
 
 
 
 
 
                                                               ASKER
 
                Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu:  - Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim? "Delirdin mi?" der gibi baktı teğmen.
                -Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma. Asker ısrar etti.
                Teğmen: - Peki, dedi. Git o zaman. İnanılır gibi değildi. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
                Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
                - Sana hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş.
                - Değdi teğmenim, dedi asker hıçkırarak. Gene de değdi, çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için.
                "Geleceğini biliyordum Jim, diyordu arkadaşım... Geleceğini biliyordum!.."
 
 
 
 
 
 
 
GERÇEK BİR ÖYKÜ
Çoğu insan eksik düşündüğü yönlerini göstermek istemez. Eksikliklerini herkesten saklamanın daha büyük bir eksiklik olduğunu anlamaz. Aşağıdaki hikayeyi okuduğunuzda bir eksikliğin üstünlüğe nasıl dönüştüğünü göreceksiniz.

9 yasındaki bir Japon çocuğun en büyük hayali günün birinde çok iyi bir judocu olmaktır. Fakat talihsiz bir trafik kazası sonucu sol kolunu tamamıyla kaybeder. Hem çocuk hem de ailesi yıkılır. Ailesi sırf çocuk oyalansın diye, Japonların en unlu hocalarından birini tutarlar.

Hoca kolları sıvar, çocuğa tek kolla yapabileceği yegane fırlatma hareketini öğretir. Gece gündüz çocukla beraber bu hareketi çalışırlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi gayet iyi ve hızlı bir şekilde yapmaya baslar, fakat hocası çocuğa her gün saatler boyu ayni hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu hareketten sikilir ve yeni hareketler öğrenmek istedikçe hocası bu hareketi dünyada en hızlı sen yapana dek çalışmasını ve başka hareket öğretmeyeceğini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi yıldırım hızıyla yapmaya alışır. Bunun üzerine hoca çocuğa artık bir turnuvaya katılma zamanının geldiğini söyler. Olacak şey değildir. Tek kollu bir judocu tek hareketle turnuvaya katılacak. Çocuk itiraz ettikçe hocası "Evlat; sen öğrendiğin hareketi yap, gerisini merak etme" diye öğütte bulunur.

1. tur 2. tur derken çocuk turlar? gayet rahat geçer. En nihayet finale gelir. tek hareket bilgisi ile finale kadar gelen çocuğun finaldeki rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce korkar. Hocası yine sakindir, "evlat sen bu harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter" der. Çocuk rakibine kendi hareketini simsek hızıyla uygular, rakip kalktıkça ayni hareketi yineler. İnanılır gibi değildir, çocuk tek kolla tek hareket sayesinde şampiyon olmuştur.
Çocuk dayanamaz ve hocasına sorar "hocam inanamıyorum,ben nasıl şampiyon oldum?" der.Hocası yine sakin ifade ile söyle cevaplar, "Bu zaferin iki sırrı var oğlum.Birincisi judonun en güç hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. İkincisi bu harekete karsı tek bir savunma vardır.O da hareketi yapanın sol kolunu tutmak!...
 
 
 
 
GERÇEK HAZİNE
Ayşegül Aygün
Ali, uzun yıllar boyunca dedesinden bir hikâye dinleyerek büyümüştü. Hikâyede bir defineden bahsediliyordu. Define altınla dolu bir sandıktı. Ama bu sandığa ulaşmak öyle kolay değildi. Başka define hikâyelerinden farklıydı bu hikâye. Kâğıtların üstüne çizilmiş esrarengiz haritalar yoktu ortada. Altın sandığına ulaşmak için ilginç bir yol izlenmeliydi. Kırk iyilik yapmak gerekiyordu bunun için. İyiliklerin her birinin kırkar canlıya yönelik olması gerekti.
Ali, dedesinden dinlediği hikâyenin tesirinde öyle kalmıştı ki, dedesinin vefatının üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, bunu unutmamıştı. Kararını vermişti; bu defineye ulaşmak zor olsa da, deneyecekti. Üç yıl boyunca bu iyilikleri yapmak için çok uğraştı. Kırk fidan dikti. Kırk çocuğu giydirdi. Kırk hastaya baktı. Kırk yaşlının işlerine koştu. Yaptığı iyilikler sayesinde etrafta çok sevilen biri olmuştu. O da bu durumdan memnundu. Adı yörede "Hızır Ali"ye çıkmıştı.
Tam otuzdokuz kez kırkar canlıya iyilik etmişti. Şimdi kırkıncı kez farklı bir iyilik yapmalıydı. Ama bir türlü aklına yaptıklarının dışında bir şey gelmiyordu. Haftalarca düşündü bulamadı. Sonunda gidip bir yol kenarına oturdu. Yoldan gelip geçen insanlara soracaktı. Ali, kime yapması gereken son iyiliğin ne olabileceğini sorduysa, ya onu deli sanıp cevap vermediler ya da yine yaptığı iyiliklerden birini söylediler. Ali, çaresizlik içindeydi.
O gece yine sıkıntıyla yola çıkıp bir kenara oturmuştu. Yıldızlarla dolu gökyüzü, dolunayın da tesiriyle ortalığı aydınlatıyordu. Düşüncelere dalmıştı. Uzaktan uzağa köyün tek tek yanan ışıkları görünüyordu. Arada bir köpek havlamaları duyuluyordu. Tam o sırada birisi seslendi:
- Hey evlât, gel bana yardım et.
Ali, sesin geldiği yöne irkilerek döndü. Oldukça yaşlı, saçı-sakalı bembeyaz bir ihtiyar adam orada duruyordu. Sırtındaki çuvalı ağır ağır yere bırakıp yorgun sesiyle tekrar seslendi.
- Evlâdım! Şu çuvalı tepedeki kulübeye çıkarmam gerek. Ama gücüm kalmadı. Uzun yoldan da geliyorum. Hadi bir yardım et de çıkaralım.
Ali, aylardır düşünüp durduğu iyilik için bir fırsat olabilir mi diye bir an düşündü. Ama hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Nihayetinde karşısındaki tek bir kişiydi. Oysa onun iyilikleri kırkar canlıya olmalıydı.
Ali yine de:
- Peki olur, dedi yaşlı adama. Sana yardım edeceğim.
Çuvalı sırtına aldı. Ve tepeye çıkmaya başladılar. Yaşlı adam sordu:
- Orada oturmuş, öylece ne düşünüyordun evlâdım?
- Ah, ah! Bir bilseniz, dedi ve hikâyesini anlattı.
Yaşlı adam gülümsedi:
- Senin için çok mu önemli altınlar?
- Elbette, dedi Ali. Çocukluğumdan beri bu hikâyedeki altınlara ulaşma hayaliyle büyüdüm. Ama işte bir türlü yapmam gereken kırkıncı iyiliği bulamıyorum.
- Biraz değişik bir hikâye, dedi yaşlı adam. Dedenin doğru söylediğinden emin misin? Nihayetinde bu sadece bir hikâyedir belki.
- Ali'nin yüzü ciddileşti.
- Dedem dediyse doğrudur. O hiç yalan söylemezdi. Mutlaka altın sandığı var. Ve ona ulaşmanın yolu da bu.
Yaşlı adam yine gülümsedi:
- Peki öyleyse. Yarın akşama kadar benimle kalırsan sana bu kırkıncı iyilik için yardım ederim.
- Ali, sevinçle kabul etti. Kısa süren bir yolculuktan sonra tepedeki kulübeye varmıştılar. Ali, çuvalı yaşlı adama teslim eti. Adam da kapıyı açtı. Ona yatacak yer ve biraz da yiyecek verdi.
- Yarın, dedi, erken kalkacağız. Biraz uyusan iyi olur.
- Ali söyleneni yaptı. Ertesi sabah erkenden kalktılar. Yaşlı adam çuvalı genç Ali'nin sırtına verdi, birlikte aşağıdaki köye indiler. Ev ev dolaşmaya başladılar. Sabahın bu saatinde ortalıkta kimse yoktu. Her evin kapısının önüne geldiklerinde yaşlı adam çuvaldan bir paket çıkarıp bırakıyordu. Böylece tam kırk kapı dolaştılar. Son kapıya da bir paket bırakınca yaşlı adam Ali'ye dönerek:
- İşte istediğin oldu, dedi.
Ali merakla:
- O paketlerde ne vardı?, diye sordu.
- Her pakette kitap vardı. Ama her eve orada oturan kişinin ihtiyaç duyduğu kitapları bıraktık. Meselâ kalbi katılaşan bir adamın evinin önüne merhametle ilgili, cimri bir kadınınkine cömertlikle ilgili, sakatlığı yüzünden hayata küsen bir çocuğunkine aslında ne çok şeye sahip olduğuyla ilgili kitaplar koyduk. Böylece tam kırk kişiye iyilik yapmış olduk. Artık altın sandığına ulaşabilirsin. İşte sana dün gece kaldığımız kulübenin anahtarı. O kulübede masanın altını kaz. Sandık orada gömülü, senindir.
Ali kulaklarına inanamıyordu. Sevinçle:
- Nihayet hayalime kavuşuyorum, dedi. Anahtarı aldığı gibi kulübeye koştu. Bir kazma bulup denilen yeri kazdı. Gerçekten de altın dolu sandık oradaydı. Sevinçle sandığı çıkarıp altınları bir çuvala doldurdu. Altınlarla aşağı inince; yaşlı adamın onu beklediğini gördü.
- Artık altınlara kavuştun, dedi yaşlı adam. Şimdi onlarla ne yapacaksın.
- Ne mi yapacağım, canım ne isterse onu alacağım. Arabalar, evler, güzel giysiler, daha neler neler. Krallar gibi yaşayıp mutlu olacağım.
- Demek böyle mutlu olacağını düşünüyorsun. Peki öyleyse sana yardım etmeme karşılık bir isteğimi yapar mısın?
- Elbette, dedi Ali.
- Tam bir yıl sonra burada buluşalım.
Ali, kabul etti. Gerçekten de Ali altınlarına kavuşunca önce çok güzel ve büyük bir ev aldı, sonra arabalar. Tatillere çıktı, dünyayı dolaştı. Güzel kıyafetler aldı. Ama tüm bunlar olurken, ilk günlerin heyecanı geçtikçe, Ali bir şey fark etmeye başlamıştı. Aklına gelen her şeyi alıyordu ama mutlu olamıyordu. Bir türlü yüzü gülmüyor, aksine etrafındaki bu şatafat onu sıkıyordu. Bir yıl böylece çabucak geçti.
Ali, mutsuz bir şekilde, yaşlı adamla buluşacağı yere geldi. Yaşlı adam biraz daha bükülmüş beliyle onu bekliyordu.
- Ne oldu evlât, mutlu olabildin mi? diye sordu.
Ali:
- Hayır, dedi. Canımın her istediğini aldım. Böyle mutlu olacağımı düşünmüştüm. Ama şimdi anlıyorum ki yanılmışım.
Yaşlı adam gülümseyerek Ali'nin sırtını sıvazladı:
- Evlâdım, dedi. Geçen yıla kadar ki hayatını hatırla. Hani hep iyilik yapıyordun. Her iyilik yaptığında, her ağlayan yüzün gülmesine, her ihtiyaç sahibinin ihtiyacının giderilmesine vesile olduğunda kalbinde beliren duygu sence neydi?
-Evet, dedi Ali. Hatırlıyorum. Ben hazineme ulaşmak için her iyilik yaptıktan sonra mutlu olduğumu hissederdim. Canlılara yardım ettikçe onların yüzlerindeki gülümseme bana da geçerdi. Yüzüm ışıldardı.
- İşte, dedi yaşlı adam, dedenin ulaşmanı istediği hazine bunu anlamandı. Ancak iyilik yaparak mutlu olabilir, çevrene faydan dokundukça yaşarsın. Kulübede bulduğun altınlar ise sadece benim yerini bildiğim altınlardı. Dedenle bir ilgisi yoktu. Bana hikâyeni anlatınca senin mutluluğun sırrını anlaman için böyle davrandım.
Ali şaşkınlıkla dinlemişti tüm bu sözleri. Demek dedesi onun için böyle bir hikâye anlatıp durmuştu.
Yaşlı adam:
- Şimdi ne düşünüyorsun?, diye sordu.
Ali gülümseyerek cevap verdi:
- Size çok teşekkür ederim, dedi. Bana gerçek hazinenin iyilik yaparak mutlu olmak olduğunu öğrettiniz. Tüm hayatım boyunca bunu unutmayacağım. Ve artık bunun için uğraşacağım.
 
 
 
 
 
 
 
 
Gerçek Sevgi (İbretli hikaye)
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü 
edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim 
demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları 
çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. 
Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş 
kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. "Ermiş bu kaşıkların 
ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki 
demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun 
geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. 
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. 
Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar 
gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun
boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak
içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar
sofradan işte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini 
görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.
 
 
 
 
 
 
 
                                                    GİTARCI
 
                Sabah erkenden gitarını alıp evden çıktı... Posta kutusu boştu yine. Yoo, hayır. Beyaz bir şeyler vardı. Kalbi hızla çarparken, kutuyu açıverdi. Elektrik faturası gelmişti... Hem de her zamankinden "hoş" bir miktarda... Başka bir şey olmadığını bildiği halde, yine kutunun içine baktı... Boş...
                Dışarısı, ne soğuk ne de sıcak... Kapalı bir havaydı. Yağmur yağmaması için dua etti... Şemsiyesi evde kalmıştı ne de olsa... Karşıya geçmek için trafik lambalarının yanında durdu... Önünden son sürat geçen araba, bütün çamuru sıçrattı... En sevdiği siyah pardösüsü de batmıştı... Karşıya geçti.
                Karnı açtı... Her pazar sabahı uğradığı cafe'ye gitti...
                "Tadilat nedeniyle kapalıyız" yazısını okurken, gülümsedi... Aklına mezar taşına yazılabilecek bir şey geldi "Tadilat nedeniyle öldü...açlıktan".
                Neyse dedi kendi kendine "O kadar da aç değildim".
                Sonra bir yerlerde yerim diye düşünerek yürümeye başladı. Derken yanından geçen bir grup çocuk, ona sertçe çarptı. Yere yığılmıştı. Karşısında, evin balkonunda oturan bir grup genç kız, gülüyorlardı... Ona gülüyorlardı... Ayağa kalkarken, cebindeki bozuklukların düştüğünü fark etti. Her biri ayrı bir yöne yuvarlanıyor... Çatlaklardan, deliklerden düşüp kayboluyordu. Parası da gitmişti. Bir gitarı, bir de canı vardı...    Yemek yiyecek, eve gidecek parası kalmamıştı... Yorgundu. Mektup yazmayan, arayıp sormayan, çok sevdiği o kızla bir zamanlar gittikleri parkı hatırladı... Orada küçük çocuklar bileklik, kolye gibi hediyelik eşya satarlar... Müzisyenler maharetlerini gösterir, para kazanır, kızlara hava atarlardı... Parktaki o eski neşe kalmamıştı. Yolun kenarına geçti. Elindeki gitar çantasını yere koydu. Gitarını çıkarıp, o "en" hüzünlü besteyi çaldı... Sonra, o kıza bestelediği parçayı... Ve bir başkasını... Ve bir başkasını... çaldı... çaldı.
                Kulağına gelen takırtı sesleriyle kafasını kaldırdı. Gitar çantasına para dolmaya başlamıştı. Sonra, neşeli bir parça çaldı... Para geldikçe, şarkılar daha bir hareketli, daha bir neşeli oluyordu... Güneş batmaya başladı... İleride zabıtalar göründü... Daha fazla kalamazdı orada. Gitarı çantaya koydu ve kalktı... Eve gidecek, yemek yiyecek parası vardı... Belki kirayı hala veremeyecekti, bu ay... ama, hiç değilse düşürdüğünü karşılıyordu bu miktar... Derken yağmur başladı... Eve daha çok var, diye geçirdi içinden.
                Ne zordu hayat! Yağmur altında yürümeyi severdi... Ama yalnızken değil. Yalnızken, daha bir ağır yağıyordu sanki yağmur... Daha bir soğuk... Eve vardığında, kuşu öterek karşılamadı onu... Sessizlik dolu ev, o an ürpertti... kafesin yanına gittiğinde, minik kuşu kafesin tabanında yatıyordu hiç kıpırdamadan... öylece... "ölüm" dedi..."sürprizleri seviyor"
                Islak giysilerini çıkardı... kuş gibi o da ölecekti, bu sefil hayatta. Gitar çantasını açtı, kalan bozuklukları almak için. Arada beyaz bir kağıt gördü... Açar açmaz, yazı tanıdık geldi... O beyaz ellerin yazdığı notu okurken, önce heyecanlandı, sonra üzüldü...
                Notta: Demek hala bizim parçamızı çalıyorsun...ve yine çok hüzünlü bir şekilde. Beraber aldığımız kuşları hatırlıyor musun? Bendeki bu sabah öldü... Ayrılığa dayanamadı herhalde... Ama, biz insanız, dayanabiliriz değil mi?Yarın gidiyorum bu şehirden... Kendine iyi bak... Hoşça kal!
                Anladı o an, işlediği hatayı... Ne kadar da bencil olmuştu bugüne kadar. O bu şehirdeydi... Ve hiç aramamıştı... O arar diye. Şimdi aynı şehirde bile olamayacaklardı. Gün batışını aynı anda izleyemeyecek, aynı ortamda aynı havayı solumayacaklardı... Ama, o da affetmezdi ki... yoksa eder miydi? Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere, diye geçirdi içinden... Kapı çalındı... Ne de çok istedi o an için, kapıdakinin o olmasını... Bu nedenle açmadı kapıyı... O umudu taşımak istedi hep içinde... Sonra uykuya daldı... uyanmamak üzere...
 
 
 
 
 
 
 
 
                                                 GÖZLER
 
                Yıllar öncesi Kuzey Virginia'da çok soğuk bir kış akşamıydı. Yaşlı adam nehrin karşı kıyısına geçmek için beklerken sakalı soğuktan buz tutmuştu. O kadar uzun bir süre bekledi ki, artık bedeni adeta hissizleşti kuzey rüzgarının etkisiyle.
                Sonra uzaktan gelen hafif bir ses duydu buz tutmuş yolda. Atların ritmik ayak sesleriydi işittiği. İlk atlının geçişini izledi, dikkatlerini çekmek için hiçbir çaba göstermeden. Sonra başka bir atlı geçti, bir tane daha. Sonunda, en son atlı yaşlı adamın buzdan bir heykel gibi duran bedeninin yakınında durdurdu atını.
                Atlı yaklaşırken yaşlı adam atlıyla göz göze geldi ve ona
                "Bayım, bu yaşlı adamı nehrin öbür yakasına geçirir misiniz? Yürüyerek geçmem olanaksız görünüyor" dedi.
                Atının dizginlerini çekip, durduran atlı, "Elbette" dedi. "Atla". Yaşlı adamın yarı donmuş bedenini hareket ettiremediğini fark eden atlı, atından yere atladı ve yaşlı adamın ata binmesine yardımcı oldu, onu nehrin karşı kıyısına geçirmekle kalmayıp, birkaç mil ilerideki evine kadar götürdü. Küçük kulübeye yaklaşırlarken atlı merakını yenemeyip sordu: "Bayım, durdurmak için hiçbir çaba göstermeden diğer atlıların geçip gitmelerini izlediniz. Neden böyle soğuk bir kış gecesinde en son atlıdan yardım istediniz? Ya sizi reddedip orada bıraksaydım?" Yaşlı adam eğilip, önünde oturmakta olan atlının gözlerinin içine baktı ve "Uzun süredir bu civarda yaşıyorum ve insanları çok iyi tanıdığıma inanıyorum" dedi ve sözlerini sürdürdü:
                "Diğer atlıların da gözlerinin içine baktım ve benim durumumun onları hiç ilgilendirmediğini anladım. Onlardan yardım istememin hiçbir yararı olmayacaktı. Ama senin gözlerine baktığım zaman, gözlerindeki sevecenliği ve iyilikseverliği anladım"
                Bu sıcak yorumlar atlıyı çok derinden etkiledi. "Söylediklerinden çok etkilendim" dedi yaşlı adama, "Bundan sonra başkalarının ihtiyaçlarına karşı hep iyilik ve sevecenlikle yaklaşacağıma söz veriyorum"
                Sonra Thomas Jefferson* atının başını çevirdi ve Beyaz Saray'a doğru yol almaya başladı.
 
            *A.B.D.'nin 3.Başkanı
 
 
 
 
 
 
 
 
 
GÖRMEK İÇİN GÖZ ŞART DEĞİL
    Adamın biri, ilk defa gittiği bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
-  Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.
   Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
-  Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
   Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
   Çocuk:
-  Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
-  İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de bir tek ağaçtan gelmediği ne malum?
-  Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsınız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyarsınız.
   Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.
   Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.
   Işığa hasret gözlerini ondan saklamayı çalışırken:
-  Üç yıl önce kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki... Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?
   Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru yönelirken:
-  Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden daha iyi gördüğün... 
 
 
 
 
GÜL KIZ
Genç adam, işe giderken her gün yolunun
üzerindeki güllerle dolu bahçeye bakmadan
geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller içini
neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe
güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya
başladı . Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin
gerisinde bir genç kızın siluetini görüyordu. Her
geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp
kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.

Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı.
Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini,
içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin
arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri
kaçtı. Genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın
diye gayret eder gibi gözlerini sabit bir halde bir
güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin
etkisinde kalmış, sevdalandığını düşünüyordu.
Genç adam, artık her gün bir öncesine göre
biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm
umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan
bir siluetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
Genç kız da her sabah heyecanla tüller arkasına
geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.

Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi.
Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün,
daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam
gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.

Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola
bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla
geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen
korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini
hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş
müydü !.. Genç kız yine her gün tüllerin arkasına
geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de,
artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.

Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden.
Bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmış,
ilk iş olarak da güllü bahçenin önüne gelmişti.
Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen
yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara
perdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yolda
oynayan çocuklara sordu; "Bu evde kimse
yaşamıyor mu?" Bir çocuk; "İhtiyar bir kadın
yaşıyor." dedi. Genç adam cevabını duymaktan
korkarcasına, başka bir soru sordu ;
" Burada yaşayan genç kız ne oldu ?"
Çocuklardan biri atıldı; "O öldü."dedi, genç adamın
yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden
başka bir çocuk atıldı; "Verem olmuş, dün öldü."

Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyecanla
annesiyle babasının yanına koştu,
güller arasında, sallanan sandalyede
oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;
"Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !.."
Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç
görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan
ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme
yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi,
yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu
bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı...
Ahmet Ünal ÇAM
 
 
 
 
 
 
                                                    GÜLÜMSEME
 
                Genç kız üzgün görünen yabancıya gülümsedi. Adam kendini daha iyi hissetti.
                Geçmişte bir arkadaşının yaptığı bir iyiliği hatırladı ve ona bir teşekkür mektubu yazdı.
                Bu mektup arkadaşının öyle hoşuna gitti ki yemek yediği lokantada iyi bir bahşiş verdi.
                Bu bahsisin miktarına şaşıran garson, paranın bir kısmını yolda gördüğü fakire verdi.
                Fakir adam çok sevindi çünkü iki gündür ağzına bir lokma koymamıştı. Yemeği bittikten sonra kaldığı izbe odaya gitmek üzere yola koyuldu. Yolda soğuktan titreyen bir köpek yavrusuna rastladı ve onu alp eve götürdü. Soğuktan kurtulup başını sokacak yer bulduğu için köpekçik çok mutluydu.
                Gece evde yangın çıktı.Köpek yavrusu havlamaya başladı Bütün ev halkını uyandırana dek havladı ve böylece bütün ev halkı kurtuldu. Kurtulan çocuklardan birisi büyüdü ve cumhurbaşkanı oldu.
                Bunların olmasını sağlayan ise bir kurusa bile mal olmayan masum, sıcak ve içten bir 'GÜLÜMSEME' idi
 
 
 
 
 
GUMUS GOZLU DEV
          Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır
      mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu
      bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o
      memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve
      bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru
      su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik
      kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi
      küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken
      üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü
      görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir
      hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş.
 
           Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı
      fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner,
      hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl
      geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları
      çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış.  
      Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler'ona: " Siz bu
      ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız.
      Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep
      olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada
      dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz
      aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir
      kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi
      açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere
      çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral
      Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki
      nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle
      giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer
      salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden
      yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma!
      Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.
 
           Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi
      nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp
      altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir
      kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o
      muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, la le
      setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat
      gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin
      kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir
      aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla
      süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları
      seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği
      o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla
      dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı
      adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak
      dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve
      gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle
      karşılaşmam Allah'ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde kıvranan zavallı
      bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek
      girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu
      duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla
      bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. 
      Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci duyduklarına
      inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin
     ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır.
      Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç
      kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice
      sinirlenmeye baş lamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. 
      Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane
      bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı
      dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine
      yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş
      yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip
      bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...
        İnşaallah tuttuğunuz herşey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız
      altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksıyan adımlarla çekip
      gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa
      uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri
      dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri
      doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış.
      Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan.
      Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşce, insanca
      yaşamanın çarelerini aramalı imişler.
 
           Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru
      ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak,
      biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne? Dalından koparılan
      gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi?! Yaprağı, dikenleri,
      sapı som altın bir ğül.. Kral Bilyegöz'ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş.
      İkinci bir güle uzan mış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline
      dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasınl diye
      haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına.
      Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline
      aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa;
      bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, herşey altın oluyor, bir
      anda külçeleşiyormuş. Bilyegö'zün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır
      kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına ku rulu _~düşünürken biricik kızı
      içeri girmiş. Qnu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel
      bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış,
      kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş.
      Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın
      bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa
      dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye
      uğradıklarını bilememişler, birer kö şeye saklanıp beklemişler.
 
           Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş
     çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu
      felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza...
      Kızımı yokettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş,
      bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı,
      pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere
      sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları
      duymuş. Çaresiz ve yok sul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak
      etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara
      kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah'a dualar
      ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden
      bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin
      kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha
      iyiymiş.
 
       Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla
      konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin
      sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir
      cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah'dan af
      dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz
      gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulusunuz. Şimdi
      ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur
      Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri
      yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden
      dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş.
      Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini
      açıp Allah'a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra
      yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline
      gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın,
      kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini
      başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın ol muyormuş. Yüreği
      aydınlanmış Bilyegöz'ün. Öm ründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş.
      Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken
      bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak
      sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık... 
 
           Allah'ım, Allah'ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan
      görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından
      kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede
      kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini
      toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve
      kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha
      bir güzelmiş şimdi. .
 
 
 
 
 
 
                   Günahlar Birikiyor
         Adamın biri kendisini hesaba çeker. Ömrünü hesapladığında, altmış yaşında olduğunu, altmış yılda kaç gün olduğunu hesaplayınca da, 21900 gün ettiğini görünce, feryat edip ağlamaya başlar ve ;
         - Her gün bir tek günah işlesem, bu kadar sayı ile ben Allah'ın huzuruna nasıl çıkarım? der ve korkusundan düşüp bayılır. Ayıldığında tekrar aklına gelir ve yine bayılır. Etrafında bulunanlar ona uyandırmaya çalıştıklarında öldüğünü görürler.
Not : Bizler her gün kim bilir kaç kez günah işliyoruz. Acaba sonumuz ne olacak? Allah bizi affetsin.
 
 
 
 
                                        KADERİN HİKAYESİ
 
                  Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yasayan. Ülkenin
            refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş.
            Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini
            dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral
            dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün
            kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir
            kese, diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp, diğerinden aldığı
            taşa bağlayıp göle atıyormuş. Bu işe epey bir süre devam etmiş ve
            nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla
            göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş " dede bütün bir gün seni
            izledim, sen ne iş yaparsın anlayamadım" demiş. Dede kralın sorusunu
            söyle cevaplamış "oğlum ben insanların kaderlerini birbirine
            bağlarım", "Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın",
            "Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet'in kaderini bağladım" demiş
            aksakallı dede, Kral bu cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda
            güzeller güzeli apak biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda
            olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet.
                  Ne yaparım, nasıl eder de Ahmet'e bir zarar vermeden bu kaderi
            bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen
            sevgili uşağı Ahmet'i huzuruna çağırmış ve ona " oğlum Ahmet sana
            bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş’e götüreceksin"
            demiş, Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu
            alarak düşmüş bilinmez yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar
            sevdiği Kral'ı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli,
            ama nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet
            yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde
            dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne
            görsün... ağacın az ötesinde bir göl... o göl ki üzerine günesin
            aksi vurmuş... "Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek" diyerek,
            üzerinde sadece külotu kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle.
            Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş, yüzmüş.... Taa dipte, günesin aksinin
            tükendiği yerde bir de ne görsün....Şahane bir hazine sandığı...
            almış sandığı çıkmış yüzeye...çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil
            bembeyaz bir Ahmet... sadece külotunun olduğu bölge eski rengini
            taşıyor. "Var bu iste bir hikmet" demiş ve açmış sandığı. Sandık
            gerçek bir hazine sandığı, içinde binbir türlü mücevherat ile
            birlikte üzerinde"Güneş’ten Kral'a" yazan bir zarf. Ahmet ne
            yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları
            ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek,
            ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış.
                  Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş. Ahmet'in...
            Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli
            kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş.
            Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklıda bir yandan
            oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet de imiş.
            Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken
            yere düsen bir çatalı almak için eğilince Ahmet, şalvarının
            kenarından kaba eti gözükmüş... Bunu gören Kral gözlerine
            inanamamış.Yemek bitip de odasına çekilecek iken herkes, koridorun
            sonuna ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral "Ahmet!..."
            Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adını, gayri ihtiyari kendisine
            seslenen Krala dönüvermiş ve "neler oluyor Ahmet, evladım anlat
            başından geçenleri bana" diyen kralına bütün olanları bir bir
            anlatmış... Bunun üzerine Kral "Peki Güneş bana bir şey göndermedi
            mi?" diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu
            almış ve Kral'a vermiş, mektupta su satırlar yer alıyormuş... GÜNEŞE
            YAZI YAZILMAZ.... YAZILAN YAZI... ISE BOZULMAZ....!
 
 
 
 
                                                GÜZELLİK Mİ DÜŞÜNCE Mİ?
 
                Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı, hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.
                Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:
                "Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore'ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum.
           Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.
                "Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı.
                Ewan'ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı. "Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen" diye ekledi.
                Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi. "Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım." dedi.
                Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly'i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu.
                Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı,
                "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek.
                "Pardon" dedi kadın.
                "Ben Holly değilim.
                Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe'de bekliyormuş..."
 
 
 
 
 
 
         HALA ARAMIZDA BÖYLELERİNİN OLMASI NE KADAR GÜZEL

     Soğuk bir kış  gecesinde eve dönerken, kaldırımın ortalık yerinde duran genç bir adama rastladım. Derin derin soluk alıyor ve düşmemek için yanındaki elektrik direğine sarılıyordu. Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim. Otuzbeş-kırk yaşlarında olmalıydı ve üstü başı da bir sarhoştan beklenmeyecek kadar temizdi. Yanından geçenlerden bazıları yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da sadece alaylı gülümsemelerle yetiniyordu. Yolun boşalmasını kolladıktan sonra yavaşça yanına sokularak:
                -İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı?
                Zorlukla arayabildiği dudaklarından iniltiye benzeyen tek bir kelime çıkabildi:
                -Hastayım...
                Düşmemesi için bir kolunu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum. Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış, yavaş yavaş beyazlanmaya başlayan yollarda birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir  hayat emaresi kalmamıştı.
                Gece yarısını geçtiğimiz için araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi. Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim. Hastamızı zor da olsa arka koltuğa yatırarak hastahanenin yolunu tuttuk ve verilen  serum tamamlanana kadar iki saate yakın bir süre başucunda bekledik.
                Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade ediyor, kendine gelmekte olan genç adam ise henüz konuşamadığı için, sadece gözlerimizin içine bakıp gülümsemekle yetiniyordu. Daha sonra onu şoförle birlikte tekrar arabaya bindirip evine götürdük. Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve 5-6 yaşlarındaki yavrusunu da alıp sokağa fırlamıştı.
     Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinçle kucaklaştılar. Saatler süren yorgunluğumuz bir anda kaybolmuş, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karsısında gözlerimiz dolu dolu olmuştu. Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumun ne kadar olduğunu sordum. Bana fark ettirmeden gözyaşlarını silmeye çalışırken:
                -Borçlu değil alacaklısın dostum, dedi. Böyle bir iyiliğe beni de ortak etmekle borcunu zaten ödemiştin. Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı unutan bu adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için alacaklı duruma düştün. O mert adamla kucaklaşıp helalleşirken, artık gecenin ayazını duymuyor ve evime yürüyerek gitmek istiyordum. Kim bilir? Belki de yolumun üzerinde yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim.
                                                                              Cüneyd Suavi
 
 
 
 
HAYAL HIRSIZI
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının isi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yasında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
çocuk evine döndü ve uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatin için oldukça önemli bir secim!."
çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....

<<...>>

O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asili.
Öykünün en can alici yani su: Ayni öğretmen,
gecen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
"Sana simdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. O yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
MUTLU KALIN,
ESEN KALIN,
SEVGİYLE KALIN.
 
 
 
 
 
                                                HAYATI DEĞİŞTİREN AN
 
                Lisede birinci sınıf öğrencisiydim... Sınıf arkadaşlarımdan birini, okuldan eve dönerken, yolda gördüm. Adı Robert'ti.
                Bütün kitaplarını, eşofmanları, ayakkabılarını kucaklamış, evinin yolunu tutmuştu. Kendi kendime, kitapları okuldaki dolapta bırakmayıp da hepsini birden evine götürdüğüne göre "Bu arkadaş herhalde 'inek' kelimesinin tanımı olsa gerek" diye düşündüm.
                Kendi hesabıma, hafta sonu mahalle arası yapacağımız futbol maçından başka bir şey düşünmüyordum. Bu düşüncelerle yürürken bir baktım ki, karşıdan bir grup çocuk koşarak geliyor. Robert'e çarptılar, kucağındaki bütün kitapları düşürdüler, ardından Robert de tökezlenip sokağın çamurlu bir köşesine yığıldı.
                Gözlükleri gözünden fırlamış, biraz öteye düşmüştü. Kafasını kaldırdığında, gözlerindeki büyük üzüntü ifadesini fark ettim.
                İçim sızladı, koşup yardımına gittim. Gözlüklerini ararken Robert'in gözlerinin yaşarmış olduğunu gördüm. Gözlüklerini yerden alıp kendisine uzattım ve "Serseri bunlar, boş ver" dedim.
                "Sağol" dedi ve yüzünde teşekkür dolu çok güzel bir gülümseme belirdi. Yerden kitaplarını topladık, ben nerede oturduğunu sordum. Bir de baktım ki komşuyuz. "Nasıl olur da seni daha evvel görmedim" diye sorduğumda, özel koleje gittiğini sonradan bizim okula transfer olduğunu anlattı. Böylece hayatımda ilk kez bir "Kolej çocuğu" ile tanışmış oldum.
                Aslına bakacak olursanız eğlenceli biriydi, "Bizimle maç yapmaya gelir misin?" teklifimi kabul etti.
                Hafta sonu beraber takıldık, sadece ben değil arkadaşlarım da onu sevmeye başlamıştı.
                Pazartesi sabahı okula giderken onu yine kucağında dev bir kitap yığınıyla gördüm. "Oğlum bunları taşıya taşıya kol adalesi yapacaksın" dediğimde güldü, bir kısmını bana verdi.
                Sonraki dört yıl içinde birbirimizin en iyi arkadaşı olduk.
                Lise son sınıfta ise, üniversite düşünmeye başladık. Robert New York'a, ben Teksas'a gidecektim. Kilometreler bizi ayırsa da arkadaş kalacağımızı ikimiz de biliyorduk.
                O doktor olacaktı, ben de futbol bursuyla işletme okuyacaktım. Robert okul birincisiydi, kendisiyle her zaman "Sen de aslında az inek değilsin ha" diye dalgamı geçtim.
                Mezuniyet gelip çattığında, okul yönetimi Robert'ten törende bir konuşma yapmasını istedi. Mezuniyet günü bizimki iki dirhem bir çekirdek salona geldi, gözlükleriyle bile yakışıklı bir hali vardı.
                Kızlar bakıp duruyordu, için için hafiften kıskanmadım desem yalan olur. Yanına gittim, az biraz heyecanlıydı, sırtına vurup
                "Sen bu işin de hakkını en iyisinden verirsin, merak etme" dedim.
                "Sağol" dedi, gülümsedi.
                Kürsüye çıktı, kısa kesik küçük bir öksürük sonrası, konuşmaya başladı:
                -Bu mezuniyet günü, bizler için, şu ana gelinceye kadar karşımıza çıkan güçlükleri yenmemizde bize yardım eden insanlara teşekkür etme zamanıdır. Anne babalarımız, öğretmenlerimiz, takım koçları... Ama en çok arkadaşlarımız! Size burada, arkadaşlığın verebileceğiniz en önemli hediye olduğunu anlatmaya çalışacağım.
                Size bir hikaye anlatacağım...
                Tanıştığımız ilk günü anlatmaya başladığında hayretle yanımdakilerin yüzüne baktım. Meğer o hafta sonu kendini öldürmeyi planlamış. Dolaplarını da sonradan annesi okula gidip kalan eşyaları almak zorunda kalmasın diye boşaltmış. Konuşurken bana baktı ve
                "Sağol, beni kurtardın.Arkadaşım, beni şimdi telaffuz bile etmek istemediğim şeyi yapmaktan kurtardı" dedi.
                Okulun en çalışkan, en beğenilen insanı, hayatının en zayıf anını anlatırken herkes soluğunu tutmuştu. Annesi ve babası bana bakıp şükranla gülümsediler. İşin bu kadar derin olduğunu asla bilmiyordum.
                Anlık olayların gücünü hiçbir zaman azımsamayın. Küçücük bir hareketle bir insanın hayatını değiştirebiliyorsunuz... Daha iyiye veya daha kötüye doğru!
                Allah hepimize birbirimizin hayatını bir şekilde etkileyebilme gücü vermiş. Bu gücü iyilik için insanlara yönlendirin ve bu his kalbinizde hep taze, hep sıcak kalsın!
                
 
 
 
                               HAYATIMDAKİ EN İYİ ÖĞRETMEN

                Bu, çok yıllar önce bir ilkokul öğretmenin başından geçen bir hikayedir. Adı Bayan Thompson'du. Ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün
onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi.
                Bu mümkün değildi, çünkü orada ilk sırada, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard.
                Bir önceki yıl, Bayan Thompson, Teddy'yi gözlemiş, onun diğer çocuklarla
oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü. Ve, Teddy mutsuz da olabilirdi.
                Çalıştığı okulda Byan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti. Ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı.
Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı.
                Çünkü birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve
çok iyi huylu... ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.
                İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.
                Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek." diye yazmıştı.
                Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.
                Şimdi Bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Ve öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı.
                Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları paketten çıkan bazı taşları düşmüş ve sahte taşlardan yapılmış bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.
                O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
                Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vazgeçerek onları
eğitmeye başladı.
                Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
                Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu.
                Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti.O notta liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Bayan Thompson'un hala en hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu.
                Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve Bayan Thompson hala onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi.
                Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Ve çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve hala Bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.
                Bu hikaye burada bitmedi. Sonra ilkbaharda bir mektup daha aldı Bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Ve babasının birkaç yıl önce öldüğünü ve Bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu, tabii ki oturabilirdi.
                Ve tahmin edin ne oldu? O törene giderken birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı ve tabii ki Noel'de Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu
söylediği parfümü de sürmeyi ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson, Beni önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için.." diye fısıldadı.
                Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Ben sana teşekkür ederim Teddy" dedi. "Sen yanılıyorsun. Ben sana değil, sen bana öğrettin. Seninle
karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum.!"
 
 
 
 
 
 
                               Hayatın Ucundan Tutmayın, boğazına sarılın

                Birbirlerini severek evlenmişlerdi. Altı yıllık birliktelikleri evlilikle noktalanmıştı. Yedi yıldır da evli idiler, iki yasındaki küçük Ceren’leri ile mutlu idiler...

                Aslında kadın mutluluk rolü oynuyordu. Yasadığı hayat onu boğuyordu, sanki içinde saatli bir bomba vardı, bir patlasa herkesi yakacaktı. Mutsuzdu ama nedenini bir türlü bilemiyordu. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre çalışmış ama kocasının farklı yerlere çıkan tayinleri yüzünden bir türlü sürekli bir işi olamamıştı. Mimardı, ama 3 yıldır evde oturuyordu, evde gecen her boş gününü hayatından koparılmış boş bir sayfa olarak görüyor ve hiç bir şey onu mutlu edemiyordu.. Kocası derseniz bir dediğini iki etmiyordu, hayattan isteyebileceği her şey onunken, mutlu olması için gerekli her şeye sahipken o mutsuzdu..

                Yağmurlu boğucu bir günde elinden okuduğu kitabı bıraktı, gidip bir kahve
yaptı, sonra gözü kocasının sadece iş için kullandığı bilgisayara erişti, gecen gün gazetede okuduğu yazıyı hatırladı''internette chat!!'' yalnızdı.. yeni taşındıkları bu şehirde üniversiteden bir dost dışında kimseyi tanımıyorlardı.. belki internet sayesinde bir kaç dost edinebilirdi.. bilgisayarın başına oturdu. kahvesini ağır ağır
yudumlarken internette gezinmeye başladı.. arada havadan sudan sohbetler de
yapıyordu chat odalarında, chat yaparken zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyordu..

                Sonra bir gün gelen bir mesajı açtı. Mesaj da: “Hayatin ucundan tutmayın
tam boğazına yapışın” yazıyordu..
                Dondu kaldı kadın. Hayatın ucundan ne kadar isteksiz ve kuvvetsiz ve
ellerinden kayıp gitmesine ne kadar kolay izin verilecek şekilde tuttuğunu o gün fark etti. Hayatın ümüğüne sarılacak gücü yoktu ki..

                Altan’la o gün tanıştılar. Altan da onun gibi evli ve bir kız babası idi. Birbirlerine hiç yalan söylemeyeceklerine söz verdiler.

                Kadın Altan’la konuşurken dünyayı unutuyor Altan’la uyuyor, Altan’la uyanıyordu, hiç tanımadığı bu adamı bir dakika bile aklından çıkaramıyordu.
Bir adam nasıl bu kadar zarif olabilirdi? Bilgisayarını her açışında bir demet kırmızı gül buluyordu yollanmış ve güller arasında bir kart: “Günaydın!! Senin için mutlu bir gün olsun, güneş bugün senin için doğsun” Altan ne yaş gününü unutuyordu, ne yılbaşında kart atmayı, zaten her sabah değişik bir kart görme coşkusu ile koşuyordu bilgisayarına kadın, artık Altan soluyor, Altan yudumluyordu. Yüzünü hiç görmediği bu adama delice aşık olmuştu.
                Ne yapıyordu kadın? Medcezir gibi ne yaptığını sorgulayan duygularla bir
gelip bir gidiyordu. Altan evli idi, kadın da.. Birer çocukları vardı. Üstelik kadın büyük bir aşkla olmasa da, büyük bir sadakatle kocasını seviyordu.

                İki kişiyi sevebiliyormuş insan demek, birbirine benzer ama bir o kadar
farklı duygularla demek diye geçirdi içinden.. Sonra, toparladı kendini.    Açmamalıydı artık bilgisayarını, bu şekilde noktalamalıydı bu aşkı.
                Aldığı kararı açıklamak için oturdu bilgisayarın önüne, hoşça kal diyecekti.. Bu peri masalı bitmeli, yoksa biz biteceğiz diye başlayacaktı söze.

                Altan gene bir demet kırmızı gül yollamıştı. Üzerine “Yarın sevgililer günü seni yakamozda bir demet gerçek gülle bekleyeceğim, saat 13.30 da sevgilim” yazmıştı..
                Kadın yine dondu. Kaç zaman boş gözlerle ekrana baktı kim bilir? Sonra yazmaya başladı. gözlerinden akan yaşlar sel olmuştu.
                Sevgili Altan, yarın ne yakamozda olacağım, ne de senin güllerini alacağım. Biz yıllar önce yaptığımız seçimleri yaşıyoruz. Seni sevmedim diyemem, ama 13 yılımı verdiğim bu aşkı da bitiremem. Aradığımız bir heyecandı. Bunu aşk adı altında yaşadık. Artık uyuduğumuz rüyadan kalkalım. Her şey çok güzeldi ama her güzel şey gibi bitti. Hoşça kal. Gitmeden önce söz veriyorum.. ucundan tutmayacağım hayatın tam boğazına sarılacağım.. Hoşça kal Canım!
                Bütün gece uyumadı kadın. Kocası bu garipliği fark ediyordu. Sevgililer gününü evde geçirelim demişti kocasına, ama kocası ısrarla dışarı çıkmak istiyordu.
                Direnecek gücü yoktu kadını gidip giyindi. Kızlarını bir arkadaşlarına
bırakıp yemeğe çıktılar. Yol boyunca pek konuşmadılar zaten son 3 aydır çok az konuşuyorlardı. Altanla tanışalı 3 ay
                Deniz kenarında bir balık restouranına oturdular, yemeklerini ısmarladılar. Çaylarını yudumlarlarken adam: “sevgililerin en güzeline” diyerek bir küçük kutu uzattı.
                Kadın çok şaşırmıştı, kocası uzun zamandır hediye almayı bırak özel günleri bile hatırlamıyordu çünkü.. kutunun içinden çıkan yüzüğü parmağına geçirirken gözleri doldu kadının..
                Tam o sırada garsonun uzattığı bir demet kırmızı gülle irkildi. Güllerin arasındaki kartta “Boğazına yapıştığımız bu hayatı sonuna kadar birlikte geçirelim, seni yakamoza getiremedim ama 13 yıl sonra tekrar kendime
aşık ettim, sevgilim''
                                                                                                                              Kocan Turgay(Altan)
yazıyordu..


                Kadın artık gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu bu sefer hüzünden
değil mutluluktan ağlıyordu.. 13 yıl sonra kocasına tekrar aşık olmuştu..

                Sevgiyi lütfen uzaklarda aramayın...
 
 
 
 
HAYATINIZIN BİRAZ DEĞİŞMESİ İÇİN ÖYKÜ
ÖYKÜ EMİLY
 "Bizim kentimiz" isimli bir oyun vardır.
Bu oyundaki en dokunaklı sahnelerden biri küçük Emily'nin
ölüsü, mezarlığa ötürülüsü ve orada Tanrının ona bir gün
için yasama geri dönebileceğini söyleyişidir.
Kız geriye dönüsünde on ikinci yas gününü yeniden
yasamayı ister. Evinin merdivenlerinden doğum günü
elbisesini giyinik olarak iner. Sacları bukle bukledir.
Pek mutludur. Annesi ona pasta yapmakla meşguldür.
Ve dönüp kızına bakmaz. Baba eve girer.
O anda elindeki defter, kağıt ve kazandığı paralarla
meşgüldür. O da Emily'e bakmaz. Erkek kardeşi de
sahnededir, o da Emily'i görmez. Sonunda Emily
sahnenin ortasında doğum günü giysileriyle yapayanlız kalır ve söyle der;
"Lütfen biriniz bana bakin" Annesinin yanına gider ve, "Anne, lütfen yanlız bir
dakika bana bak" der. Ötekilere de yalvarır.
Kimse onu duyup bakmaz. O zaman kız Tanrıya döner
ve suna benzer bir şeyler söyler;
"Beni alıp götürün. İnsan olmanın bu denli güç olduğunu
unutmuşum ben. Hiç kimse çevresindekilere bakmıyor artık"
Simdi birbirimizi dinlemenin tam zamanı. İşitilmeye muhtacız biz
 


 
 
 
                               HAYATTA HERŞEY MÜMKÜN
 
                Sydney 15 yaşında bir genç kızdı. Ailesiyle birlikte Meksika'nın bir kasabasında yaşarlardı. Evleri kasabanın dışındaki ormandaydı. Sydney yoksul bir ailenin çocuğuydu ve hafta sonları da dahil anne ve babası her gün çalışırlardı. Bu yüzden Sydney yaşamının büyük bir bölümünü yalnız geçirirdi. Bundan da pek şikayetçi değildi. Kasabaya sadece okuluna gitmek için inerdi. Okulda tek bir arkadaşı vardı, onunla da çok samimi değildi.
                Günlerden bir gün yine Sydney tek başına odasında oturuyordu. Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki köpeğini gezdirmek için bile ormana çıkmamıştı. O sırada sert bir şekilde kapı çalındı. Sydney çok korkmuştu, kim bu yağmurlu günde gelebilirdi ki? Anne ve babasının işlerine henüz yeni ulaşmış olmaları gerekirdi. Ürkek adımlarla kapıya yaklaştı ve kısık bir sesle "kim o?" dedi. Ses gelmedi. Kapının arkasındaki her neyse onu çok meraklandırıyordu. Kapıyı yavaşça araladı ve yağmurdan sırılsıklam olmuş ufak bir çocuk gördü. Onu hemen içeri aldı ve sıcak bir şeyler verdi. Çocuğa bir çok kez nasıl ve nerden geldiğini sordu. Fakat zavallıcak o kadar üşümüş olmalıydı ki tek kelime etmedi.
                Sydney küçük çocuğa yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa gitti. O sırada ahşap evlerinin merdivenlerinin tıkırdadığını duydu. Küçük çocuğun tuvalete gitmiş olabileceğini düşünerek kafasını bile çevirmedi.
                Yemeği hazırladıktan sonra yukarı katlarda çocuğu aramaya başladı. Bütün odalara baktı, ama çocuk hiçbir yerde yoktu. Geriye sadece ölen dedesinin odası
kalmıştı. Ama oraya girmesi de imkansızdı. Sydney'in dedesi 5 yıl önce ölmüştü.
                Dedesi de Sydney'lerin evinde kalırdı. Sydney ve dedesi arasında özel bir bağ
vardı. Sydney dedesini o kadar çok severdi ki neredeyse ona tapardı. Ölümünü de
hala kabullenmiş değildi. Sydney'in dedesi kendi halinde bir ihtiyardı, odasından neredeyse hiç çıkmazdı. Kimsenin de onu rahatsız etmesini istemezdi.
                Sadece Sydney ara sıra dedesinin yaptığı tabloları görmek ve yazdığı şiirleri
okumak için odasına girerdi. Dedesinin ölümüyle o oda hiç açılmamak üzere
kilitlenmişti. Sydney küçük çocuğu ararken o odaya baktığında, odanın kapısının
açık olduğunu gördü. Gözlerine inanamıyordu, kapıdan içeri daldığında küçük
çocuk sert bir hışımla Sydney'in kollarından süzülüverdi. Sydney odayı görünce
göz yaşlarını tutamadı. Tam o sırada dedesinin yaptığı ve kendisinin de en
sevdiği tabloyu gördü. Tablonun üstünde bir kağıt vardı. Sydney kağıttaki şiiri
okumaya başladı:
                "Bir gün kapın çalar açarsın, küçük bir çocukla karşılaşırsın, gözlerine inanamazsın. İşte o düşündüğün kişidir. Seni son bir kez daha görmeye gelmiştir. Seni sonsuza dek sevecektir."
                Sydney gözyaşları içinde, olduğu yere çöküverdi. Daha sonra kendini toparlayıp aşağıya indiğinde küçük çocuğun çoktan gitmiş olduğunu anladı.
 
 
 
 
 
 
HAYATTAN DERS ALMALI
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice şovalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş.
Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan bir delikanlı da bu kızı istemiş. Ama kız onu da reddetmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış. Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış.
Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş. Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş. Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını çok merak etmiş. Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş. Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş. Kız da ona, arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse, cevabı vereceğini, bu arada tek şartının bahçede ilerlerken, geriye dönmemesi olduğunu söylemiş.
Adam da bunun üzerine yüzlerce gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel sarı bir gül görmüş. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış. Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş. Tam onu koparırken ilerde.
Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki sonuncu gülü koparıp kıza götürmüş.
Bahçenin en güzel gülünü beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül. Gülmüş adama.
“Bak gördün mü”demiş, “Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen sonunda en kötüsüne bile razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüzden gençlik gitmeden doğru seçimler yapmayı öğrenmek gerekir.”
 
 
 
 
                                                       HEDİYE
 
                Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı....
                Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mi tepki göstermişti kızına... Bir gece önce yaptığından utandı... Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızına gene bağırdı.
                "Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?" Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı, "O kutu boş değil ki baba" dedi... "İçini öpücüklerimle doldurmuştum!..." Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.
                Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.
                Aslında bütün anne ve babalara böyle bir altın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin hayatında bundan daha değerli bir armağana sahip olması mümkün değildir.
 
 
 
 
HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR
 
                Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
                "Bunda da bir hayır var!"
                Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:
                "Bunda da bir hayır var!"
                Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
                Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.  Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.         
                "Haklıymışsın!" dedi.
                "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi"
                "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
                "Bunda da bir hayır var"
                "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
                "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir"
                "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?"
                Ve sonrasını düşünsene?
 
 
 
 
HER ŞEYDE BİR HAYIR VARDIR.
İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar. Tabii insan kılığında. Akşam olmuş. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları. Yemek falan teklif etmemişler. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp;
“Geceyi burada geçirebilirsiniz”
demişler. Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Şöyle bir sürmüş yarığa. Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek:
“Niye yaptın bunu?” diye sormuş merakla.
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir” demiş yaşlı melek yavaşça.
Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın:
“Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız”demiş. “Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz.”
Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş.
“Bunu nasıl yaparsın. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar ineklerinin ölmesine göz yumdun?..”
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş, yaşlı melek gene.
“Nasıl yani?” diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek.
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş yaşlı melek bir daha. Ve anlatmış.
“İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hakketmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın.”
 
 
 
 
 
 
HERKES İÇİN BİRAZ MUTLULUK
Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu
bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl
olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep..
“Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu...

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye
gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,
her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun...
Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki
seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim.
Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki
seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var..
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını
göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?
Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir.
Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl
davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl
etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının
iyi ya da kötü olmasını seçersin...
Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar
görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun
için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler...
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm.
Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi
Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.
Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm..
Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..
Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla
sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki
ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler
bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,
biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..

Ne yaptın? diye merakla sordum..
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..
Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler
merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi
toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..
Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin.
Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları
sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük
katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.

Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim..
Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..


Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak,
fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..

Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim.
 
 
 
 
                                               HERŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR
 
                İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar.. Tabii insan kılığında..                Akşam olmuş.. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar.. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları.. Yemek falan teklif etmemişler.. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp “Geceyi burada geçirebilirsiniz" demişler.. Şilteleri betona sererken, yaslı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Söyle bir sürmüş yarığa.. Duvar eskisinden sağlam olmuş.
                Genç melek,
                "Niye yaptın bunu?" diye sormuş merakla..
                "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir" demiş yaşlı melek yavaşça..
                Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları.. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın,                 "Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız" demiş..
                "Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz su divanda idare ederiz"
                Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş..
                "Bunu nasıl yaparsın.. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. Sen ise ineklerinin ölmesine göz yumdun?.."
                "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş, yaşlı melek yine..
                "Nasıl yani?" diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek..            "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş yaşlı melek bir daha..
                Ve anlatmış.. "İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hak etmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi.
                Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur.
                Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın veya hiç anlayamayabilirsin.
 
 
 
 
 
 
HIC HAYALLERINIZDEN SIFIR ALDINIZ MI

          
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan bir gezgin at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
           Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.
           Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
           Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
           "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
           "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası..
           "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
           "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
           "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça önemli bir seçim!."
           Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
           "Siz verdiğiniz notunuzu değiştirmeyin" dedi.."Ben de hayallerimi..".....
           O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
           Öykünün en can alıcı yanı şu:
           Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
           Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
 
 
 
 
                                               HIC BIR IYILIK KÜCÜK DEGILDIR
 
Philadelphia'da bundan yıllarca önce, çok yağmurlu bir günde ve saatler gece yarısını biraz geçe, bir otelin önünde duran arabadan inen, orta yaşın üzerindeki karı-koca içeri girerler.. Resepsiyonda genç bir adam durmaktadır..
Çift oda ister. Resepsiyon görevlisi "Burası küçük bir yer. Ve tam 3 tane toplantı yapılıyor.. Hiç boş yerimiz yok maalesef. Ama sizin gibi bir çifti bu yağmurda sokağa bırakamam. Buyurun benim odamda kalın. Bir süit değil ama, rahat edersiniz" der..
Karı-koca çok sevinir ve adama teşekkür ederler.. Ertesi sabah ayrılırken, adam, genç resepsiyon görevlisine şöyle der: "Siz, burayı değil, Amerika'nın en iyi otelini yönetmelisiniz. Kim bilir belki bir gün size bir otel yapabilirim.." Gülüşürler ve karşılıklı sıcak ifadelerden sonra karı-koca otelden ayrılırlar..
Aradan yıllar geçer. Resepsiyon görevlisi olayı unutmuştur bile.. Bir gün bir mektup alır. Mektupta, o adam, o geceyi hatırlatmakta ve kendisini New York'ta, 5'inci cadde ile 34'ün kesiştiği noktada beklediğini söylemektedir. Mektubun içinde, bir de, New York'a uçak bileti vardır.
Genç resepsiyon görevlisi New York'a gider.. Adam onu verdiği adreste beklemektedir. El sıkıştıktan sonra köşedeki kırmızı binayı gösterip şöyle der: "Bak.. İşte otelin..."
Bunu söyleyen adamın adı William Waldorf Astor'dur..
Ve bu ülkenin en iyi otellerinden biri olan Waldorf Astoria'nın ilk Genel Müdürlüğü teklifini alıp, bu görevi yapan genç resepsiyon görevlisinin adı da George C. Boldt'tur..
 
 
 
HIKAYE
Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç
ve güzel kadının
otobüse binişini içten gelen bi sempati ile izlediler.
Basamakları
geçti, boş olduğu söylenen koltuğu el yordamıyle
buldu, oturdu, çantasını
kucağına aldı. Bastonunu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki
susan, bir yıldır
görmüyordu.
Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık
bir dünyanın
Içine düşmüştü. Öfke, kızgınlık kendine acıma..
Hayatta tek dayanağı artık
Kocası Mark'tı. Mark hava kuvvetlerinde
subaydı.Susan'ı bütün kalbiyle
seviyordu. Susan gözlerini kaybedince Mark karısının
içine düştüğü umutsuzluğu
hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması,
kaybettiği kendine güvene
yeniden sahip olması için yardım etmeliydi.
Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı,
kimseye bağımlı
Olmadan yaşayabilmeliydi. Sonunda Susan'ı işine
dönmeye ikna etti. Peki ama
Evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi.
Ama şimdi kenti bir
Uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark
her sabah onu arabası ile işe bırakayı önerdi. Kendi
işi tam tam aksi yönde olduğu halde. İlk günler Susan
kendini rahat hissetti Mark da " Görmüyorum, artık
hiçbir işe yaramam " diyen karısını çalışmaya
başlattığı için mutludu. Aa bir süre sonra Mark
işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı
yaşamın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe
eskiden olduğu gibi işe kendi başına otobüsle
gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas ,o kadar
kırılgan, o kadar öfkeliydi ki Ne yapabilirdi?
"Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz Susan öfkeyle
haykırdı.. "Nasıl
yaparım ? Görmüyormusun ben körüm!! Nerde olduğumu
nereden bilirim, nereye
gittiğimi nasıl anlarım. Galiba sana ağır gelmeye
başladım, beni başından atmaya
çalışıyorsun.." Duydukları Mark'ın kalbini fena halde
kırdı. Ama ne
yapacağını biliyordu.
"Her sabah ve her akşam otobüsü arabala takip
edeceğim. Sen bu
yolculuqu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek
bu." Tam iki hafta Mark,
Susan'ın otobüsünün arkasından gitti İki hafta boyu
karısına görme dışındaki
duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle
duymanın pek çok
sorunu çözececeğini izah etti. Kulakları ona nerede
olduğunu söyleyebilirdi.
Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi.
Otobüs şöförü ile ahbap
olursa, herşey kolaylaşır, şöför hergün önde bir yer
ayırırdı. Nihayet
susan yolculuğa tek başına yapmaya hazır olduğunu
hissetti . Pazartesi sabahı
geldi Ayrılırken otobüsün geçici eskortu kocasına ,
hayattaki büyük
dostuna sarıldı . Gözleri yaşla doluydu Susan'ın .
Kocasına öyle teşekkürle
doluydu ki Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle
umutsuzlık uçurumundan
nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü..
"Allahasımarladık " dedi
kocasına ve uzun amandan beri ilk defa ters yönlerde
yola çıktılar. Pazartesi
,Salı, Çarşamba.. Hergün mükemmel geçti Susan için.
Kendini hiç bu kadar iyi
hissetmemişti,yapıyordu, başarıyordu, tek başına
başarıyordu. Kendi
kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan
her günkü gibi otobüse
bindi, ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet
parasını uzattı şöföre.
"Sizi kıskanıyorum bayan " dedi şöför. "Neyimi
kıskanıyorsunuz benim "
diye sordu şöföre. " Sizin kadar sevilmek, bu kadar
şefkat ve sevgiyle
korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi söför. "
Nasıl yani" dedi Susan .
" Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede
duruyor ve siz otobüsten
inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor,
ofisinize girene
kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük
yolluyor, elini sallıyor ve
yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız
bayan.." Mutluluk gözyaşları
Susan'ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden
hatırladı Mark'ı hiç
görmüyordu ama bir haftadır yanında olduğunu hem de
öyle kuvvatli
hissediyordu ki. Talihli gerçekten çok talihli idi.
Öyle bir armağan
vermişti ki ona hayat, görmeden daha değerliydi . Bu
armağanın
varlığına inanması için görsi gerekmiyordu.
"SEVGİNİN AYDINLATMAYACAĞI KARANLIK YOKTU ÇÜNKÜ..."

Yazari bilinmiyor
 
 
 
 
 
HİKAYELER
 
 
MUTLULUK GÜZEL KOKAR

Dostum birden soruverdi:
Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?
Şöyle düşünmüş olmalıyım:
Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne
vuran iç aydınlığından.Dostum hepsini Kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti
yaptı:
- Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar,bir
yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.
- Mutluluğun kokusu mu?
Doğrusu duymamıştım.
Dostum anlayışla baktı:
- Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek fark etmezler. Oysa, her ruh
halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını
kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.
- Yani, önceden biliyorlar mıydı?
- Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim
kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar.
- Evet ama konuşamadıkları için. Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
- İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi?
Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?
Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm.Dostum:
- Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi
yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar.
Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu
sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri
söylerler., Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte
konuşmayan,gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri
için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu.
İnsanlar ikisini de unuttu. Onu biraz kışkırtmayı denedim.
Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?
Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
- Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli
bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku
alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi
gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir
kadının kokusu.
Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun
kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu.
İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu.
Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta
dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne
çok şey var.
Günümüz insanını savunmak istedim:
Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.
Dostum biraz dalgınlaştı:
Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü
içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın
aracı olanlar.
Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir.
Sadece gerçekleri.
Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti:
Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür,
ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir.
Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm
her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin
ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir.
Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini
bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur.
Bu özel kokuyu kadının kadının giydiği eşyaların durduğu gardropta,
çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel
kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız. Ne
yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün
"mutluluğun kokusunu" tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz.
Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç,
biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan,
güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle
bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan,hep
havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere Sende bir
şey var, aşıksın galiba dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı. Yaklaşın o tene.
Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce
kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden
güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İnsanı
rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan
mutluluk kokusununu duyun. Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin
annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven
insanın sevilen insandan aldığı koku budur. Ama bu koku kendiliğinden
olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, günışıklarının
birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde
birbirinin değerini bilmek gerekiyor. mutluluk kokusudağlarda, ırmaklarda
değil. Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan
kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusuİyi ki sen varsın ın kokusu.
Keşke şimdi yanımda olsaydın ın kokusu. Seni Seviyorum un
kokusu. beni seviyor un kokusu. Bir gün mutluluğun kokusunu tanıyacaksınız.
Ozaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum.

BIR SAATLIK DOST (GERCEK BIR HIKAYEDIR)


Hizli bir calisma temposunun ardindan saatin bes oldugunu kat nobetini
devretmeye gelen hemsire arkadaslar sayesinde fark etmistik. Yogun bir
servisti calistigim servis cocuk servisleri hastanelerin en yogun ve
gurultulu olan servisleridir. Artik gunun yogunlugu gecmis servis sessiz bir
hal almisti aksam tedavilerini henuz bitirmis ofiste cay icmeye gitme
telasindaydim. Cunku gunun ilk cayini icme firsati yakaladim diye kendi
kendime dusunuyordum. Kep dagilmis sac bas karismis yorgun bitkin bir
haldeydim
tedavi odasindan ciktigimda.Aynada kendimi taniyamadim ofise geldigimde
hemsire odasinin telefonu caliyordu.Oturdugum yerden buyuk bir guclukle
ayaga kalktim ve telefona gittim karsidaki ses acilde trafik yaralilarinin
oldugunu iclerinde cocuklarinda bulundugunu damar bulamadiklarindan dolayi
acile yardima gelmemi soyluyordu. Tum yorgunlugumu unutmus hizla acil
servisine yonelmistim ki diger telefonda nobetci hekimin icapci beyin
cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki
tartismasini duydum. Nobetci hekimin sesi ortaligi cinlatiyordu:
- Ne yapalim? Birakalim olsun mu bu insanlar? Gelmek zorundasiniz!
- Gittiginiz davet beni ilgilendirmez! Nobet degistirseydiniz cok onemli bir
davetti madem.
- Siz Hipokrat yemini etmediniz mi ?
Konusma boyle surup giderken gelen asansore binip kosarak acil servisine
gittim. Her yer kan revan icinde aglayan kosusturan yakinini bulmaya calisan
bir yigin insan vardi bu kalabalikta saglikli bir is nasil yapilirdi
bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini
gosteriyordu. Acil serviste yatak kalmamis sedyelere insanlar yatirilip ilk
mudahale yapilincaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine
hastalari yukari sevk edilen servise aileleri cikartiyordu. Onca kazazede
icinde basinda kimsesi olmayan ama durumu da oldukca agir 15-17 yas arasi
bir genc vardi gerekli mudahalesi yapilmis fakat sevk edildigi beyin cerrahi
hekimi henuz gorev yerine gelmedigi icin orada bekletiliyordu. Kendime ait
serum ve tedavileri uyguladiktan sonra o cocugun basina gidip konusmaya
basladim, konustuklarimi anliyor fakat cevap veremiyordu. Hayatinin son
anlarini yasadigini goruyor ve yalniz oldugu icin korkunc derecede
uzuluyordum onu orada yalniz birakamiyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken
acil servis bosalmis tum hastalar gerekli servislere dagitilmisti. Genc
iyice kotu olmustu ellerimi simsiki tutuyordu birakma dercesine gozlerinden
yaslar suzuldukce kendimi bende tutamaz hale gelmistim egildim yanaklarindan
optum.
- Birakmayacagim seni sakin ol uzulme sakin diyordum Hic tanimadigim daha
once hic gormedigim bu insana anlatilmaz bir yakinlik hissediyor sanki onun
acisinin aynisini cekiyordum. Cok aci cekiyordu hem yalnizligindan hem de
gecirmis oldugu beyin travmasindan. Ne kadar sure daha onunla kaldigimi
hatirlamiyorum o artik aramizda degildi bu dunyayi terk etmisti ve ben
gelmeyen doktoru sucluyor icimden lanetler
yagdiriyordum. Derken beyin cerrahi hekimi gelmisti hastanin daha dogrusu ex
(ölmus) gencin uzerindeki carsafi almami soyledi. Carsafi kaldirdigimda
doktorun hic bir sey soyleme firsati olmadan yere dustugunu gordum .Ne
oldugunu anlamaya calisiyordum
yemekli bir davetten gelmisti acaba cok mu sarhostu ya da kalp krizimi
geciriyordu diye dusunurken diger hekim arkadaslari olaya mudahale
etmislerdi bile. ölen o gencecik insanin babasiydi bu doktor ve kendi
evladinin tedavisi icin cok gec kalmisti ne yazik ki. kotu gunde oglunun
acisiyla felc gecirmis ve gorevine yeniden donememisti.

Seni yeniden andim KEREM ruhun sad olsun hayattaki bir saatlik dost..
bana yillardir yasattigin tecrubeyle dost kalan dost.1986

YAŞAMAYA VAR MISIN ?



Güneşin o ilk doğuş anına en son ne zaman tanık oldun insanoğlu? Taptaze ışıklarının tüm vücuduna yayılmasını ne zaman izledin kendinde? Bir sonbahar sabahı o ılıklığı ne zaman hissettin yüreğinde?

Bizler aslında bize her günün bir lütuf olduğunu anlamayacak kadar duyarsız bir şekilde geçip gidiyoruz bu hayattan. Hanginiz sabah gözünü açtığında şunu dünyaya tekrarlıyor: "Bugün özel bir gün çünkü ben bugün de yaşıyorum. Gözlerim açık, ilk nefesimi bilinçli bir şekilde çektim içime. Bu bir ayrıcalık! Bugün özel bir gün, evet, bugün bana bir gün daha yaşama şansı verildi..."

İnsan yaşamında ne sorunlar var ama biz o kazağı alamadık diye bütün günü o güzelim ruhumuza ve bedenimize azap çektirmekle geçiriyoruz veya sevgilimiz sevgimizin yüceliğini anlamadı diye kahroluyoruz veya sular kesildi diye, hava soğudu diye bütün gün kendimize ve sevdiklerimize surat asıyoruz.

Bir de şöyle düşünelim: Siz başlı başına bir yaşamsınız ve hayatta telâfi edilemeyecek tek şey ölümdür. Sular elbette gelecektir. Soğuk hava için biraz daha sıkı giyinebiliriz. Sevgiliniz sizi anlamıyorsa aslında sevdanıza layık olmadığını pekalâ algılayabilirsin...

Peki, bu hayata ne zaman gülümseyeceksin? Ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın? En sevdiğin çiçeği neden hâlâ başkalarından bekliyorsun? Bugün kendine niye o çiçeği almıyorsun? Neden miskinliğinden bir sabah ödün verip de doğanın uyanışına kendini şahit etmiyorsun? Unutma ki bu hayatı güzelleştirecek olan da, çekilmez hale getirecek olan da sensin. Sakın başkalarını suçlama...

Haydi artık her sabah yüreğine kocaman gülümsemelerle dolu bir nefes çek ve bütün gün verdiğin her nefesin içine bu gülümsemelerden katarak etrafındaki tüm canlı varlıkları varlığından haberdar et.

Hayata öylesine gelme ve de öylesine gitme. Unutma ki bir ağacın gövdesine sarıldığında onun kalp atışlarını duyabilecek kadar duyarlı yaşamak senin elinde.

Her ne olursa olsun, tanı veya tanıma ama günaydınını ve gülümsemeni hiçbir canlıdan eksik etme.

Unutma sen bu dünyada başlı başına bir yaşamsın ve bu yüzden bile varlığın çok özel.

Evet insanoğlu, bugün YAŞAMAYA VAR MISIN?


BİR ŞİŞE SERUM



İhtiyar doktor beyaz uzun gömleğini ilikleyerek doğruldu, sigarasını söndürdü. Loş çadırın kat kat perdeli kapısını kaldırdı. Çukura batmış uzun kirpikli gözleriyle etrafına bakındı. Dışarıda kolları kırmızı beyaz işaretli askerlerin taşıdığı boş sedyeler süratle uzaklaşıyor, üzerlerinde kırmızı aylı beyaz bayrakların sallandığı geniş çadırların önünde öteye beriye gidip gelen doktorlar dolaşıyor, derinden top sesleri aksediyordu. Daha harp bitmemişti. İlerleyen fırkanın geride bıraktığı yaralıları toplamak için henüz yeni vesait yollanıyordu… Elinde sımsıkı tutmakta olduğu perdenin kıvrımlarını bıraktı, köşeye çekildi… Kaşlarını çattı, yüzünde müziç bir sıkıntının derin çizgileri gözüküyordu. Yanı başındaki portatif bir iskemleye oturdu, kır düşmüş uzun saçlarını uzun parmaklı ve damarlı elleriyle kavradı ve bulanmış gözlerini karşıda masanın üstünde sarı dişleri, karanlık gözleriyle sırıtan bir ölü kafasına dikti, düşünmeye başladı: Daha yaralılar gelmemişti. Bugünkü intizar çok sürmüştü. İçinde müthiş bir şüphe kendini yiyip bitiriyordu. Ya bugün oğlu da yaralanmışsa… Ya… Ya… O hiç gelmezse… Bütün ümidi, bütün tesellisi oğlu, bir tek oğlu ölmüşse…

Oğlu için yaşayan bu biçare ya ne yapardı?.. O da ölürdü, o da…

Gözleri büsbütün büyüdü, saçları dikildi, yüzü sarardı. Şimdi oğlunu kanlı göğsü, kapalı gözleri, mor dudaklarıyla görür gibi oluyordu. Doğruldu, ellerini ileriye doğru, o hayali, o kanlı hayali itmek ister gibi uzattı… Sonra titreyen kolları yana düştü.

- Of!.. Bugün içimde öldürücü bir şüphe var, diye mırıldandı… Kalktı, hızlı adımlarla çadırın içinde dolaşmaya başladı… Ona oğlunun yaralandığını veya öldüğünü kim söylemişti?.. Hiç kimse… Fakat bir ses, ta içinden gelen bir ses ona, başına muhakkak bir felaket geleceğini haykırıyordu… O, bu sesi, bu melum sesi boğmak ister gibi göğsünü tutuyor, sıkıyor, fakat muvaffak olamıyor ve yine kendi boğuluyordu. Bir aralık dışarıda gürültüler çoğaldı…

Yaralılar getiriliyordu… Kapıya doğru ilerlemek istedi, fakat müteredditti… Ya onu da şimdi bir sedyenin üstünde sarı yüzüyle görecek olursa?.. Fakat vazife onu davet ediyordu, çıkmalıydı.. Çıktı… Birçok sedyeler gidip geliyor, beyaz uzun gömlekli doktorlar öteye beriye koşuşuyorlardı… Ameliyat çadırına doğru ilerledi… İçeri girdi ve oradakilere boğuk bir sesle:

- Ne haber? dedi. Ağır yaralılarımız var mı?
Arkadaşlardan biri cevap verdi:
- Pek de yaralımız yok. Yalnız miralayın sağ bacağını bir gülle misketi fena halde hırpalamış, büyük bir yara açmış. Bu esnada hücuma kalkan fırka da ilerleyince, uzun bir müddet bakılamamış… Yarası çok pis, herhalde bir serum yapmak lazım…
- Ya?.. Allah bize acımış, çünkü bilirsiniz, bizim fırkamızın hayatı miralayımızın hayatıyla beraberdir. Hemen bir serum yapıp tatanos tehlikesini atlatmalıyız. Kendisi nerede?
- Pansumanda!

Pansuman çadırına gitmek üzere dışarı çıkıyordu ki birdenbire kapıda durdu, sarardı, bir defa sarsıldı, sonra "Oğlum! Oğlum!" diyerek kapıdan girmekte olan bir sedyenin üstüne atıldı. Arkadaşları onu tuttular… Mecruh çok ağır gözüküyordu. Göğsünde derin yarası vardı. Ameliyat masasının beyaz muşambası üzerine yatırdılar. Biçare sarı rengi, mor dudakları, korkunç gözleriyle bir köşede ellerini birbirine sürterek bunu seyrediyordu… Yaralı yatırıldı. Yarası açıldığı zaman ihtiyar doktor birden bire masaya koştu… Hırıltılı bir sesle:

- Berbat, pis bir yara! Diye söylendi… Kendi eliyle yarayı muayene etti. Çok derin değildi, tehlike yoktu… Geniş bir nefes aldı… Gözlerinin içi gülüyordu… Şimdi yanlız bir tehlike vardı, tatanos tehlikesi… Bu da izale edilebilirdi. Elde serum olduktan sonra… Heme arkasını döndü ve eczacıya:
- Aman, beyim, dedi, iki serum. Çabuk yetiştirin. Biri oğlum, öbürü miralay için iki şişe…

Ak sakallı, gözlüklü bir adam olan muhatabı yavaşça:
- Unutuyor musunuz, beyim, dedi. Geçen tayyare taarruzunda bombalarla yanan ecza depoları meyanında serumlar da mahvolmuştu.. Fakat yalnız bir tane kurtarıldı zannediyorum… Size bunu söylemiştik. İstanbul'a yazdık, daha…

O artık fazla tafsilat dinlemiyordu. Yalnız serumun bir tane olduğunu hatırlıyordu… Artık bütün ümidi mahvolmuştu, oğlu ölüme mahkum demekti… Seruma muhtaç iki yaralı var. Buna mukabil bir tek şişe… Birisi mülazım, diğeri miralay… Biri alay kumandanı, diğeri küçük zabit! Biri sade kendi oğlu, diğeri bütün bir alayın babası… Vazife hissi ve baba şefkati çarpıştı… Hem de zaten, miralay dururken, "Serumu oğluma yapın," dese sözünün hükmü olacak mıydı?

Arkadaşları donmuş gibi bu mücadelenin kanlı izlerini onun gözlerinden takip ettiler… O, yerden doğruldu, gözlerini masada yatan oğluna çevirdi, durdu, dakikalarca durdu… Sonra birden titrek, meyus, fakat azimkar bir sesle:
- Serumu miralaya tatbik ediniz, emrini verdi ve oğlunun üstüne yığıldı…

On gün hiç oğlundan ayrılmadı… Onun tatanosun yakıcı pençesinde ne büyük ıstıraplarla kıvrandığını boş gözlerle seyretti ve o son bir gerinişle katıldığı zaman ilerledi. Bir kere sarstı, bir daha, bir daha! Sonra gözleri büyüdü, saçları dikildi, ağızı çarpıldı, acı bir kahkaha salıvererek oğlunu, oğlunun donmuş, katılaşmış cesedini kucağına alarak çıktı. Ne yapacağını bilemez serseri bir revişle, uzaklarda yeşil zirveleri dalgalanan duradur dağlara doğru uzaklaştı.
O geceden sonra ne doktoru, ne de oğlunu bir daha göremediler.

 
 
 
 
 
Hoşçakal Yağmur...

Demir kapı büyük bir gürültüyle kapandığında artık özgürdü.
Gökyüzüne baktı, derin bir nefes aldı. Önünde uzayıp giden şehri izledi. 
Cadde boyunca bir daha geriye bakmadı.

Yaşadığı şehre geldiğinde akşam olmak üzereydi. Önce şehrin mezarlığına gitti.
Yorucu da olsa aradığı mezarı buldu. Birkaç dua okudu, 
solmaya yüz tutan çiçekleri suladı. Mezar taşındaki resmi inceledi bir süre,
ömründe hiç görmediği, sekiz yaşındaki bir kızın resmiydi bu. 
Resmin altında kendisine lanetler yağıyordu. Gözleri doldu, birkaç damla yaş,
yanaklarından süzülüp mezar taşına damladı. “Sen ölümü hak etmedin kızım!”
diye mırıldandı “ben de...”

Sabah olduğunda bankadaki bütün parasını çekti.
Elektriğini, suyunu ve telefonunu açtırdı. Sonra şehrin parklarından birine gitti.
Telekom amirliğine bir dilekçe yazdı. Şimdilik beklemekten başka yapacak
bir şeyi yoktu.
Parası bir süre daha yeterdi. Çok sevdiği öğretmenliğe istese de dönemezdi.
Babadan kalma evini, arabasını satar, başka bir şehirde yeni bir iş kurardı
kendine. Ama tüm soru işaretlerini kaldırmalıydı.
Aslında kaldırmıştı soru işaretlerini, son bir konuşması vardı, hazırlanmalıydı,
tüm delilleri toplamalıydı. Noktayı sonra koyacaktı.

Arkadaşlarından bir kaçına rastladı. “Geçmiş olsun” dediler dil ucuyla.
“Yapabileceğimiz bir şey varsa...” Onların gözlerinde biten arkadaşlıklarını gördü.
Yedi sekiz ay içinde nasıl da bitmişti her şey.
Bu şehir bir karabasan gibi çöküyordu üzerine. Kime, ne söyleyebilirdi?...
Teşekkür edip ayrıldı.
Dilekçesine cevap yirmi gün sonra geldi: “Son sekiz ay içinde kayıt dışı hiçbir
ücret alınmadığı, yapılan telefon görüşmelerinin ekte listesinin verildiği...”
İki telefon numarasının altını çizdi. Sekiz ay önce yapılan aramalardı bunlar. 
Tutuklanmadan birkaç saat önce. Gelen yazıyı katlayıp, cebine koydu.
Saat dokuza geliyordu. Daha fazla beklemenin hiçbir anlamı yoktu.
Kapının ziline dokunmadan elindeki adresi bir kez daha kontrol etti.
Evvet, elindeki adres burasıydı. İçinde kin yoktu. Öfke de yoktu.
Yavaşça zile dokundu. Kapı açıldığında şaşkınlıktan donakaldı.
Kapıdaki eski sevgilisiydi. 
- Yanlış geldim galiba, diyebildi usulca, ben Cihan’ı aramıştım.
- Hayır, yanlış gelmedin. Cihan şimdi büroda. Ben beş aydır Cihan’la yaşıyorum,
dedi Yağmur başını yere eğerek.
Elini Yağmur’un çenesine uzatıp, yere eğilen başını yukarıya kaldırdı.
Gözlerinin derinliklerine baktı bir süre. Baş parmağıyla gözlerinden
süzülen yaşlarını sildi. Başını iki yana salladı birkaç defa. 
Daha fazla dayanamadı, dışarıya fırladı.
Büroya gelene kadar türlü türlü düşenceler geldi geçti beyninden.
Bazen sinirlendi, bazen duygulandı, için için ağladı. 
Cihan’ı vurma duygusu yavaş yavaş kapladı yüreğini.
“Bana bunu da mı yapacaktın Cihan?” diye söylendi kendi kendine.
Yağmur’un acısı iki ucu keskin sivri bir hançer gibi saplandı yüreğine.
Karmakarışık duygular içinde büroya vardı. Cihan masasında oturuyordu.
Korhan’ı görünce ayağa kalktı, yüzündeki duygu karmaşasını anladı hemen,
alttan almaya çalıştı:
- Oooo geçmiş olsun dostum, hoş geldin, gel, şöyle otur.
(Dışarıya seslenerek) Oğlum hadi bize çay söyle,
eski dostlar şöyle karşılıklı muhabbete dalsın biraz.
Nerdesin sen ya! diyerek döndü Korhan’a. Yirmi gün kadar olmuş içerden çıkalı,
neden uğramadın? Bekledim seni. Her gün bekledim, ha bugün gelir, ha yarın...
Kısmet bu güneymiş. Şükür kavuşturana!... 
- Ve Yağmur’un şerefine değil mi Cihan? 
İşlemediği bir suçtan iftiranla içerde yatan dostunun şerefine,
devam edeyim mi?..
- Ne diyorsun sen ya, diyerek şaşkın gözlerle baktı Korhan’a.
- Rol yapmayı kes artık, o gözlerle de bakma bana. Şaşkınlık değil,
aplatlık var o gözlerde. Evvet, her şeyi biliyorum. O kazayı ben yapmamıştım.
O gece yoldaydım ama o kazayı ben yapmadım. O kızı ben öldürmedim.
Ama cezasını ben çektim. Ömür boyu da çekeceğim. İçerdeyken düşündüm,
günlerce, haftalarca düşündüm. Bütün yollar sana çıkıyordu,
bütün kapılar sana açılıyordu. Kabul etmek istemedim,
dostum bunu yapamaz dedim ama dedim ya yollar hep sana çıkıyordu.
Zamanla içimdeki nefreti öldürdüm, sana olan kızgınlığım, kırgınlığım,
nefretim ya da adı her neyse, geçti, bütün korlar soğudu, küle dönüştü.
Kabul etmek zordu ama ... Seni de öldürdüm.
Sadece son bir konuşma yapmak istedim seninle.
Her şeyin farkında olduğumu bilmeni istedim. İçerden çıkınca,
Telekoma, senin adına bir dilekçe yazdım. İşte dilekçenin cevabı.
Yaptığın görüşmelerin hepsi burada. Sekiz ay boyunca yapılan bütün görüşmeler.
Kazadan birkaç saat önce yapılan görüşmeler de.
Biri polise, diğeri savcılığa. Neden ulan, neden, 
diye bağırmaya başladı Cihan’ın yakasına yapışarak. 
- Anlatacağım, anlatacağım, diyebildi Cihan. 
Korhan’ın ellerinden kurtulmaya çalışarak. Otur şöyle her şeyi anlatacağım.
Sonra istersen vur beni, istersen polise ya da savcıya, kime gidersen git.
Ama otur dinle beni. Çocukluğumuzdan beri arkadaşız seninle. 
Aynı sıralarda oturduk, aynı mahallede büyüdük. Çocuklar seninle oynamak,
okulda aynı sırada oturmak için yarışırlardı. Mahallenin kızları bile sana aşıktı.
Sen onları görmezdin. Kudururdum için için, senin yerinde olmak isterdim.
Senden daha yüksek bir not alsam dünyalar benim olurdu.
Bir kız bana baksa uçardım. Babam bile seni anlatırdı anneme,
onların konuşmalarını duyar, sinirimden kudururdum. Beni anlayabiliyor musun?
Bu güne kadar her an, her saniye senden intikam alma duygularıyla yaşadım ben.
Hiç bir zaman dostun olmadım senin. Bütün işlerini,
bütün ilişkilerini bozmaya çalıştım. Çocukluğundan beri yaşadığın 
tüm olumsuzlukları ben tezgahladım. Ama şans hep senden yanaydı.
Ne yapar eder, en az zararla sıyrılırdın içinden. Pişman mıyım? Hayır değilim,
inan ki değilim. İçimdeki kini bilemezsin sen. Onlarla nasıl yaşadığımı bilemezsin.
Bir gün bile gelmedin evime. Oysa ben, hemen her akşam senin yanındaydım.
O gece, evvet kazanın olduğu o gece, işte dedim, tam fırsatı.
Kessinlikle kendini kurtaramaz. Aslında o kazayı ben yaptım. 
Güneş yeni batmıştı, alaca karanlıktı hava. Nasıl oldu anlamadım,
küçük kızı birden önümde gördüm. Frene bile basamadım.
Kızın arabanın üzerinden arkaya geçişini gürdüm. Durmadım, duramadım.
Basıp gittim. Daha eve gelmeden kurdum bütün hikayeyi.
Bu defa kurtulamaz dedim. Kesinlikle kurtulamaz. 
Ve polisi arayıp senin plakanı verdim. Sonra savcıyı aradım.
Senin adına konuştum onunla, kendi suç itirafımı yaptım.
Seni içeri götürürlerken, ben barda tutuklanışını kutluyordum.
Hadi şimdi git, git polise durumu anlat. Siz çözemediniz ama ben çözdüm de.
Boyun bir karış uzasın yine. Bunca ay beni boşu boşuna yatırdınız de...
Ne duruyorsun be, anlattım işte her şeyi. Git hepsini anlat. 
Gözleri kan gölü olmuştu. Kin, nefret, kıskançlık... Hepsi okunabiliyordu yüzünde. 
- Peki ya Yağmur? Ona neden yaptın bunu. 
- Yağmur... O çok güzel bir kızdı. Hoşlandım ondan, sevdim,çok sevdim.
Senden ayırmak için elimden geleni yaptım. İkinizi de kurdum. Ama olmuyordu,
ayıramıyordum sizi. Bir akşam, evvet bir akşam onu cafede beklediğini söyledim.
Sonra ben gittim cafeye. Seni bekliyordu ama sen bir türlü gelmiyordun.
Sen gelmedikçe o içiyordu. Bir kadınla birlikte çıktığını söyledim ona.
Deliye döndü, inanmak istemedi. Ağladı, ağladıkça da içti.
O gece senden nefret etti. Ve seni benimle aldattı. Bir daha da göremedi seni.
Sen ertesi gün tutuklandın. Birkaç ay sonra o da benimle yaşamaya başladı.
Tutuklandığından haberi yok ama hiç unutmadı seni. Senin gibi sevemedi beni.
Kahretsin, ne varsa sende... 

Cihan elindeki içeceğini tekrar tekrar kaldırırken yerinden doğruldu Korhan.
Masada duran dolu çay bardağını aldı eline.
Sert bir şekilde Cihan’ın ayakları önüne döktü, bardağı masaya koyup:
- Yüzüne dökmeye bile değmezsin sen, dedi. Bir daha geriye bakmadan çıkıp gitti. 
Eve geldiğinde garajı açtı, arabayı çıkarıp yıkadı. Eşyalarını hazırlayıp,
arabaya yerleştirdi. Arabaya binmek üzereyken, kan anonsunu duydu.
“Kanamalı bir hasta için çok acele AB grubu Rh- kan aranıyor. 
Kan vermek isteyenlerin hastanenin acil servisine...” Bu kendi kanıydı.
Zor bulunan bir kandı. Belki de bir can onun sayesinde kurtulacaktı.
Arabasını çalıştırıp, hastaneye yöneldi. “Alabildiğiniz kadar alın” dedi.
“Ama acele edin.” “Bire bir alacağız kanı dedi hemşire,
beklemeye zamanımız yok, sizden alırken aynı zamanda da hastaya vereceğiz.
” Kolundan çıkan kan,paravanın öbür tarafında ameliyat olan hastaya gitmekteydi.
Belki de ona can verecekti. Bunu hiç düşünmemişti,
hayat vereceği canın mutluluğu yavaş yavaş içini kaplamaya başladı.

Kan verme süresi bitince bir süre dinlendi, ayağa kalkmadı. Küçük kızı düşündü,
Cihan’ı ve Yağmur’u... Demek hiçbir şey söylemeden ayrılmasının nedeni de
Cihan’dı. Boş yere beklemişti ziyaretine gelmesini.
“Sen yaşayacak adam değilmişsin be Cihan” diye düşündü.
“Bir gün Allah senin de cezanı verir.” Yavaş yavaş yerinden doğruldu,
kendini şöyle bir yokladı, başı dönmüyordu. Yola çıkabilirdi.
Diğer tarafta ameliyat bitmiş olmalı diye düşündü. Ses seda kesildi.
Paravana yaklaştı, durdu, hastayı görmenin ne yararı olacaktı.
Vazgeçip kapıya yöneldi. 
- Korhan!
Sesin geldiği yöne döndüğünde Yağmur’la karşılaştı. Yağmur hıçkıra hıçkıra ağlıyor-
du. 
- Ne oldu, diye sordu Korhan. Yoksa... 
- Cihan, diye inledi Yağmur. Cihan’ı vurmuşlar az önce.
Üç kişi gelmiş büroya, silahlarını çekip... 
Ameliyathanenin kapısına yöneldi Korhan, o anda dışarıya çıkan doktorla karşılaştı.
“Yaşayacak”dedi doktor,"Kurşunun biri beyni, diğeri de kalbi sıyırıp geçmiş.
Kan da tam zamanında bulundu. Geçmiş olsun.”
- Kanı sen vermişsin, teşekkür ederim,dedi Yağmur,
yaşlı gözlerle Korhan’a bakarak. İçini bir umut sarmıştı,
acısını az da olsa unutmuştu.
- Ben gidiyorum, dedi Korhan. Geçmiş olsun. Belki kanım bir işe yarar.
Arabasına bindiğinde yaz yağmuru çiseliyordu. Bir daha geriye bile
bakmadan saatlerce sürdü arabayı. Yalnızca bir cümle döküldü dudaklarından:
"Hoşçakal Yağmur"...

................İrfan Mutluer......
 
 
 
 
...Hüzün....

Sabah uyandığın da midesinde bir yanma hissetti yanmanın nedeni akşam
yedikleri değil uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi.
Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti, aslında
bunda geç bile kalmıştı. Bitmeli dedi içinden her gün; bu tatsız uyanış
bitmeli. İçinde bir muhakeme başlamıştı, kendi kendine söyleniyordu..
"Ona da haksızlık etmek istemiyorum belki hatalı olan benim....
Bulunmaz,Hint kumaşı değilim ya, görünüş olarak hımm yakışıklı
çocuk denilecek biri hiç değilim.... Ama yaptım çok çalıştım bitmesin diye
kendimle mantığımla çok kavga ettim olmadı...."
Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu.
Süratle giyinerek dışarı çıktı, bugüne kadar hiç bekletmemişti onu
şimdi de bekletmemeliydi.İstanbul soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu.
Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor
onlar bile ağlıyor halimize. Birkaç saatlik yolculuktan
sonra Kadıköy iskelesine geldi her zamanki gibi yine ilk kendisi gelmişti,
buluşma yerine.Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız
arkadaşının geldiğini gördü, şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Karşılama
faslından sonra Beşiktaş'a gitme kararı aldılar,yolculuk sırasında hiç konuşmadılar.
genç adam güneşin yokluğunda grileşen denize bakıyordu. Genç kız
arkadaşının bu durgunluğuna anlam verememişti öyle ya nereden bilecekti
bu gün ayrılık çanlarını çaldığını."Üşüdüm" dedi genç kız, bu yolculuk boyunca
edilen tek laftı.Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe de oturdular, genç kız anlamıştı.
Kendisine bir şey söylenmek istendiğini... "Bana bir şey mi söylemek
istiyorsun" dedi,genç adamın gözlerine bakarak. Genç adam gözlerini
kaçırarak "evvet"şeklinde başını salladı. Genç kız daha da heyecanlanmıştı.
Biraz da sinirlenerek"söyle öyleyse ne diye bekliyorsun."
Genç adam içini çektikten sonra sence biz nereye kadar gideceğiz
daha doğrusu biz iyi bir ikiliyiz.
"Bunları sorma gereğini neden duydun." dedi genç kız.
Genç adam söze başladı bak canım bundan birkaç ay önce akşam
saat 11:00 civarıydı sanırım, hatırladın mı?
Genç kız "evvet hatırladımm" dedi, ama genç adam genç kızın
sözünü bitirmesini beklemeden "o akşam seni düşünüyordum diğer
akşamlarda olduğu gibi senin için bir şiir yazmıştım onu o an 
sana okumak istemiştim,
sana telefon açtığımda şiir'imi bile dinlemeden şimdi sırası mı
canım ya seninde işin gücün yok mu demiştin" bana.
"Biliyor musun o an bir kaç yumruk yedikten sonra kroki durumuna
düşen bir boksör gibi olmuştum sessiz kalıp özür dileyerek telefonu
kapatmıştım.Daha sonra bu şiiri benden hiç istememiştin. Ve bunun gibi bir
çok defa tartışmamız oldu. Geçenler de hasta olup yataklara
düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sende gelmiş,Meral'in bana sen şanslısın Nalan
sana bakar sözüne karşılık sinirli bir edayla "aaaa banane işim yokta sana
bakacağım,annen baksın demiştin bunu da hatırladın mı?"
Genç kız tekrar "evvet" dedikten sonra şaşkın şaşkın "evvet ama bunları
neden hatırlatıyorsun bilmiyorum. Biliyorsun benim
kişiliğim böyle, duygusallığı sevmiyorum . Ve hasta bakıcı gibi göründüğümü
de kimse söyleyemez."Genç adam güldü "Evvet canım bak burda haklısın,sen zaten
olmak istesen bile bu kalbi taşıdığın müddetçe hasta bakıcı hemşire falan
olamazsın."Genç adam devam etti, bana simdiye kadar kaç kere sabahın
erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin, hiç hatta
günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeye bilirsin ama sen seni
seven insanları mutlu etmeyi de sevmiyorsun,halbuki ben senin tam tersine
kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum seni tanıdığımdan beri her sabah
akşam, gece yani seni andığım her saat tatlı sözcük mesajım vardı senin
için biliyormusun?seninle ben ak ile kara gibiyiz.
Genç kız anlamıştı, "yani ne istiyorsun benden şair olmamı mı?"
Genç adam tekrar gülümsedi içinden dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar
doğru olduğunu düşünüyordu. Hayır dedi şair olmanı istemiyorum zaten
olamazsın da; yalnız biz ayrılmalıyız,ayrılırsak ikimiz içinde en hayırlısı bu olacak.
Genç kız şaşırmıştı,Neden ama ben seni seviyorum,seninde beni sevdiğini sanıyordum.
Genç adam iç çekerek "hayır canım sen sadece beni sevdiğini sanıyorsun,eğer
beni sevseydin şimdi burda başka şeyler konuşuyor olurduk."
Genç kızınn gözleri yaşarmıştı, Genç adam cebinden çıkardığı mendili uzattı,
genç kız göz yaşlarını silerek kesik bir sesle "Sen bilirsin,umarım beni başka biri
için bırakmıyorsundur"
Genç adam "Nasıl böyle bir şeyi düşünürsün, senden başka olmadı ve uzun süre de
olacağını sanmıyorum"
Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancı gibi
oturuyorlardı.İstanbul yağmurlarla yıkanırken yağmura iki sevgilinin umutları da
karışıyordu..Birkaç dakika sesiz oturduktan sonra genç kız "kalkalım istersen" dedi.
Genç adam ben biraz daha burda kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin. 
Genç kız "tamam o zaman sana mutluluklar dilerim" diyerek elini uzattı.Genç kızın
sesi ve eli titriyordu.Genç adam "arkadaş olarak beraberiz tabi sende istersen" dedi
Genç kız "evvet"anlamında başını salladı ayrılırken son kez sarıldılar birbirlerine.
Genç kız uzaklaşırken genç adam masa da dondu kaldı vakit öğleni bulurken yağan
yağmur yerini güneşe bırakmıştı... Ama genç adam titriyordu onu titreten açan 
güneşe rağmen esen rüzgarmıydı? yoksa kalbinde ki ayrılık acısımıydı?Saatlerce
dolaştı devamlı kendini sorguluyordu hatayı baştan yaptım diyordu ama yaşadığı
güzel günlerde olmuştu. "allahım" dedi "allahım güç ver bana".Dostlarını düşündü
onların dediklerini düşündü. Arkadaşları sizler birbirinize zıt insanlarsınız yol yakınken
dönün bu yoldan dememişmiydiler.Tabii ya doğru olanı yapmıştı.Saatler geçtiğin de
artık güneş yerini yıldızlara bırakmıştı,eve döndüğün de yürümekten bitap duruma
düşmüştü.Kendisini karşılayan annesine hiç bir şey söylemeden odasına gitti.Gece
bir türlü bitmek bilmiyordu.Anıların ağırlığı altın da eziliyordu genç adam..

Ama sabah erken kalkıp ajansa gidecekti, bunun için uyuması gerekiyordu.
Birkaç saat sonra genç adam uykuya dalmayı başarmıştı ve sabah 7'de saatin sesiyle
uyandı genç adam.Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı mesaj ve 10 tane 
cevapsız arama vardı..Genç adam yorgun olduğu için duymamıştı telefonun sesini.
Cevapsız arama ve mesaj canımcım'dan gelmişti canımcım onun Nalan'a taktığı isimdi,
heyacanla mesajı açtı...

mesajda şunlar yazıyordu.......

Sadece onları sevmeyi sevdim
Hepsini onlarsız yaşadım da
Bir seni sensiz yaşayamıyorum
Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyorum
Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim
Ve seni severek öleceğim, ELVEDA BİRTANEM.......

Evvet genç adam şaşırmıştı, mesajin geliş saatine baktı sabahın beşini gösteriyordu.
Güldü kahkahalar atarak güldü onu tanıdığı ve arkadaş olduğu günden beri ilk defa
bir şiir alıyordu ve ilk defa bu saatte aranıyordu.Heyecanla hızlı arama yaptı,çalan
telefonu yabancı bir ses açtı.Genç adam "Nalan ile görüşebilirmiyim" dedi.
Fakat karşıdaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.Ben onun annesiyim yavrum
canım kızım bu sabah intihar etti.Gece odasın da birilerini arayıp durdu,sabah 
odasının ışığını sönmemiş görünce merak ederek odasına girdim,ama yavrum kendini
asmıştı. Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki
katını çekiyordu şimdi.Olduğu yerde yığılıp kaldı..
.Birkaç ay sonra...
İki doktor konuşur. Doktorlardan biri diğerine karşıda ki hastanın durumunu soruyor.
Ahh o mu üç ay önce getirdiler elindeki cep telefonunu hiç bırakmıyor,kendisi
yüzünden bir genç kız intihar etmiş o günden sonra o cep telefonu her zaman elinde
devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor..
Geçenler de merak ettim o uyurken gönderdiği numarayı aradım hayret ki numara 3
ay önce iptal edilmiş,ve gelen mesajlar da bir şiir

Sadece onları sevmeyi sevdim
Hepsini onlarsız yaşadım da
Bir seni sensiz yaşayamıyorum
Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyorum
Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim
Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BİRTANEM.......
mesajı vardı.
Bu adam duygusal mı bilmem ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal
biriymiş çokkkkk...
 
 
                               Huzur
   
                Bir gün bir kral ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder.
   
                Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar.
   
                Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir.
   
                Resimlerden birisinde sükunetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı.
   
                Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.
   
                Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu.
   
                Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu.
   
                Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyordu.
   
                ...harika bir huzur ve sükun örneği.
   
                Ödülü kim kazandı dersiniz.
   
                Tabi ki ikinci resim. Kralın açıklaması şöyle idi:
                -Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmaması ve sıkıntının olmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir.

 
 
 
 
HUZUR İÇİNDE YAT
Ahmet Beyin dördüncü sınıf öğrencileri geçmişte gördüğüm sınıflardan farklı değilmiş gibi görünüyorlardı. Öğrenciler beş sıra olarak sıralanmış altı sırada oturuyorlardı. Öğretmen masası en önde öğrencilere bakıyordu. Panoda öğrencilerin çalışmaları asılıydı. Bir çok açıdan geleneksel bir ilkokul havası hissediliyordu. Yine de sınıfa ilk girdiğimde bir şey bana farklı görünmüştü. Belirli bir heyecan söz konusuydu.
Ahmet Bey, emekliliğine sadece iki yıl kalmış, Tirebolu’da küçük bir kasaba öğretmeniydi. Ayrıca benim tarafımdan bölge çapında düzenlenmiş personel geliştirme projesine gönüllü olarak katkıda bulunuyordu. Eğitim sürecinde öğrencilerin kendilerini iyi hissetmeleri ve yaşamlarının sorumluluğunu üstlenmeleri baz alınıyordu. Ahmet Beyin işi eğitim sürecine katılmak ve sunulan kavramları uygulamaya koymaktı. Benim işim ise, sınıf ziyaretleri yapıp, uygulamaya hız kazandırmaktı.
Arka sıralardan birine oturdum ve izlemeye koyuldum. Bütün öğrenciler bir şeyler yazıp karalıyorlardı. Benim yanımda oturan 10 yaşındaki kız öğrenci kağıdını “Ben Yapamam” cümleleriyle doldurmuştu.
“Futbol topunu kaleye gönderemem.”
“Üçlü sayılarla bölme işlemi yapamam.”
“Zehra’nın beni sevmesini sağlayamam.”
Sayfanın yarısı dolmuştu ve yazmaktan bıkmışa benzemiyordu. Kararlılıkla ve ısrarla yazmaya devam ediyordu. Öğrencilerin defterlerine bakarak sıraların arasında yürümeye başladım. Hepsi de cümleler yazıyorlar ve yapamadıkları şeylere tanımlıyorlardı.
“On atış üst üste yapamam.”
“Sol alanda vuruş yapamam.”
“Bir kurabiye ile yetinemem.”
O anda egzersiz bende merak uyandırdı. Öğretmene ne olup bittiğini sormaya karar verdim. Yanına yaklaşınca öğretmenin de yazmakla meşgul olduğunu gördüm. En iyisinin rahatsız etmemek olduğuna karar verdim.
“Tamer’in annesini zorla veliler gününe getiremem.”
“Kızımdan arabaya benzin koymasını isteyemem.”
“Yalçın’dan bileğini değil, kelimeleri kullanmasını isteyemem.”
Öğretmenin ve öğrencilerin “Yapabilirim” türü olumlu cümleler kurmak yerine neden böyle bir olumsuzluğa saplandığı düşüncesine karşı savaş verirken oturduğum sıraya geri döndüm. Yeniden etrafımı izlemeye koyuldum. Öğrenciler bir on dakika daha yazmaya devam ettiler. Çoğu kağıtlarını doldurmuş, başka kağıda geçmişti. Ahmet Bey, “Elinizdeki kağıda bitirin, ama başka bir kağıda geçmeyin.” Diye seslenerek egzersizin sonuna geldiklerini vurguladı. Öğrencilere kağıtlarını ikiye katlamalarını ve teslim etmelerini söyledi. Öğrenciler kağıtlarını öğretmen masasının üzerindeki boş ayakkabı kutusunun içine koydular. Bütün kağıtlar toplanınca Ahmet Bey, kendi kağıdını da kutuya koydu. Kutunun kapağını kapadı. Kutuyu kolunun altına aldı ve kapıdan çıkıp koridorda ilerledi. Öğrenciler öğretmenin peşinden giderken ben de öğrencilerin peşine takıldım.
Koridorun ortasında yürüyüş tamamlandı. Ahmet Bey, güvenlik odasına girdi ve elinde bir kürekle dışarı çıktı. Bir elinde kürek bir elinde ayakkabı kutusu öğrenciler arkasında bahçenin en uzak köşesine doğru yol aldılar. Ve kazmaya başladılar.
“Yapamam” cümleciklerini gömeceklerdi! Kazma işlemi yaklaşık on dakika sürdü, çünkü bütün öğrenciler sırayla kazıyorlardı. Çukur bir. Bir buçuk metre olunca kazma işlemi sona erdi. “Yapamam” cümlecikleri kutusu çukurun dibine kondu ve üzeri toprakla örtüldü.
Otuz bir tane on – on bir yaş çocuğu, yeni kazılmış çukurun başında bekleşiyorlardı. Her birinin bir metre aşağıdaki kutunun içinde en az bir sayfa süren “Yapamam”cümlecikleri vardı. Öğretmenin de öyle.
“Arkadaşlar, bugün burada ‘Yapamamlar’ anısına toplandık. Yeryüzünde bizimle birlikteyken bir şekilde hepimizin hayatına girdi: kimimizinkine az, kimimizinkine çok. Adı her okulda, toplantı salonunda, hatta Çankaya’da bile anıldı. ‘Yapamamlar’ı sonsuz uykusuna göndermeye karar verdik. Erkek ve kız kardeşleri ‘Yapabilirim’, ‘Yapacağım’ ve ‘Yapıyorum’ hayatlarına devam ediyorlar. Onlar ‘Yapamamlar’ kadar ünlü, güçlü ve kuvvetli değildirler. Belki bir gün sizin de yardımınızla dünyaya ayak izlerini bırakabilirler.
İnşallah, ‘Yapamamlar’ huzur içinde yatarlar. İnsanlar onlar olmaksızın hayatlarına devam edebilirler. Amin.”
Bu methiyeyi dinlerken öğrencilerin hiç birinin bugünü unutamayacaklarını düşündüm. Bu aktivite oldukça sembolik bir anlam taşıyordu. Gerek bilinçten, gerekse bilinç dışından asla silinmeyecek bir beyin egzersizi gibiydi.
“Yapamam”cümlecikleri yazmak, onları gömmek ve methiye dinlemek. Bunların hepsi de öğretmenin gayretleri ile gerçekleşmişti. Methiyenin sonunda öğrencilerini etrafında topladı ve onları sınıfa götürdü.
“Yapamamlar”ın ebediyete intikalini keklerle, patlamış mısırlarla ve meyve sularıyla kutladılar. Kutlamaların bir parçası olarak, Ahmet Bey, kalınca bir kağıttan mezar taşı kesti. En üste “Yapamam”ı, en alta o günün tarihini yazdı.
Kağıttan yapılmış mezar taşı o yılın anısına Ahmet Beyin sınıfına asıldı. Nadiren de olsa öğrencilerden biri unutup, “Yapamam” dediğinde Ahmet Bey, bunu gösterdi. Öğrenciler de böylece “Yapamamlar”ın öldüğünü hatırlayıp, yeni cümle kurmak zorunda kaldılar.
Ahmet Beyin öğrencilerinden biri değildim. O benim öğrencilerimden biriydi. Yine de o gün ben ondan ömür boyu unutamayacağım bir ders aldım. Şimdi yıllar geçmesine rağmen, ne zaman “Yapamam” gibi bir cümle duysam, dördüncü sınıf öğrencilerinin düzenlediği cenaze merasimi gelir aklıma. Ben de öğrenciler gibi “Yapamamlar”ın öldüğünü anımsarım.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SAAT KAÇ?
 
Reklam
 
KOMİK BİLMECELER
 
ÖĞRETMENLER BURAYA
 
YAZIYOR YAZIYOR!!!
 
İSMİNİZ NE ANLAMA GELİYOR
 
İsim Sözlüğü

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
EMRAH TOSUNOĞLU