.....SİTEME HOŞGELDİNİZ.UMARIM İYİ VAKİT GEÇİRİRSİNİZ......
   
 
  HAYATA YÖN VEREN HİKAYELER-4

 

                                İDARECİLİK SANATI
 
            Büyük Amerikan imalat fabrikalarından birinin yönetim kurulu üyeleri kâr ve zarar hesaplarını incelerken, fabrika müdürünün aylığına takılmışlar ve bunu bir hayli indirmek kabil olacağını düşünmüşler.     İçlerinden iki kişi seçerek fabrika müdürü denen bu adamın neler yaptığını bir görmelerini ve ondan sonra bu konuda karar verilmesini kabul etmişler.
            İki kişilik heyet bir sabah sessizce fabrikaya gitmiş ve fabrika müdürünün odasına girmiş. Gördükleri manzara şu olmuş:
            Fabrika müdürü elinde kahve fincanı, ayakları masanın üstünde, etrafa halka gülücükler yaymakla meşgul. Masanın üstünde ne bir dosya, ne bir kağıt hiç bir şey yok.
            Bir müddet kendisi ile oradan buradan konuşan heyet azaları bu müddet zarfında müdürün hiç bir işle meşgul olmadığını ve yalnız bir kaç basit telefon konuşması yaptığını görmüşler.Heyet aldığı intibadan memnun İdare Meclisine fabrika müdürü denilen zatın yanında bulundukları üç küsür saat zarfında hemen hemen hiç bir şeyle meşgul olmadığını ve bu bakımdan böyle basit bir iş için verilen yıllık 100.000 dolardan en aşağı üçte iki nispetinde bir tasarruf sağlanabileceğini söylemiş. Tabii fabrika müdürü bu indirmeye razı olmamış, işten ayrılmış.Yeni maaşla çalışmayı kabul eden bir çok istekli arasında bir zat yeni fabrika müdürü tayin edilmiş.
            Üç aydan sonra idare meclisine gelen imalat istatistiklerinde az, fakat dikkati çekecek kadar bir düşme başlamış, fabrika müdürü yenidir, tabii bu kadar acemilik olur demişler. Altıncı ayın sonunda istatistik eğrisi bir hayli düşmüş. Eski heyet azaları yeni fabrika müdürünü odasında ziyaret etmişler. Adamcağız kan-ter içinde, bir elinde telefon, öteki eli evrak imzalamakla meşgul, başıyla gelenlere oturmalarını işaret etmiş. Gelen giden o kadar çok ki, adamla doğru dürüst konuşmaya bile imkan olmamış. Fakat heyetin kanaati şu olmuş; böyle canla başla çalışan bir adam başta olduğu müddetçe işlerin düzelmemesi için hiçbir sebep yoktur, biraz daha bekleyelim.
            Sene sonu gelmiş, her zaman kâr eden fabrikanın bilançosu zararla kapanınca idare meclisi azaları birbirine girmişler ve işi yeniden incelemeğe başka bir heyeti memur etmişler.
            Yeni heyet müdürün odasına değil, fabrikaya gitmiş ve iş başında
bekleyen insanlar görmüş, sebebini sormuş aldıkları cevap şu: Hususi bir döküme başlayacağız, fabrika müdürü ben gelmeden başlamayın dedi, biz de bekliyoruz, her halde elektrik atölyesinden bir türlü ayrılmaya vakti olmadı.
            O sırada gözleri, yaşlı bir ustabaşıya ilişmiş, adamı şöyle bir kenara çekmişler ve fabrikanın eskiye nazaran daha fena çalışmasının sebeplerini sormuşlar. Yaşlı ustabaşı içini boşaltmak ihtiyacını uzun zamandır hissetmiş olacak ki :
            -Baylar demiş, eski müdürümüz teferruatla uğraşmaz, ileriye ait planlar yapar, işi bize bırakır, biz de normal zamanlarda onu rahat bırakırdık. Ani, içinden çıkamayacağımız olağanüstü bir problemle karşılaştığımız zaman ancak ona başvururduk ve o zaman da bilirdik ki, o bizim bu müşkülümüzü çözecek. O hakiki fabrika müdürü idi. Güler yüzlü idi, bizle şakalaşır, fakat hepimiz için düşünürdü.
            Şimdiki müdür de çok dürüst, iyi niyet sahibi, hatta çok daha çalışkan bir adam. Fakat o hiçbirimize inanmıyor, her işin kendisi tarafından görülmesini istiyor. Yani o, bizim yerimize ustabaşılık yapıyor, tabii biz de amele çavuşu mertebesine düşüyoruz, haydi neyse buna da aldırmayalım, ama fabrika müdürlüğü boş kalıyor.
            Elinde piposu, ileriyi görmeğe çalışan, tedbir alan, düşünen adamın yerinde kimse yok.
            Eski fabrika müdürünü tekrar oraya getirmek isteyen idare meclisi, bir senelik acı tecrübesinden sonra 100.000 yerine 150.000 dolarla onu ancak gelmeye razı etmiş.
            İdarecilik güç bir sanattır. Öyle bir sanat ki, eseri gözle görülmez ve ölçülmesi de ancak mukayeselerle ve senelerin tecrübeleriyle biraz kabil olabilir. Büyük liderler gibi onları da, o müessesenin bitaraf bir tarihçisi kıymetlendirebilir. Onun için günlük takdir bekleyenlerden bu sanatın sanatçısı çıkmaz.
            Başkaları için tavsiyede bulunmak, yeni bir yol teklif etmek, hatta karar vermek kolaydır. Güç olan, bunları yapmaktan kaçınmak, gururumuzu yenmek ve ancak ve ancak kendimiz için karar vermektir.
 
 
 
 
 
 
 
 
İHANET ve SADAKAT
İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş, sadakatin adı ise bir serçeye.
Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca
Küçük koyun üstünde uçmuş serçeyle beraber
Küçük sinekleri, kurtları yemişler
Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış derelerden su içmişler
Masmavi gökyüzünde dans etmişler
Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler.
Birbirlerine söz vermiş kuşlar;
Ayrılmayacağız diye.
 Ama kış gelmiş,
Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,
Serçe ise her zamanki gibi sadık
Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek
Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
Yaşamaksa önemli imiş göçmen için
O baharların tatlı eğlencesiymiş sadece
Gel demiş serçeye senle beraber başka bir bahara uçalım
Serçe ise burada bekleyelim demiş yeni baharı
Ama kış acımasızdır demiş göçmen,
Yaşayamayız burada, aç kalır üşürüz
Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber
Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.
 Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere
Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye
Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
Uçacakmış yeni bir bahara.
 Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
Ama serçe zayıfmış, onun kanatları uzun uçuslar için değil.
Dayanamayacakmış bu yola
Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş
Çünkü o hep kaçarmış kışlardan
Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara
 Bir fırtına yaklaşıyormuş.
Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış
Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış
Göçmene duralım demiş artık.
Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.
Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.
Ama göçmen yürü demiş serçeye birazdan okyanuslara varacağız
Serçe sevgisine uymuş ve peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin
 Birazdan varmışlar okyanusa
Kurtuluşuymuş bu büyük deniz göçmen için çok iyi bilirmiş buraları
Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi
Serçe artık dayanamıyormuş, son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene
Artık gidemiyorum.
Göçmen serçeye bakmış,
Bakmış ve yoluna devam etmiş....
 Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük.
Mavi sularında okyanusun bir minik sadakat
Yeni bir baharın koynunda koca bir ihanet...
 
 
 
 
 
 
 
İHTARLAR VE İBRETLER
 
Hayat,gençlik ve hevesat cihetinde gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen gence;
 
 ** HASTANE kendi lisanı ile dedi: Bana gelen gençlerin ekserisi içki,sigara gibi kötü alışkanlıklarından muzdarip hastalardır. Bunun yanında iflas edip bunalıma giren tüccardan, ölüm korkusu ile huzuru kaçan tevekkül ve teslimiyetten nasibini almamışlarda devamlı misafirlerimizden. Tabii ki orta yaş ve yaşları çok ilerlemiş artık dünyadan gitme vaktini bekleyenlerde her zaman mevcut. Aslında seni koridorlarımda dolaştırıp insanların ne kadar çaresiz kalabileceklerini küçücük mikroplara nasıl yenildiklerini göstermek isterdim. Evet göstermek isterdim sabit bakışları ile bir ölüden tek farkının nefes almak olan felçli hastaları göstermek isterdim. Son anlarını yaşayan bir hastanın başında hıçkırıklarını tutamayan gözü yaşlı ve çaresiz hasta yakınlarını göstermek dakikalarca seyrettirmek isterdim. Ömrünü tamamlayanların benim soğuk odamda hem de en yakın akrabaları tarafından yerin altına gömülmek için sessiz fakat çok şey anlatan bir tavırla beklediklerini.
Genç adam; Belki bu manzaraları gelip görmüşsündür. Bana kazalar hariç inançlı gençler pek uğramazlar,zira inançları onları bu kötü alışkanlıklardan korur. İnançlı fakat hayatının sonuna yaklaşmış yaşlılar ve onların yakınlarına gelince bu insanlar gerçekten dünyanın faniliğine inanmış bahtiyar insanlar,ölüme gülerek giden insanlar. Yakınları da oldukça mütevekkil olup canı verende canı alanda Allah’tır deyip sabrediyorlar. Bu sayede bunalıma girmiyorlar. İnançsızların veya ibadetsizlerin durumunu herhalde tahmin ediyorsundur.
Eğer bir gün seni derinden etkileyecek nasihatlara ihtiyacın olursa hiç çekinme bana gel, çaresiz hastaları, hayatını kaybetmiş insanları görünce eminim titreyip kendine geleceksin. Ne diyeyim ben imanın hem dünya adına hem de ahiret adına insanlara saadet getireceğine inanıyorum. İmanın değerini iyi bil. Dünyanın fani insanın çok aciz olduğunu sakın unutma. Allah yardımcın olsun.
** HAPİSHANE kendi lisanı ile dedi: ŞANSLI DELİKANLI, Evet Şanslısın çünkü ibret almak istiyorsun. Benim yanıma gelen gençlerin büyük çoğunluğu insanlara kötülük eden kişilerdir. Bana uğradıktan sonra gençlik heyecanından kurtulup oturup düşünme imkanı bulan bu insanların hepsini derin bir pişmanlık içinde gördüm. Hele benimle olan beraberlikleri uzadıkça içlerinden gele gele keşke yapmasaydım keşke etmeseydim... demeleri yok mu ? Emin ol benim soğuk duvarlarımın göz yaşı dökesi geliyor. Ben de diyorum ki keşke keşke bu insanlara Allah korkusu ahiret inancı verilseydi de bu hatalara düşmeseydiler.
UNUTMA!: SENDEKİ BÜTÜN GÜZELLİKLERİN KAYNAĞI İSLAMİYETTİR. SAKIN İSLAMİYETTEN ELİNİ GEVŞETME SIMSIKI SARIL YOKSA MAHVOLURSUN.
** SEFALETHANE kendi lisanı ile dedi: Bana uğrayan gençlerin çoğu ya Allah’a teslim olmayı unutmuş tevekkülsüzlerdir ki bunların çoğunun ruhu kararmış çareyi sarhoş olmakta bulmuşlardır. Ya da aileleri söndüren ve hiçbir zaman kazananı olmayan kumar batağına düşmüş oynadıkça batan,battıkça oynayan zavallılardır.
ONLARA ACI!. Sakın küçük görme. Çünkü bu insanlara sana verildiği gibi nasihat verenler olmadı. İman etmenin güzelliğini Allah’ı unutmanın dünyayı zindana çevirdiğini anlatan olmadı. Kendi durumuna çok şükret ve benim yanıma uğrayan bu insanlar içinde dua et, et ki imanın zevkine varıp kurtulsunlar bu bataktan.
** KABRİSTAN kendi lisanı ile dedi: MERAKLI GENÇ ADAM, Ne oldu birden beni görünce korktun. Korkmana gerek yok. Ben sen ve senin gibi imanlı insanların cennete gitmesine vesile olan bir bekleme salonuyum. Sizleri kıyamet gününe kadar misafir edip sonra cennete uğurlayacağım. Ama yine de ibret alman için gel seninle dolaşalım. Bak şu ilerideki çocuğu görüyor musun ne kadarda sevimliymişYa şu genç hayatının en güzel çağında benim mekanıma gelmek zorunda kalmış. İlerideki ihtiyarı görüyorsun değil mi ? sanki uzun hayatının yorgunluğunu atarcasına hiç kımıldamıyor. Bunun sana genç,ihtiyar,küçük,büyük,herkesin ansızın bana gelebileceğini anlaman, HAZIRLIKLI olman için gösterdim. İstersen bazı mezarları ziyaret edelim. Gel şu gencin mezarına gidelim. Hazır ol korkacak ve üzüleceksin. Rabbine itaat etmemiş birinin yanına gidiyoruz. Madem ibret almak istiyorsun seyret o zaman; Vücudunun üzerinde binlerce ton yük varmış gibi nasıl bunaldığını görüyor musun, ya kalbindeki yalnızlık dünyada güvendiği herkes onu şimdi terk etmiş. Keşke onu burada terk etmeyecek işler yapsaydı. Pişmanlıktan nasıl çığlıklar attığını duyuyorsun değil mi ? Ne kadar yazık geri dönüşü olmayan bir yola girmiş durumda ve bu yol onu cehenneme götürecek. Bakıyorum yüzün sarardı bu gördüklerin azabın en hafifi. Neyse birde cehennemde çekeceklerini anlatıp seni daha fazla üzmeyeyim.
Gel şimdide şu güzel kokuların geldiği mekana gidelim karşıya bak yüzündeki tebessümü görüyor musun ? Allah’ın rahmetinden ne kadarda memnun. Yanındaki parlak yüzlü arkadaşını gördün mü ? Aslında onlar dünyada da arkadaştılar. Bu gördüğün parlak yüzlü kişi burada yatan gencin namazıdır. O dünyada hiç vefasızlık etmeden devamlı namaz kıldı. Namazı da Allah’ın izniyle kabirde ona en vefalı dost oldu. Ona hizmet eden diğerlerini görüyor musun ? İşte onlarda gördüğün gencin dünyada yaptığı güzel amellerin karşılığıdır. Ne kadar da mutlu değil mi ?. Mutlu. Çünkü buradan cennete gidecek cenneti görecek oradan da her şeyden daha değerli olan Cemalullah’ı müşahedeye hak kazanacak. Evet,istersen artık çıkalım.
Kabristan genç adamın yanına yaklaştı elini yavaşça delikanlının omzuna koyarak gözlerine derin derin baktı ve ister şimdi ister yaşlanınca mutlaka benim yanıma geleceksin, sakın ola seni burada terk edecek yalancı dünyaya aldanma. Etrafına bir bak burada kıymeti olan tek şey insanın güzel amelleridir. Mal,makam ve şöhret burada işe yaramaz ve unutma:
 
DOST İSTERSEN ALLAH YETER
ARKADAŞ İSTERSEN KUR’AN-I KERİM YETER
     NASİHAT İSTERSEN ÖLÜM YETER
 
Genç adam bu sözlerin tesiri ile titrerken hayali arkadaşı da yanından uzaklaşıyordu. Arkasından uzun uzun baktıktan sonra diz çöküp ellerini kaldırdı: “Rabbim ne olur beni kendinden ayırma,fani şeylere bel bağlatma ve beni sevdiğin kullardan eyle” dedi ve ağladı ağladı...
 
 
 
 
 
 
 
İKİ ARKADAŞ
 
         İki tane çok iyi arkadaş varmış. Bunlar üniversite yıllarında tanışmışlar. Okul bitince biri memleketine yani Mardin'e gitmiş, diğeri ise İstanbul'da kalmış.
         İstanbullu bir gün Mardin'e gitmiş arkadaşını ziyaret etmek için. Arkadaşının evinde kalırken binada bir kız görmüş. Arkadaşına sormuş ve o da onun komşunun kızı olduğunu söylemiş.İstanbullu geri
dönmek zorunda kalmış. Mardinli işi ayarlamış ve İstanbullu gelip o beğendiği kızla evlenmiş.
         Bir zaman sonra Mardin’linin işleri bozulmuş. Tek çare, otobüse atlamış ve durumu çok iyi olan arkadaşının yanına gitmiş. Şirketin kapısından girmiş ve doğruca sekretere çıkmış. Adını vermiş ve odaya girmek için hazırlanmış. Sekreter onu engellemiş ve patronun böyle birini tanımadığını söylemiş. Mardinli çıkmış dışarı. Battığına mı yansın, arkadaşından yediği kazığa mı yansın, dolanıp durmuş.
         Yolda bir ihtiyar bunu durdurmuş. Ne derdinin olduğunu sormuş. Önce bir şey söylememiş ama sonra bütün olayı anlatmış. Yaşlı adam,
"Ben yaşlıyım ve miras bırakacak hiç kimsem yok. Senin istediğin parayı ben vereyim sana. Ama borç olarak değil. Sanki benim oğlummuşsun gibi. Zaten hiç oğlum olmadı" demiş..
         Önce kabul etmemiş Mardinli, sonra ısrara dayanamamış. Memleketine dönmüş. İşlerini düzeltmiş ve ülkenin sayılı zenginleri arasına katılmış. Bir gün bir davete katılmak için İstanbul’a geçmiş. Orada eski arkadaşına rastlamış. Ne kadar kaçınsalar da bir araya gelmek zorunda kalmışlar. Ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
         "O gün zor durumdaydım. Yanına geldim. Ama beni tanımazlıktan geldin. Niye?"
         "O gün benden çıktıktan sonra yaşlı bir adama rastladın değil mi?"
         "Evet. Sen nereden biliyorsun bunu?
         "O benim babamdı. Senin geldiğini duyunca durdum düşündüm.          Eğer sana borç verseydim. Ömür boyu karşımda boynu bükük kalacaktın. Bunun olmasını istemedim. Bu yüzden hemen peşinden babamı gönderdim. Babamın sana verdiği para benim paramdı.
         Mardinli şöyle bir durmuş ve "Yaa. Senin karın var ya"
         "Evet"
         "O da benim nişanlımdı"
 
 
 
 
 
 
 
 
İKİ ELMA
Tarih 12 eylül ihtilalinin hemen sonraları...
Bir çok devlet kurumunun başında halen
asker kökenli insanlar bulunuyor.
Kayseri’ nin o zamanlar merkez köyü olan
şimdilerde metropol Melikgazi ilçesine
bağlı Nize köyü ve zamanın muhtarının
köye getirmeye çalıştığı telefon
santralinin bir hikayesidir bu aslında.
Muhtar defalarca müracaat etmesine rağmen
bir türlü köyüne telefon santrali getirilmesini
sağlayamamıştır. Ufak bir yer olduğu için de
konunun dedikodusu çok olmaktadır.
Köyün en büyük özelliği de insanlarının genelde
hep başka şehirlerde yaşıyor olmasıdır. İnşaat
ustalarının bol olduğu bir yöredir aynı zamanda.
Ve muhtar son bir umutla valizini hazırlamaya
başlar. Köyde yapılan dedikoduya bir son
verecektir artık. Ankara’ya gidecek,
gerekirse Genel müdürlükte yatacak
ama santrali getirecektir köye.
Valizini hazırladığını gören annesi,
iki elma uzatır muhtar oğluna.
“Al oğlum! Şu iki elmayı da yanına koy.”
Almak istemez muhtar, “git işine anne”
diyecek olur. Sonra, kalbi kırılmasın
diye alır elmaları valize koyar.
Ve çıkar yola; Ankara'ya zamanın
PTT Genel Müdürlüğüne varır.
Genel müdürlükteki bir çok personel,
gide gele orayı su yolu yapan
muhtarı tanımaktadır artık.
Özel kalemden eski bir asker emeklisi olan
genel müdürle görüşmek için randevu ister.
Genel müdür, muhtarın tekrar tekrar gelişinden
oldukça rahatsızdır. Kabul etmek istemez.
Epey bir müddet bekletir kapıda. Nihayet
odasına kabul ettiğinde yüksek bir sesle kızar
muhtara ; “Niye geldin yine muhtar, sen
olmazdan anlamaz mısın kardeşim?” diyerek
azarlar muhtarı. Muhtar ise; “Efendim bu benim
için çok önemli bir şey, köy halkına söz verdim,
santrali almadan gitmeyeceğim buradan. Aha bak,
valizimle geldim. Gerekirse burada yatacağım.”
Daha bir sinirlenen genel müdür; “Kardeşim sen
yoktan anlamaz mısın? Yok diyoruz sana yok...
Haydi, çıkar cebinden bana bir elma ver !”
Genel müdürün maksadı işin olmazlığını
izah etmektir. Muhtar güler, tam o sırada aklına
annesinin alması için ısrar ettiği iki elma gelmiştir.
Hemen valizini açar ve elmanın birisini
genel müdürün önüne koyar, diğerini de
kendisi yemeye başlar. Genel müdür
hayretler içindedir, hemen telefona sarılıp
Kayseri PTT Başmüdürünü arar;
“Aloo, şu an Nize köyü muhtarı yanımda,
bu adam Kayseri'ye varmadan köyüne
santral gidecek ! Muhtar Kayseri'ye
geldiğinde telefon edecek ve köyü ile
görüşme yapabilecek... Aksi takdirde
hiç birinizi orada görmek istemiyorum...”
Muhtar neşe içinde döner köyüne ve
giderken ısrarla: "Şu iki elmayı da yanına al !"
diyen annesinin eline sarılır, öper, öper, öper...

Mümtaz Beğen
 
 
 
 
 
İKİ ERKEK KARDEŞ
Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı. Diğeri ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve karlarını eşit olarak bölüşürlerdi. Günün birinde bekar kardeş kendi kendine:
“Ürünümüzü ve karımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil” dedi, “Ben yalnızım ve pek fazla geremksinimim yok.”
Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada evli olan kardeş, kendi kendine:
“Ürünümüzü ve karımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman hiç kimsesi yok bakacak” diyordu.
Böylece evli olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki erkek de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu.
Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni anladılar. Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.
Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanmaktır.
SEVGİYLE KALIN.
 
 
 
 
 
 
 
İKİ KARDEŞ
Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı. Diğeri ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.
Günün birinde bekar kardeş kendi kendine:
"Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil" dedi, "Ben yalnızım ve pek fazla ihtiyacım yok." Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada evli olan kardeş, kendi kendine:
"Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman hiç kimsesi yok bakacak" diyordu.
Böylece evli olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu. Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni anladılar.
Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar. Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanmaktır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İKİ KURBAĞA
Biri beyaz, diğeri siyah renkteki kurbağalarımızın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Ak kurbağa ne kadar iyimserse Karakurbağa o kadar kötümsermiş. Ak kurbağa birşeye “ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa:
“Offff! Olacak şey mi şimdi bu?” diye şikayete başlarmış. “Yağmurda ne derenin tadı olur, ne de ortalıkta avlayacak sinek bulunur. Nefret ediyorum yağmurdan!”
Arkadaşının aksine her şeyin güzel tarafını görmeyi seven Akkurbağa cevap vermeden edemezmiş:
“Haksızlık etme lütfen! Sırf senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar, bataklıklar kalır mı ortada?”
Elbette o bu sözlerini tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:
“Tamam tamam, bay çok bilmiş kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna’ya benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun. Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘bak ne güzel uçuyorum’ diyeceksin neredeyse. Azıcık gerçekçi olsan ya canım!”
Akkurbağa genelde bu tür tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:
“Gerçeği görmek için asıl kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”
İşte böyle iki zıt kutupmuş kurbağalarımız...
Günlerden birgün canları sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler. Akkurbağa:
“İstersen fazla yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı acıtabilirler” dediyse de, Karakurbağa ısrar etmiş:
“Akşamın bu karanlığında çocuklar bizi nereden görsün Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.” Akkurbağa, korkaklıkla suçlanmaktan çekindiğinden, çaresiz kabul etmiş.
Köye girmişler ve evin yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa heyecanla atılmış:
“Gel bir oyun oynayıp öyle dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”
“Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta “Dediğimi yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam!” diye tehdit bile savurmuş. Bunca yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Akkurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş.
İki kurbağa hızla koşup zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar: üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer! 
Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş. Karakurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:
“Mahvolduk! Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”
“O kadar kolay pes etme bakalım” diye karşılık vermiş Akkurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez. Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de.”
Karakurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:
“Benim kurbağa Polyannam! Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.”
“Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!”
Ne yazık ki, Karakurbağa’nın ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış. Ve en sonunda:
“Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş...
Akkurbağa arkadaşının bu kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah’a:
“Darda kalanların sesini ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet! Kurtar beni Allahım!”
Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden... çırpınmış, çırpınmış, çırpınmış.
Bu hal dakikalarca devam etmiş.
Bir ara arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş! 
Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek bacaklarını yine çırpıp durmuş. Bir saat kadar sonra tere yağ topağı o kadar büyümüş ki, onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu olmuş:
“Rahmetinden ümidimi kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allahım!”
 
 
 
 
 
 
 
 
                                SEÇİM
 
                  Çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her
            zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta
            bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile. Bu adam, bu halde nasıl bu
            kadar iyimser olabiliyor diye.Birisi nasıl olduğunu sorarsa "Bomba
            gibiyim" diye yanıt verirdi hep, "Bomba gibiyim".
                  Jerry, bir doğal motivasyoncuydu.Yanında çalışanlardan biri o
            gün kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu
            bakılacağının anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni.
            Bir gün Jerry'e gittim. -"Anlayamıyorum" dedim; "nasıl oluyor da her
            zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun, nasıl
            başarıyorsun bunu?"
                  -" Her sabah kalktığımda kendi kendime, Jerry, bugün iki
            seçimin var.Havan ya iyi olacak ya kötü" derim "Havamın iyi olmasını
            seçerim.Kötü bir şey olduğunda, yine iki seçimim var. Kurban olmak
            ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı
            seçerim. Birisi bana bir şeylerden şikayete geldiğinde yine iki
            seçimim var. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatin olumlu
            yanlarını göstermek. Ben hayatin olumlu yanını seçerim. -"Yok
            yahu"diye protesto ettim. " Bu kadar kolay yani" dedim. - "Evet
            kolay" dedi Jerry. "Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir
            seçim var. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Yani
            sen,hayati nasıl yaşayacağını seçersin."
                  Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu uzun yıllar
            göremedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim
            yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım. Yıllar sonra Jerry'nin
            basına çok tatsız bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar,
            paniğe kapılıp Jerry'i delik deşik etmişler.Ameliyatı 18 saat
            sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde
            kurşunların bazıları hala vücudundaymış. Ben Onu olaydan 6 ay sonra
            gördüm.
                  -Nasılsın diye sorduğumda "bomba gibiyim" dedi. Bomba
            gibi...-"Olay sırasında neler düşündün Jerry?" dedim.
                  -"Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm; ya yaşamayı
            seçecektim ya da ölümü. Ben yaşamayı seçtim" dedi.
                  -"Korkmadın mi, şuurunu kaybetmedin mi?"
                  -"Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı, bana
            hep iyileşeceksin, merak etme dediler. Ama acil servisin
            koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken doktorların ve hemşirelerin
            yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana "Bu adam
            ölmüş" diyordu. Bir şeyler yapmazsam biraz sonra ölü bir adam
            olacaktım gerçekten."
                  -"Ne yaptın?" diye merakla sordum Jerry'e
                  -"Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve herhangi bir şeye
            alerjim olup,olmadığını sordu. Evet diye yanıt verdim.
            Var..Doktorlar ve hemşireler merakla sustular. Derin bir nefes
            alarak kendimi toparladım ve bağırdım. "Benim kurşunlara alerjim
            vaaar!" Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar,tekrar
            bağırdım... Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat
            edin,otopsi yapar gibi değil..."
                  Jerry sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil,
            kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana iyi
            bir ders oldu. Her gün hayatimizi dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
            ve hakkimiz olduğunu ondan öğrendim ve her şeyin kendi seçimimize
            bağlı olduğunu..
 
 
 
 
 
 
 
 
                                İLGİNÇ TEZ
 
            Bir lisansüstü öğrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider. 15 dakika boyunca sahayı bir baştan diğer uca yürüyerek yerlere kuş yemi serper. Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden her gün aynı saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar.
            Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi baslar. Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır. Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur. Yüzlerce kus sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir.
            Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.
 
 
 
 
 
 
 
 
İLGİNÇ TEZ
 
ABD'de Massachusetts Institute of Technology' de okuyan bir öğrencinin tanık olduğu bu öykü, bir tez çalışmasının nelere yol açacağını göstermesi açısından ilginç bir örnek oluşturuyor:
Bir lisansüstü öğrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider. 15 dakika boyunca sahayı bir baştan diğer uca yürüyerek yerlere kuş yemi serper. Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden her gün aynı saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar. Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi başlar.
Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır. Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur.
 
Yüzlerce kuş sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir.
 
Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.
 
 
 
 
 
            Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı: Hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi? Jack arabasını sağa çekti. "İnşallah su anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer" diye düşünüyordu.
            Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.
            Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi?
            Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.
            "Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç"
            "Merhaba Jack" Bob gülümsemiyordu.
            "Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın"
            "Evet öyle" Bob umursamaz görünüyordu.
            "Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun suredir hiç görmedi. Ayrıca Diana bana bu akşam Patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi?"
            "Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum" diye cevapladı Bob.
            "Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli" diye duşundu Jack
            "Beni kaç ile giderken yakaladın?"
            "Yetmiş. Lütfen arabana girer misin?" dedi Bob.
            "Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda Takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum."
            "Lütfen Jack, arabana gir" diye üsteledi Bob.
            Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu.
            "Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatını istemiyor ki" diye düşündü Jack.
            Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, bir kaç Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti. Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı. Bob Jack'a bir kağıt verdi ve gitti.
            "Ceza değil bu" diye kendi kendine söylendi Jack. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:
            "Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kerede başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oğlum kaldı"
            Jack 15 dakika kadar bir sure yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı. Hayat çok değerli, sürekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkına saygı göster. Hiç bir zaman unutma, istediğin kadar araba satın alabilirsin, ama insan hayatini asla…
 
 
 
 
 
 
 
 
İNSANA VERİLEN DEĞER
Yirmi altı yaşındaki anne lösemiyle savaşan oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Oysa bu artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o hala oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu. Oğlunun eline tuttu ve
“Bopsy, büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğini ve hayal ettiğin oldu mu?” diye sordu.
“Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak isterim”.
Anne gülümsedi ve “dilediğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım” dedi.
Daha sonra anne Arizona’daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona şehri kadar büyük itfaiyeci Bob ile tanıştı. Ona oğlunun son isteğinden söz etti ve altı yaşındaki oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu. İtfaiyeci Bob ona şöyle bir yanıt verdi.
“Bundan daha iyisini yapabiliriz. Eğer oğlunu Çarşamba sabahı saat yedide hazır edersen onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü de diktiririz, lastik botları ısmarlarız. Hepside Arizona’da üretiliyor. Çabucak elimize geçer.”
Üç gün sonra itfaiyeci Bob’u aldı, ona itfaiyeci elbisesi giydirdi ve hastanedeki yatağından itfaiye arabasına kadar ona eşlik etti. Bob itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Bob kendini cennette hissediyordu. O gün Arizona’da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürlüğünün özel arabasına bile binmişti. Yerel tv programcıları da onu izleyip çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi Bob’u o kadar etkilenmişti ki doktorların söylediğinden üç ay fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire aile bireylerini hasteneye çağırdı. Daha sonra Bob’u bu dünyaya veda ederken yanında kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye müdürü,
“Bundan daha iyisini yapabiliriz. Beş dakika içinde oradayız. Bana bir iyilik yapar mısın? Sirenlerin çaldığını duyduğunda ve flaşların parladığını gördüğünde yangın olmadığı anonsunu yapabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşını ziyarete geldiğini söyleyin. Ve lütfen onun odasının penceresini açın.” Diye yanıtladı.
Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob’un üçüncü kattaki odasına doğru yaklaştı. On dört itfaiyeci Bob’un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve
“Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim” diye sordu.
“Bundan şüphen mi var Bob?” diye yanıtladı müdür.
Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.
 
 
 
 
 
 
 
 
                   İnsanlar Vardır!
            İnsanlar vardır üstü nilüferlerle kaplı, bulanık bir göl gibi ne kadar uğraşsanız görünmez dibi, uzaktan görünüşü çekici, aldatıcı içine daldığınızda ne kadar yanıltıcı. Ne zaman ne geleceğini bilemezsiniz sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz ...
            İnsanlar vardır derin bir okyanus gibi ilk anda ürkütür, korkutur sizi derinliklerinde saklıdır gizi daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız. Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.
            İnsanlar vardır coşkun bir akarsu bent, engel tanımaz, akar durur su yaklaşmaya gelmez,
alır sürükler, tutunacak yer göstermez. Beyaz köpükler ne zaman nerede bırakacağı belli olmaz bu tip insanla bir ömür dolmaz.
            İnsanlar vardır sâkin akan bir dere, insanı rahatlatır, huzur verir gönüllere yanında olmak başlı başına bir mutluluk, sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk...
            İnsanlar vardır berrak pırıl pırıl bir deniz, boşa gitmez ne kadar güvenseniz dibini görürsünüz, her şey meydanda korkmadan dalarsınız sizi sarar bir anda içi dışı birdir
çekinme ondan, her sözü içtendir her davranışı candan...
            İnsanlar vardır çeşit çeşit tip tip her biri başka bir karaktere sahip, görmeli, incelemeli, doğruyu bulmalı, her şeyden önemlisi insan, insan olmalı...
 
 
 
 
 
 
 
 
İNSANLARI KUSURLARIYLA SEVMEK

Vietnam'da savaştan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır.
San francısco'dan ailesini aradı :
'anne baba eve dönüyorum ama sizden bir şey rica ediyorum yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum' 'memnuniyetle onunla tanışmak isteriz diye cevapladılar'
oğulları :
'bilmeniz gereken bir şey var' diye devam etti. Arkadaşım savaşta ağır yaralandı, bir mayına bastı ve bir kolunu ve bir bacağını kaybetti. Gidecek
hiçbir yeri yok, onunda gelip bizimle kalmasını istiyorum. Bunu duyduğuma
üzüldüm oğlum belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.
Hayır anne baba onun bizimle yaşamasını istiyorum. Oğlum dedi babası
bizden ne istediğini bilmiyorsun.
Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur, bizim kendi hayatımız
var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz.
Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin.
O kendi başının çaresine bakacaktır. Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi
ondan bir süre haber alamadı. Ama bir kaç gün sonra san francısco
polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü
öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne baba
hemen san francısco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha
öğrenince dehşete düştüler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
Bu hikayedeki aile de bir çoğumuz gibi. Güzel olan yada birlikte olmaktan
zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay ama bize rahatsızlık
veren ya da yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevmiyoruz.
Bizim kadar sağlıklı güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyoruz. Neyse ki bize bu şekilde davranmayan biri var.
Biz ne kadar bozulmuş olursak olalım bizi sonsuz ailesinin yanına çağıran
şartsız sevgiyle seven biri. Bu gece uyumadan önce insanları olduğu gibi
kabul edebilmemiz ve bizden farklı olanlara karşı daha anlayışlı olabilmemiz için gereken gücü vermesi için Allah’a kısa bir dua edelim.
Kalbimizde arkadaşlık adında bir mucize var. Nasıl olduğunu
veya nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel
armağanı bilirsiniz ve arkadaşlığın tanrının en büyük armağanı olduğunu
anlarsınız. Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi 
gülümsetip başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini
size açmak isterler. Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi
gösterin.
 
 
 
 
 
 
 
 
                        İNSANLIK DERSİ
 
            Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor :
            İtalya' da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Barda, espressolarımızı içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, un sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.
            Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye...
            Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...
 
 
 
 
 
 
İşte hayat hikayem...
Bir ilkbahar sabahıydı.
Güneş, pırıl pırıl altın ışıklarını
yer yüzüne yolluyordu.
Bu ışınları gören kozalardan
o sabah beyaz bir kelebek çıktı.
Çok büyük ve tül gibi ince
bembeyaz kanatları vardı.
Birden kendini bir bahçenin
çiçekleri arasında buldu.
Önce keşif uçuşuna çıkıp
bahçeyi dolaştı.
Sonra dinlenmek için
kırmızı bir güle kondu.
Dinlenirken, kanatlarını
dikleştirip birleştirmisti.
Etrafına baktı.
Doyasıya yeşilliğe daldı
saatlerce seyretti...
Dinlenmişti.
Şimdi dolaşma vaktiydi,
yaşamalıydı, önünde uzun zamanı vardı.
Ağaçlara uçtu. Çiçeklere kondu.
Mutluydu, özgürdü.
Herkes ona bakıp "ne güzel" diyordu.
Akşama kadar çiçekten çiçeğe,
daldan dala uçup durdu.
Güneş batarken
bir garip his kapladı içini,
artık öğrenmişti.
Sadece bir günlük olan ömrü bitmişti.
Son bir kez etrafına baktı.
Batan güneşe daldı.
Ve bi daha hiiiiç uyanmadı...
 
 
 
 
 
 
YAŞLI KIZILDERİLİ REİSİ
Yaşlı adam kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.
Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
"Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."
Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
"Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o!"
 
 
 
 
 
 
 
İYİLİK KARŞILIKSIZ KALMAZ
Almanya-Yugoslavya sınırındaki Meinfurg şehrinde, o gün olağanüstü bir şeyler yaşanıyordu. Sadece tank sesleri ve askerlerin ayak sesleri duyuluyordu. Kaçışan, ağlaşan insanlar vardı. Hitlerin askerleri tek tek evleri basıyor, içinde yahudi yaşayan evleri ateşe verip, çoluk çocuk hepsini askeri araçlara bindirip toplama kamplarına gönderiyorlardı. O güzel, yemyeşil sınır şehri, artık griye dönüşmüştü. Şehrin biraz dışlarında yaşayan Abraham Wirtsovzt 12 yaşındaki oğlu Mişon ile 4 yaşındaki Amy’yi giydirdi, yanlarına biraz yiyecek ve giyecek verdi ve yanaklarından öptü.
“Sürekli geceleri güney doğuya yürüyen. Kimseye yahudi olduğunuzu söylemeyin ve konuşmayın, hep saklanın. Savaş bitince gelip, sizi alacağım.”dedi.
Çocuklar o gecenin kör karanlığında yürümeye başladılar. Abraham göz yaşlarını sildi. “Tanrım onları koru” dedi. Bir süre sonra evi askerler basmış ve Abraham ile eşi kurşuna dizilmişti.
Mişon ve Amy 3 gün boyunca yürüdüler. Nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Amy artık bu yürüyüşten sıkılmışı, yiyecekleri kalmamıştı ve ayakları yara içindeydi. Mişon da yorulmuştu. İkisi de yorgunluktan baygın düştüler.
Sabah oradan geçen yaşlı bir köylü üstü başı yırtık, çamur içinde kalmış iki çocuk buldu. Alıp onları eve getirdi. Çocuklar bir süre sonra iyileşti. Fakat ısrarlı konuşmuyorlardı. Kimdiler, nereden geliyorlardı. Yaşlı köylü çocukların küçük çantalarına baktığında orada; çokça para, ailece çekilmiş bir resim ve babalarının yazdığı bir mektup vardı.
Yaşlı köylü çocuklara korkamamalı gerektiğini söyledi. Burası küçük bir müslüman köyüydü. Savaş sonuna kadar yanında kalabileceklerini ve sonra onları babalarına yollayacağını söyledi. Almanlar hızla yayıldığında bu müslüman köyündekiler de buraları terk ettiler. Yaşlı köylü çocukları da yanına alıp, daha doğuya doğru gitti.
Sonunda savaş bitmişti, yaşlı köylü çocukların ailelerini aradı ama oradaki tüm yahudiler toplama kamplarına gönderilmiş ve çoğu da ölmüştü. Abraham ve eşine ait bir belge bulamadılar. Sonunda yaşlı köylü dünyanın tüm ülkelerinden gelen yahudilerin kurduğu İsrail devletine başvurdu. Belki de çocukların aileleri oradaydı.
İsrail’den gelen iki görevliye çocukların aile resmini ve paraları teslim etti. 1 ay sonra İsrail’den yaşlı adama bir yazı geldi. Yazıda ona teşekkür ediliyor. Ve artık İsrail devletinin dostu olduğu ihtiyacı olduğunda en yakın konsolosluğa başvurması isteniyordu. Bu yazıyla yaşlı adam çok övünür, koca devlet bana teşekkür yazısı gönderdi deyip, dururdu. Öldüğünde bu yazıyı oğlu alıp, sakladı.
 
 
Aradan 25 yıl geçmişti. Yaşlı köylünün oğlu o gün Belgrad’taki hastanede doktoru dinlerken üzgündü. Kızının acilen beyin ameliyatı olması gerekiyordu. Bu ameliyatı başarılı bir şekilde yapan bir iki doktor vardı ve onlarda Amerika’daydı. Ne parası yeterliydi ne de o doktorlara ulaşabilirdi. Çaresizdi. Evini satmaya karar verdi. Ve tapuyu çıkarmak için dolabını açıp, karıştırırken babasından kalan o eski belgeyi buldu. Babasının sözlerini hatırladı. “İsrail devleti bana teşekkür ediyor.”
“Acaba, satsam değeri nedir?” diye düşündü.
Ertesi gün bir antikacıya gidip, belgeyi gösterdi. Antikacı bu teşekkür belgesinin gerçek olup, olmadığını öğrenmek için İsrail Konsolosluğuna fax çekti. Bir saat sonra bir görevli telefon ederek, belgenin sahibini görmek istediklerini söyledi. Elvir “eyvah” dedi “başıma iş mi açtım?” diyerek konsolosluğun yolunu tuttu.
Ona bu belgeyi nereden bulduğunu ve neden satmaya çalıştığını sordular. O da her şeyi açıkladı. “Gidebilirsin” dediler ama belgeyi ondan aldılar. 1 hafta sonra kapısına gelen 1 İsrailli görevli, Elvir, eşi ve kızını ABD’ye götürmeye geldiğini söyledi ve devam etti.
“O belgeyi araştırdık, İsrail devleti kurulduğunda yahudi hayatı kurtaran kişilere verilmiş az sayıda belgeden birisi ve hala geçerli, İsrail devleti olarak belgede sizin ailenize verilen sözü tutacağız. O belgede; İbranice, sizin babanıza teşekkür ediliyor ve ailenizden birinin başı sıkıştığında İsrail devletinin size yardım edeceği yazıyor. İsrail devleti kızınızı ameliyat ettirmeye karar verdi. Belgeyi de müzede sergilemek üzere alacağız”dedi. Elvir ve eşi şaşkın kalakaldılar. Daha sonra hep birlikte ABD’ye gidildi. Küçük kız beyin ameliyatını oldu. Küçük kız iyileştikten sonra Newyork’daki İsrail konsolosluğunda bir kutlama yapıldı. Elvir ve ailesine İsrali pasaportu hediye edildi. Bu kutlamada yıllar önce yaşlı köylü tarafından kurtarılan ve şimdi evlenip Amerika’da yaşayan Amy, eşi iki kızı ve Mişon, eşi 2 oğlu da vardı.
Amy Newyor’un ünlü avukatlarından, Mişon ise bir bankanın genel müdürüydü. Her ikisi de geçişi anlatıp, yaşlı adama duydukları minneti anlattılar.
“O gün yaşlı köylü, 2 değil, gördüğünüz gibi kaç yahudiye yaşamını armağan etti.” Dediler göz yaşları içinde. Amy ve Mişon; Elvir ve ailesiyle zaman zaman görüşmek üzere anlaştılar ve küçük kızın tüm eğitim masraflarını üstleneceklerine söz verdiler. Küçük kız şu anda Newyork da tıp eğitimi görmekte ve 5 yıldır Amy ile yaşamaktadır. Annesi ve babası son yaşanan kosova savaşı sırasında Sırp zulmünden kaçabilmek için ilk defa İsrail pasaportlarını kullanıp, ABD’ye gelmişler ve onlarda Amy’nin yakınında bir eve yerleştirilmişlerdi.
Bu ilgin öykü Kosova savaşı sırasında ülkeye gelen bu aile ile “Newyork Today”in yaptığı bir mülakattan alınmıştır.
 
 
 
 
 
 
İyilik Küçük Değildir......

O gün günlerden Şükran Perşembe'siydi, yani görev
günümüzdü. Bu haftalık 
geleneği iki küçük kızımla birlikte geçen yıl
başlattık. Perşembe günleri 
bizim dışarıya çıkıp, dünyaya olumlu bir katkıda
bulunma günümüz oldu. O çok 
özel Perşembe günü tam olarak ne yapacağımıza karar
vermemiştik, ama 
kendiliğinden bir şey nasılsa çıkardı.

Houston'ın işlek caddelerinden birinde arabamızla yol
alır ve o hafta ne tür 
bir iyilik yapacağımıza Tanrı'dan bize yol göstermesi
için dua ederken, öğle 
vakti oldu ve iki küçük kızımın karınları acıktı.
"McDonald's, McDonald's, 
McDonald's" diye tempo tutmaya başlamışlardı bile.
Hemen yumuşadım ve en 
yakın McDonald's'ı aramaya başladım. O sırada
geçtiğimiz her kavşakta bir 
dilencinin durduğunu fark ettim ve aklıma harika bir
fikir geldi. Eğer iki 
kızımın karınları acıktıysa, bu dilencilerin de
karınları acıkmış olmalıydı. 
Mükemmel! Yapacağımız iyilik işte kendiliğinden ortaya
çıkmıştı. Bütün o 
dilencilere öğle yemeği ısmarlayacaktık.

Bir McDonald's bulup kızlarıma iki tane Happy Meal
aldıktan sonra, 15 tane 
daha mönü yemek ısmarladım ve yemekleri dağıtmak üzere
harekete geçtik. Çok 
yorucu oldu elbette. Dilenciyi kenara çekiyor, bir
miktar para verdikten 
sonra, ona "Ah... Bu da öğle yemeğiniz." Diyorduk.
Sonra da arabamızı 
gazlayıp, bir sonraki kavşakta duran dilenciye
yaklaşıyorduk.

Çok iyi bir yöntem bulmuştuk. Kendimizi tanıtmak, ne
yaptığımızı açıklamak 
için yeterince zaman bırakmıyorduk. Üstelik, onların
da bize karşılık olarak 
bir şey söyleyebilmesine olanak yoktu. Kendilerine
iyilik yapan kişiyi 
tanımıyorlardı ve dikiz aynasından arkamızda olanları
izlemek çok 
keyifliydi: Elinde öğle yemeğini şaşkınlık ve
mutlulukla tutan ve arkamızdan 
bize bakan biri. Çok keyifliydi!

Yolun sonuna gelmiştik ve son kavşakta dilenen ufak
tefek bir kadın vardı. 
Önce biraz para verdikten sonra yemeğini verdik ve eve
dönmek üzere orada 
bir U dönüşü yaptık. Fakat, maalesef aynı kavşaktaki
kırmızı ışığa 
yakalandık. Kadın oradaydı ve ben çok utanmıştım. Ne
yapacağımı 
bilemiyordum. Onun bize bir şeyler söylemek zorunda
kalmasına istemiyordum.

Arabamıza doğru ilerledi, bu nedenle arabanın camını
açmak zorunda kaldım. 
"Bana daha önce hiç kimse böyle bir şey yapmadı."
Dedi, yüzünde mutlu bir 
ifadeyle. Ben de yanıt olarak, "İlk olduğumuza çok
sevindim." Dedim. Kendimi 
rahatsız hissettiğim için, bir şeyler daha söylemek
gereğini duydum, 
"Yemeğinizi ne zaman yiyeceksiniz?"

Kocaman açılmış, yorgun gözleriyle bana baktı ve "Ah
canım, bu yemeği 
yemeyeceğim." Dedi. Şaşırmıştım, ama ben bir şeyler
söylemeye vakit 
bulamadan o sözlerini sürdürdü. "Biliyor musun, evde
küçük bir kızım var. 
McDonald'a bayılıyor, ama hiç param olmadığı için ona
oradan hiç yemek 
alamıyorum. Ama... bu gece McDonald's yiyecek!"

Çocuklarımın gözlerimde biriken yaşları fark edip
etmediklerini bilmiyorum. 
Pek çok kez yaptığımız iyiliklerin çok küçük olup
olmadığını, birilerinin 
yaşamlarında bir şeyleri değiştirip
değiştirmediklerini sorgulamıştım. Ama o 
anda Rahibe Teresa'nın şu sözlerini anımsadım: "Büyük
şeyler yapamayabiliriz 
- ama küçük de olsa büyük bir sevgiyle pek çok şey
yapabiliriz."

.......Donna Wick.......
 
 
 
 
 
 
 
KAÇ LİRA DEĞERİNDEYİZ?
 
            Bir kimyagerin araştırmalarına göre insanın değeri komik denecek kadar düşük olup adeta sudan ucuzdur. Çünkü vücûdumuzda 7 kalıp sabun yapacak kadar yağ, orta boyda çivi yapacak kadar demir, ancak bir kahve fincanı dolduracak kadar şeker, bir tavuk kümesini boyayacak kadar kireç, 2000 kibrit yakacak kadar fosfor, ufak bir topun atımına yetecek barut için potasyum bulunmaktadır.
            Madde itibariyle bu kadar ucuz olduğu halde tek bir organını bile dünyaya değişmeyen insan, kendisine verilen bu değerin kıymetini bilmeli ve yine kendisini kâinatın dilenciliğinden kurtarıp, bütün mahlukatın sultanı yapan Zât’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmelidir.
            Aksi takdirde gerçek değer kokuşmaya mahkûm birkaç kilo et, birkaç litre kan ve bir yığın kemikten ibaret kalacaktır.
 
 
 
 
 
 
 
                                   KALBİMİN SAHİBİ
 
            Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi...
            Canını feda edecek birini arıyorlardı...Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı. Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...
            "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı...
            Genç kız da zaten başka bir şey istemiyordu... Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi.. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...
            Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti... Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an..          Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi...
            En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği dokunmuş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umurunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
            Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Oysa sevdiği, kim bilir kiminle beraberdi. Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı ? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden ?
            İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza...
            Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti.
            Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı.. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...
            O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...
            Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor.
            Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla.. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
            Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta.. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça...Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı.
            "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, ne de kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim... Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye.. Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki, ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece... Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde... Unutma, kırmızı gülü de unutma olur mu? Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim
 
 
 
 
 
 
 
 
                        KALBİNİZİN SESİNİ DİNLEYİN
 
            Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.
            Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta 2. sınıftayken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
 
            Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. iki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
            "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.
            "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal..." dedi, hocası.
            "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız!" dedi ve ekledi:
            "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm"
            Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum..." dedi babası.
            "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!." Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.
            "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.
            "Ben de hayallerimi..."
            O orta 2 öğrencisi bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı kompozisyon ödevi şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı. Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya götürdü. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine:
            "Bak..." dedi. "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah'tan ki sen hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın"
            Kimsenin hayallerinizi çalmasına izin vermeyin. Ne durumda olursanız olun, kalbinizin sesini dinleyin !.
 
 
 
 
 
 
 
 
                                   KAPI
 
            19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.
            Hunt'ın "Kainatın Işığı" adini verdiği bu tabloda geceleyin elinde duran fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek:
            "Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım" dedi,
            "Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da..."
            Hunt gülümsedi:
            "Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki..." dedi.
            "Bu kapı, insan kalbini temsil ediyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında tokmağa ihtiyaç yoktur?".
 
 
 
 
 
 
                                     KANSER HASTALIĞI
 
            Dünya hayatının en çetin imtihanlarından biri de, gerçeğe yaklaşmakta çekilen zorluklardır. Çünkü beyinlerimiz maddi olaylarla yıkanmış, gözler görmediğine inanmaz olmuş, bu yüzden de dualarımız bile samimiyetini kaybetmiştir. Aslında her insan, başta rüya gerçeği olmak üzere bir çok kere madde ötesindeki esintileri fark eder. Veya birçok kere madde ötesinden yansıyan mânâ gücünün varlığına şahit olur. Fakat kuvvetli bir imana sahip olmayan insan, madde ötesi gerçekleri nefsin ve şeytanın tesiri ile ya görmezlikten gelir, ya da "tesadüf" der geçer.
            Ben, kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.
            Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurtdışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk beş yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir işkadını olan Serap, dört yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine altı saat karda mahsur kalmış.
            Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.
            Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
            “Doktor bey” dedi.
            “Ben size...dargınım.”
            “Niçin” diye sordum.
            "Siz...dindar...bir...insanmışsınız...niçin...bana...da, Allah'ı... ölümü... âhireti... anlatmıyorsunuz?"
            Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:
            "Doktorlara ulaşmak kolaydır” dedim.
            “Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
            Konuşmaya mecali olmadığından
            "Ben o isteği duyuyorum" mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanı sıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmış öğretime" dönüşmüştü.
                  Anlattığım iman hakîkatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.
            Vefatına bir hafta kadar kala:
            "Doktor bey” dedi.
            “Ben...ölürken... ne...söylemeliyim?"
            "Senin durumun çok özel" dedim.
            Kelime-i şehâdet sana uzun gelir. O anı farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter"
            O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.
            Dönüşümde annesi telefon ederek:
            "Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor" dedi.
            "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor"
            Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
            "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?"
            İşte Serap, böyle bir hanımdı.
            Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmamasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı hâlde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın âcizliği hürmetine olacak ki, salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.
            Ertesi gün ona: -"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."
            Ve Serap, bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde, son sorusunu sordu:
            "Doktor bey...Azrail...bana ...nasıl...görü..necek?"
            "Kızım," dedim. "O bir melek değil mi?
            “Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
            Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
            "Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize gibi bir olay yaşandı!" dedi ve devam etti:
            Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık.
            Ve kelime-i şehâdet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
            "Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!
 
 
 
 
 
   KARINCA
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş. Bir insan gelmiş fıçının başına. Karıncayı görmüş.. Ne işin var senin burada demiş,karıncayı ezmiş yoketmiş. Bir insan gelmiş fıçının başına. Karıncayı görmüş.. Kimseye zararın yok sevimli hayvan hadi fıçıda yaşa demiş. Bir insan gelmiş fıçının başına. Karıncayı görmüş.. Bir kaşık şeker serpmiş fıçının içine,yesin diye. Bu üç insan kimmi? Birincicnin adı Bencil İkinciyi Hoşgörü diye çağırıyorlar, Üçüncümü? O Sevgi işte!
 
 
 
 
 
KAVANOZ
Zamanın iyi ve üretken olarak kullanıma konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyormuş. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine:
“Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş. Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş:
“Kavanoz doldu mu” Sınıftaki herkes,
“Evet, doldu” yanıtını vermiş.
“Demek doldu ha” demiş hoca. Hemen eğilip bir koca küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler. Yeniden sormuş öğrencilerine:
“Kavanoz doldu mu?” İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
“Hayır, tam da dolmuş sayılmaz” demişler.
“Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir koca dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden:
“Kavanoz doldu mu?”
“Hayır dolmadı!” diye bağırmış öğrenciler. Yine “Aferin” demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş:
“Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
“Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.”
“Hayır” demiş öğretmen. “Çıkartılması gereken asıl ders şu: Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız. Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?”
Ya biz? Kaya parçalarına öncelik veriyor muyuz?
 
 
 
 
 
 
KAYBEDİLENLER

Bir gün insan virgülü kaybetti.
O zaman cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı.
Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.
Bir başka gün ise ünlem işaretini kaybetti.
Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor ne de bir şeye seviniyordu. Üstelik hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.
Bir süre sonra soru işaretini kaybetti.
Artık soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kainat ne dünya ne de kendisi umurundaydı.
Birkaç sene sonra iki nokta işaretini kaybetti.
Artık davranış sebeplerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendisine ait tek bir düşünce bile yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.
Son noktaya geldiğinde düşünmeyi, okumayı unutmuş vaziyetteydi.
 
 
 
 
 
 
 
 
                     KAZ GONDERSEM
Çok soğuk bir kıs günü padişah, tebdili kıyafet gezmeye karar vermiş.Yanina bas vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler.. 
Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyari selamlamış. " Selamünaleyküm ey pir'i fani..." 
" Aleykümselam ey serdar'i cihan... 
"Padişah sormuş." Altılarda ne yaptın ?" 
" Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." 
Padişah gene sormuş. " Geceleri kalkmadın mi ?" 
" Kalktık...Lakin, ellere yaradı...
"Padişah gülmüş. " Bir kaz göndersem yolar misin ?" 
" Hem de cıyaklatmadan..
" Padişahla bas vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah bas vezire dönmüş.
" Ne konuştuğumuzu anladın mi ?" 
" Hayır padişahım...
" Padişah sinirlenmiş. " Bu aksama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım." Korkuya kapılan bas vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor..
 " Ne konuştunuz siz padişahla...
" Adam, bas veziri söyle bir süzmüş.
 " Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim..
" Baş vezir, yüz altın vermiş.
 " Sen padişahı, serdar'i cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu.."
 " Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi..
" Vezir kafasını kaşımış. " Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek...
" Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış. 
" Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mi ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
" Vezir bir soru daha sormuş... " Geceleri kalkmadın mi ne demek ?
"Adam bir yüz altın daha almış. " Çocukların yok mu diye sordu..Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim...
"Vezir gene kafasını sallamış. " Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...
" Adam gülmüş." Onu da sen bul..."
 
 
 
 
 
 
 
KEDERLİ KIZ ARİANE...
 
Ariane, kıyılarında dalgaların kudurduğu, Naksos
adasında yaşıyordu... Aşktan nasibini alamamış kederli
kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti.

Bu acıyla ağlayıp sızlıyor, Theseus'a beddualar ediyordu.
Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları
ile ıslatıyordu. Bazen de denize hakim yüksek bir kayaya
çıkıyor ve Theseus'u götüren mavi geminin uzaklarda
kayboluşunu tahayyül ederek, ayrılık gününü içi
yanarak anıyor ve bağırıyordu:

-"Theseus! Duygusuz, taş gibi bir yüreğin var! Seni
hangi dişi aslan dünyaya getirdi? Senin yanında ne kadar
mesuttum. Her şeye boyun eğen bir köle gibi sana hizmet
etmedim mi? Senin yorgun ayaklarını yıkayan ben değil
miydim? Yatağının üzerine erguvan renkli örtüyü kim
yayıyordu? Beni bu ıssız adada bırakıp gideceğine, babamın
evine götürseydin. Bundan sonra ben ne yapabilirim? Benim
kederimi kim dağıtacak, bana kim ümit ve teselli getirecek?
Kıyılarında azgın dalgaların gürültüler çıkararak parçalandığı
bu adada ben nasıl yaşayabilirim? Derin ve korkunç deniz
beni babamdan ve tanıdıklarımdan ayırıyor. Hayatımın
ilk baharında, bu kayalık, ıssız adada terkedilmiş
bir halde ölecek miyim?"

Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel
saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden
geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları
ile esrarengiz bir delikanlı, Naksos adasına çıktı.

Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı
genç Ariane'i uykunun kolları arasında gördü.

Esrarengiz delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi.
Uzay'ın uzanıp giden boş sesizliğine hükmediyordu.
Bütün bunlara rağmen yaşamdan mesut olmasını
biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan,
muztariplere neşe ve teselli getiren bir tabiatı vardı.

Güzel Ariane'e baktığında kalbi heyecanla çarptı, iri gözleri
ile onun uyuyuşunu, bu güzel manzarayı doya doya seyretti...

Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun
saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da
ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çerçeveliyordu.

Uyandığında genç kral ona yaklaştı:
-"Güzel peri kızı", dedi. "Sen şanlı bir kralın sevgilisi
olmayı hak etmeden evvel Theseus'un ümitsiz aşığı idin.
İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu
ile uzun zaman uyumuştun." Böyle söylerken Kral,
elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan
saçları üzerine koydu. Fakat bu parlak taç, Ariane'in
alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi.
Üzerinde bulunan kıymetli taşların, cevherlerin her biri,
gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın Kraliçesini bulmasının
ve birleşmelerinin hatırasını ebedi olarak saklamak için bu
yıldızlar tacı, gökyüzünde çakılı kaldı. Artık Genç Kral'ın
sonsuzluğu ve uzayın karanlığı yıldızlarla cümbüşlenmişti.

Ariane'in iffeti, yalnızlığı ve kalbinin hüznü ona
günün birinde sonsuz mutluluğu getirmişti. Bunun için
binlerce yıldır yıldızlar onlara bakmasını bilen
mutlu insanlara göz kırparlar......
 
Derleyen: Serhat BAŞTAN
 
 
 
 
 
 
 
 
KENAR MAHALLE
 
       Bir profesör sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine   göndermiş ve o bölgede yaşayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmaları ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.
 
      Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının   olmadığını dile getirmişlerdir.
 
      Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka   sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerden bu projeyi sürdürmeleri  ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmaları istedi. Öğrenciler o bölgeden   taşınan   ya da   ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan   176’sının olağanüstü bir başarı   gösterip avukat doktor ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar.
 
       Profesör çok etkilenmişti ve bu   konuyu izlemeye karar   verdi. Birer yetişkin   olan   o çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için her biriyle buluşma şansı oldu   “o koşullarda nasıl   bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdiği cevap hep aynıydı : mahalle   okulunda bir öğretmenimiz vardı onun   sayesinde 
 
       Profesör bu öğretmen i çok merak etmişti   hala   hayatta   olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini   bulması zor olmadı   kendisini ziyaret etmek için evine kadar   gitti. Karşısında yılların   yüzüne   eklediği   kırışıklara rağmen   hala dinç duran   bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına   bu   çocukları kenar mahallelerden kurtarıp başarılı   birer yetişkin   olmalarını sağlamak için kullandığı   sihirli formülün   ne   olduğunu sordu.   Yaşlı   öğretmenin   gözleri   parladı ve   dudaklarının   kenarında bir   gülümseme belirdi:” çok   basit” dedi, “ BEN   O ÇOCUKLARI   ÇOK SEVDİM
 
 
 
 
 
 
Kilitlemek kolay mı?
 
            Türbelerin kapatılmasından sonra, her yerde olduğu gibi, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin de türbe kapısına kilit vurulmuş. Fakat, sabahleyin erkenden yoldan geçenler kilidi açılmış, kapıyı ardına dayalı görürlermiş. İlgililerden biri:
            "Bu kapıyı elbet bir açan var" diye iki polisi görevlendirmiş:
            "Bekleyin sabaha kadar, gözetleyin, kim açıyorsa yakalayın" diye emir vermiş.
            Polisler, gün ışıyıp sabah ezanları okununcaya kadar bekleyip sohbet etmişler. Ortalık boz-bulanık bir hal aldığında, çıt! demiş, kapıdaki kilit açılmış, kapı ardına dayanmış ve az sonra türbeden o mübarek ve güzel yüzüyle Bayram Veli Hazretleri görünmüş; şöyle bir etrafına bakınıp, havayı kokladıktan sonra başlamış usul usul yürümeye... Polisler şaşkına dönmüşler. Birinin dili tutulmuş, öbürü, durmadan arkadaşını tokatlarmış. Bir daha kim bekler? İşte o olmuş, bu olmuş, artık ne kapı açılmış, ne kilit, Hacı Bayram, bir zaman ortalıkta görünmemiş.
            Günün birinde, devlet büyüklerinden bir kişi
            "Bu meydanın adını değiştirelim, artık caddelerimizin başından hacı külahını çıkaralım, buranın adı Ogüst meydanı olsun" diye öneride bulunmuş.
            Hacı Bayram sevdalılarından bir zatın da bu öneri pek fenasına gitmiş. O gece hiç uyumamış, sabahleyin de erkenden türbe kapısına gidip orada niyaza başlamış. Bir de ne görsün? Hacı Bayram Veli karşısında gülümser, memnun:
            "Ne üzülüyorsun be oğlum? Her kemâlin bir zevali olduğu gibi, her zevalin de bir kemâli vardır. Allah âdildir, bağışlar ve affeder, sen işine bak!" demez mi?
            Gerçekten, ardından az bir zaman geçmiş geçmemiş, sokakların başından hacı külahını çıkarmak isteyen o kişi yürekler acısı bir ölümle ölmüş, çoluğu çocuğu darmadağın olmuşlar.
            Eh! Erenlerin sağı solu olmaz, onlarla şakaya gelmez! Hani ne güzel söylemişler:
Değme sakın fukara fırkasının hırkasına,
Her biri bir dağ devirip geçirir arkasına!
            Hani Yunus Emre ne güzel demiş.
                                               Bir sinek bir kartalı, kaldırıp vurdu yere,
                                               Yalan değil gerçektir bende gördüm tozunu.
 
 
 
 
 
 
                                KIRLANGIÇ
 
            Günlerden bir gün Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş. Ve adamın penceresinin önüne konup adama söyle demiş:
            -Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.
            Adam:
            -Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiç bir kus adama aşık olur mu?... demiş.
            Kırlangıç tekrar:
            -lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yasar gideriz. demiş.
            Adam yine:
            -Olmaz alamam...Git başımdan, diye cevap vermiş.
            Üçüncü ve son defa kus adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:
            -Lütfen beni içeri al.. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yasayabilirim sadece beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri alda burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar seni neşelendirir sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın, der...
            Adam ona:
            -Git derhal başımdan!... Ben yalnız kalırım demiş ve kuşu kovmuş...
            Kırlangıçta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş..
            Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "Ben ne aptal, ne kadar akilsiz bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık demiş ve çok pişman olmuş, pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Kendi kendine nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim, demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlarda gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna... Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona söyle demiş:
            -Kırlangıçların ömrü 6 aydır . . .
            Hayatta bazı fırsatlar vardır ömründe bir defa insanin eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider.
***
Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?
Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar
size sunulan bir dostluğu?
Hayatta bazı fırsatlar vardır ki,
sadece bir kez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler....
 
 
 
 
 
 
 
 
KIRMIZI ARABA
Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı
yaşam mücadelesi veriyordu.
Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu “Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu,
kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.
Gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim
dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.
Yanına da bir not iliştirilmişti: "Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda
bu kumandalı araba sizin olabilir."
Hemen Gayle’in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp , verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle’e almalıydım.
Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte
kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.
Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan
bir tanesini satmalarını rica ettim.
Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına
baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.
Ardından da gözlerimin içine bakarak:
"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz
bu arabayı? "diye sordu.
Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan
söz ettim. Çok etkilenmişti. "İstediğiniz oyuncak arabayı
verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi. Yazdığım çeki masanın
üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.
Ertesi günü Gayle’i ziyarete gittiğimde gözleri ışıl ışıldı.
Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla: "Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet
dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime.
Açıp okumaya başladım:

"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide,
altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım
ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç
bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep
şanslı hissettim. Gayle’de senin gibi bir dostu olduğu için
çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"
Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan.
Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.
 
Bonita L. Anticola
Çeviren : Nuray Bartoschek
 
 
 
 
 
 
                     KİŞİLİK
 
            Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
            Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
            "Bakın" diyor.
            "Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
            Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
            "Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".
            Bir (0) daha...
            "Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".
            Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: 
            Yetenek... disiplin... sevgi...
            Eklenen her yeni (0)' ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:
            "Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
            Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür...
 
 
 
 
 
 
KIZILDERİLİ REİS SEATTLE'DAN
WASHİNGTON'DAKİ AMERİKA BAŞKANINA BİR MEKTUP

Washington'daki Büyük Başkan'a

Washington'daki büyük başkan bize
topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir
haber yolluyor.
Büyük Başkan bize aynı zamanda dostluk
iyi niyet dolu sözler de gönderiyor.
Bu dostça bir davranıştır, zira biz onun bu
dostluğa ihtiyacı olmadığını pek iyi biliriz.
Biz onun istediğini düşüneceğiz, zira eğer
biz satmağa razı olmazsak, belki o zaman da
beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim
topraklarımızı zorla alacaktır.

Gökyüzü nasıl satılır,
ya da satın alınır,
ya toprakların sıcaklığı?
Bunu tasarlamak bize yabancıdır.

İnsan havanın tazeliğine,
suyun şarıltısına sahip olamazsa
onu nasıl satabilir?

Siz onu bizden nasıl
satın alabilirsiniz?
Biz kararımızı vereceğiz.
Seattle Reis ne söylerse,
Washington'daki Başkan
bunun doğruluğuna emin olmalıdır,
tıpkı beyaz kardeşimizin mevsimlerin
tekrar geleceğine güveni olduğu gibi.

Benim sözlerim yıldızlara benzer
ki onlar hiç bir zaman sönmez.
Bu dünyanın her bir parçası ulusum için kutsaldır,
pırıldayan her çam yaprağı ,her kumsallık kıyı,
karanlık ormanlardaki her sis, her geçit,
vızıldayan her böcek ulusumun düşünce ve
yaşantılarında kutsaldır.
Ağaçların içinde yükselen özsuyu
kızılderili adamın hatıralarını taşır.
Beyazların ölüleri, yıldızların altından
geçmek için uzaklara giderken
doğdukları toprakları unuturlar.
Fakat bizim ölülerimiz bu büyülü dünyayı
hiç bir zaman unutmazlar,
çünkü o kızılderililerin annesidir.
Biz bu toprakların bir parçasıyız ve onlar
bizden birer parçadırlar.
O güzel kokan çiçekler bizim kızkardeşlerimiz,
geyik, at ve büyük kartal da bizim erkek kardeşlerimizdir.
Yüksek kayalıklar, yeşil çayırlar,
tayların ve insanların vücutlarının ılık sıcaklığı
hepsi aynı bir aileye aittir.
Washington'daki büyük başkan
bize bir yer vereceği ve bizim orada rahatça
kendi kendimize yaşayabileceğimizi haber veriyor.
O bizim babamız, biz de onun çocukları olacağız.
Fakat böyle şey acaba hiç olabilir mi?

Tanrı bizim ulusumuzu sever, fakat kızılderili çocuklarını terk etti.
O beyaz adama işinde yardım etsin diye
makinalar yolluyor ve onun için büyük köyler yapacak.
O geçen her günle sizin ulusunuzu daha kuvvetli yapacak.

Beklenmeyen bir yağmurdan sonra
ırmaklar nasıl yataklarından taşarlarsa,
siz de çok geçmeden bu toprakları dolduracak,
her tarafa taşacaksınız.

Benim ulusum gelgitin çekilen dalgalarına benzer,
fakat onlar bir daha geri gelemezler.
Hayır biz başka başka ırklardanız.
Çocuklarımız beraber oynamazlar,
ihtiyarlarımızın anlattığı öyküler de başka başkadır.
Tanrının lütfu sizin üzerinizdedir, bizler yetim kaldık.
Biz topraklarımızı satmak için yaptığınız
teklifleri bir kere daha düşüneceğiz.
Bu sandığınız kadar kolay olmayacaktır.

Çünkü bu topraklar bize kutsaldır.
Biz bu ormanlarla seviniriz.
Bilmiyorum.
Bizim davranışımız sizinkinden farklıdır.
Derelerin ve ırmakların içinden geçerken
pırıldayan sular yalnız su değildir: onlar bizim
atalarımızın kanlarıdır.

Biz size bu toprakları sattığımız zaman,
bilesiniz ki, onlar kutsaldır ve
sizin çocuklarınız da onların kutsal olduklarını
ve göllerin berrak sularında oynaşan her yansının
benim ulusumun yaşantılarına ait masalları ve öyküleri
anlatmakta olduklarını öğrenmelidirler.
Suların çıkardığı sesler benim atalarımın sesleridir.
Irmaklar bizim kardeşlerimizdir,
onlar bizim susuzluğumuzu giderirler,
bizim kayıklarımızı taşır, ve çocuklarımızı beslerler.
Topraklarımızı sattığımız zaman, bunu hatırınızda tutmalısınız,
ve çocuklarınıza öğretmelisiniz.
Irmaklar bizim kardeşlerimizdir, sizin de.
Ve siz şimdiden başlayarak ırmaklara iyiliğinizi esirgememelisiniz,
öteki her kardeşe karşı da.

Kızılderili adam onun topraklarına giren
beyaz adam karşısında her yerde geriledi,
nasıl ki sabahın sisi dağlarda doğan güneşin önünden kaçar.
Fakat bizim babalarımızın külleri kutsaldır.
Onların mezarları mübarek topraklardır,
bütün bu tepeler, ağaçlar, dünyanın bu kısmı,
bizim için mübarektir.

Biz beyaz adamın düşünümüzü anlamadığını biliriz.
Toprağın her parçası onun için birdir, çünkü
o gece gelen ve yerden ihtiyacı olan şeyi alıp
giden bir yabancıdır.
Toprak onun kardeşi değil düşmanıdır,
onu elde ettikten sonra ilerlere gider,
babalarının mezarlarını geride bırakır ve
onlarla bir daha ilgilenmez.
O toprağı çocuklarından çalar ve gene ilgilenmez.
Babalarının mezarları ve çocuklarının doğum hakkı çabukça unutulur.
O annesi olan taprağı ve kardeşi olan gökyüzünü
satılacak ve talan edilecek şeyler gibi,
ya da koyunlar veya parıldayan inciler gibi
satın almak için kullanır.

Onun açlığı dünyayı saracak ve geride
her tarafta çölden başka bir şey kalmayacak!
Ben bilmiyorum,
bizim düşünüşümüz sizinkinden farklıdır.
Sizin şehirlerinizin görüntüsü
kızılderili adamın gözlerini ağrıtır.
Belki bu onun bir vahşi olmasından
ve bu gibi şeyleri anlayamamasından ileri gelir!

Beyazların şehirlerinde sessizlik denen bir şey yoktur.
Orada ilkbaharda oluşan yaprakların seslerini,
uçuşan böceklerin vızıltılarını işitecek
bir yer de bulamazsınız.
Fakat bütün bunlar benim bir vahşi olmamdan
ve bunları anlayamamamdandır.
Gürültü, patırtı bizim kulaklarımızı adeta tahkir eder.
Kuşların ötüşünü,
ya da geceleyin su başında kurbağaların bağırışlarını
işitmedikten sonra dünyada ne vardır.
Ben kızılderili bir adamım ve bunu anlayamıyorum.

Bir kızılderili
gölün üstünden gelen rüzgârın mülâyim gürültüsünü sever,
öğleyin yağan yağmurun temizlediği,
taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı
rüzgâr kokusundan hoşlanır.
Kızıl adam için hava kıymetlidir,
çünkü her şey aynı solunumdan pay alır.
hayvan, ağaç ve insan,
hepsinin teneffüs ettiği hava aynıdır.
Beyaz adam teneffüs ettiği havanın farkında değilmiş gibi
görünüyor.
Bir kaç gün önce ölen bir insanın kötü kokulan duymadığı gibi.
Fakat biz size topraklarımızı satarsak, unutmamalısınız ki,
hava bizim için kıymetlidir
ve hava hayatta tuttuğu her şeyle ruhunu paylaşır.
Rüzgâr babalarımıza ilk nefeslerini vermişti
ve son nefeslerini de alan odur.
Çocuklarımıza da yaşama ruhunu o vermelidir.
Eğer biz topraklarımızı size satarsak, onu
özel ve mübarek bir şey olarak kıymetlendirmelisiniz.
Beyaz adam da çayır çiceklerinin
üzerinden geçen rüzgârın onların kokularıyla
nasıl tatlı koktuğunu duymalıdır.
Topraklarımızı satmak üzerinde düşüneceğiz
ve eğer buna karar verirsek, bunun bir şartı olacaktır.
Beyaz adam topraklarımızdaki hayvanlara
kardeşleri gibi muamele etmelidir.
Ben bir vahşiyim
ve başka türlüsünü anlayamam.
Ben şimdiye kadar beyaz adam tarafından bırakılmış,
çürümüş binlerce bizon gördüm.
Ben bir vahşiyim
ve demir atın (lokomotif), sırf hayatta kalmak için öldürdüğünüz
bizondan daha kıymetli olduğunu anlayamam.
Hayvanları olmadıktan sonra insanların ne kıymeti vardır.
Eğer bütün hayvanlar onu bıraksalardı,
insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmezler miydi?
Hayvanların başına gelenler çok geçmeden insanların da başına gelecektir.
Hayatta her şey birbirine bağlıdır.
Toprağın başına gelen, onun oğullarının da başına gelir.

Sizler çocuklarınıza ayaklarının altındaki toprakların
bizim büyük babalarımızın külleri olduklarını öğretmelisiniz.
Toprağa kıymet vermeleri için onlara,
toprağın bizim atalarımızın ruhlarıyla dolu olduğunu anlatınız.
Çocuklarınıza, bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretiniz.
Toprak bizim annemizdir.
Toprağın başına gelenler onun çocuklarının da başına gelir.

İnsanlar toprağa tükürürlerse,
kendi kendilerinin yüzüne tükürmüş olurlar.
Zira biz biliyoruz ki,
toprak insana değil,
insan toprağa aittir.
Her şey,
bir aileyi birbiriyle birleştiren kan gibi birbirine bağlıdır.
Herşey birbirine bağlıdır.
Toprağın başına gelen oğullarının da başına gelir.

İnsan hayatın dokusunu yaratmamıştır,
onun içinde yalnız bir liftir. Siz dokuya ne yaparsanız,
bunu kendinize yapıyorsunuz demektir.
Hayır,
gündüzle gece bir arada yaşayamazlar.
Bizim ölülerimiz dünyanın tatlı ırmaklarında yaşamağa devam ederler
ve ilkbaharın yavaş adımlarıyla tekrar geri dönerler,
onların ruhu gölün yüzeyini çalkalayan rüzgârdır.
Beyaz adamın topraklarımızı satın almak hususundaki isteğini düşeneceğiz.

Fakat benim ulusum soruyor,
beyaz adam neyi satın almak istiyor?
Gökyüzü ve toprakların sıcaklığı,
koşan antilopların çabukluğu
nasıl satın alınabilir?
Biz size bütün bu şeyleri nasıl satabiliriz,
siz de bunları nasıl satın alabilirsiniz?
Kızıl adam bir kâğıt parçası imzaladığı ve
bunu beyaz adama verdiği için
siz bu topraklara istediğinizi yapabilir misiniz?
Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek,
onları size nasıl satabiliriz?
Sonuncusu öldükten sonra
bizonları yeniden geriye satın alabilir misiniz?
Biz teklifiniz üzerinde düşüneceğiz.
Biz, satmağa razı olmadığımız takdirde,
beyaz adamın tüfeğiyle gelip topraklarımızı alacağını bilmekteyiz.
Fakat biz vahşi insanlarız.
Beyaz adam ise, geçici olarak iktidardadır
ve O
kendisini bütün dünyanın kendisine ait olduğu,
Tanrı sanmaktadır.
Bir insan, annesine nasıl sahip olabilir?
Biz topraklarımızı satın almak hususundaki
tekliflerinizi tekrar düşüneceğiz.

Gece ve gündüz beraber yaşayamazlar,
biz, sizin başka topraklara göç etmemiz teklifinizi düşüneceğiz.
Biz uzakta ve sükun içinde yaşayacağız.
Günlerimizin kalan kısımlarını nerede geçireceğimiz önemli değildir.
Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış ve yenilmiş gördüler.
Savaşçılarımız utandırıldılar.
Yenilgiden sonra günlerini miskince geçirdiler,
vücutlarını tatlı yemekler ve kuvvetli içkilerle zehirlediler.
Günlerimizin geri kalan kısmını nerede geçireceğimizin bir önemi yoktur.
Zaten geriye de pek fazla zaman kalmamıştır.
Bir kaç saat,
bir kaç kış,
sonra eskiden bu topraklar üzerinde yaşayan insanlardan,
kendi uluslarının mezarlarında matem tutacak kimse kalmayacaktır.
O ulus ki bir vakit sizinki gibi kuvvetli idi
ve geleceğe ümitle bakıyordu;
oysa şimdi
ormanlarda başı boş dolaşmaktan başka
yapacak bir şeyleri olmayacaktır.

Fakat ben ulusumun çöküşüne neden ağlayayım?
Uluslar insanlardan oluşurlar,
başka bir şeyden değil.
İnsanlar da denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler.
Onlara yol gösteren
ve onlarla dostun dostla konuştuğu gibi
konuşan bir Tanrıya sahip olan beyaz adam bile,
herkes için belirlenmiş olan alınyazısından kaçamayacaktır.
Belki biz hep kardeşleriz.

Yalnız biz,
beyaz adamın da bir gün keşfedeceği bir şeyi şimdiden biliyoruz.
Bizim Tanrımız da aynı Tanrıdır.
Sizler belki bizim topraklarıza sahip olduğunuzu düşündüğünüz gibi
ona da sahip olacağınızı düşünüyorsunuz,
fakat buna muktedir olamayacaksınız.
O
insanların Tanrısıdır,
kızılderililerin de
beyazların da.
Bu topraklar onun için kıymetlidir.
Onları yaralamak,
onların yaratıcısını hor görmek demektir.

Beyazlar da bir gün bu dünyadan gideceklerdir,
belki de bütün öteki ırklardan daha çabuk.
Yataklarınızı zehirlemeğe devam ediniz,
ve bir gece kendi çöplerinizin içinde boğulacaksınız.
Fakat batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız,
bu, sizi bu topraklara getiren
ve size bu ülkeye
ve kızılderili adama hakim olmanızı emreden Tanrının
kudretinin ateşinden gelecektir.
Bu kader bizim için bir muammadır.

Bütün bizonlar öldürüldükten sonra,
yaban atları evcilleştirildikten,
ormanlann en gizli köşeleri,
binlerce insanın ağır kokusuyla dolduktan,
sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra...
Çalılıklar nerede?
Kayboldular!
Kartallar nerede?
Gittiler!
O hızlı koşan taya ve ava
"Allahaısmarladık"
demek, ne demektir?
Bu, o yaşamın sonu ve sırf daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır!
Tanrı bizim hayvanlara ve kızılderililere hâkim olmamızı istedi,
herhalde bunun özel bir sebebi olacaktır,
fakat bu sebep bizim için bir muammadır.

Belki beyaz adamın nelerden rüya gördü-
ğünü,
uzun kış geceleri çocuklarına hangi ümitlerini anlattığını,
onların sabahın özlemini çekmeleri için
imgelemlerinde (muhayyile) ne gibi hayalleri
ateşlediğini bilseydik,
evet
belki o zaman onu anlayabilirdik.
Fakat biz yaban insanlanyız

ve beyaz adamın düşleri bize saklıdır.
Ve onlar bize saklı oldukları için de,
biz kendi yollarımızdan gideceğiz.
Çünkü biz her şeyden önce
her insanın kardeşlerininkinden -ne kadar farklı olursa olsun-
istediği gibi yaşama hakkını tanır ve sayarız.
Bizi birbirimize bağlayan şeyler çok değildir.
Biz sizin teklifinizi düşüneceğiz.

Eğer ona evet dersek, bu sırf bize
vadettiğiniz yeni toprakları güvenlik altına almak içindir.
Belki orada kısa günlerimizi
kendi alıştığımız şekilde geçirebileceğiz.
Son kızılderili bu dünyadan gittiği
ve onun hatırası, yalnız bir bulutun
sonsuz çayırların üzerindeki gölgesi olarak kaldığı zaman,
babalarımın ruhu bu kıyılarda
ve ormanlarda yaşamağa devam edecektir.
Çünkü onlar bu toprakları seviyorlardı,
yeni doğan bir çocuğun
annesinin kalbinin atışını sevdiği gibi.

Size bu toprakları sattığımız zaman,
siz de onlan bizim sevdiğimiz gibi seviniz,
onlarla bizim ilgilendiğimiz gibi, ilgileniniz.
Onları bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız.
Ve bütün kuvvetinizle, ruhunuzla ve kalbinizle onları
çocuklarınız için koruyunuz ve
Tanrının hepimizi sevdiği gibi, siz de onlan seviniz.

Çünkü biz bir şey biliyoruz:
Tanrımız aynı Tanrıdır. Bu dünya mübarektir.
Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz.
Belki biz hepimiz kardeşiz.
Zaman bunu gösterecektir.

Duwarmish kızılderililerinin reisi
Reis Seattle
 
 
 
 
 
                                   KÖPEK İLE TAVŞAN
 
            Köpeği ile yaşayan bir genç İstanbul’da bir bahçe katı daire kiralar. Dairenin önünde bir teras vardır. Yan dairede de ev sahibi yaşlı kadın ve oğlu oturmaktadır. İki dairenin teraslarından birbirine geçilebilmektedir.
            Kiracı genç taşınırken ev sahibinin oğlu kiracıya şöyle der:
            "Köpeğinize ne olur dikkat edin, annemin tavşanına bir şey yapmasın. Annem yaşlı, o hayvana da çok bağlandı, tavşana bir şey olursa yasayamaz. Tavşanın kafesi terasta duruyor, aman dikkat"
            Kiracı da dikkat edeceğini söyler.
Gel zaman git zaman, köpek ve tavşanın birbirileri ile hiçbir sorunu olmaz, beyaz tavşan da iyice büyür. Tavşan bazen kafesinde duruyor, bazen de terasta dolaşıyordur.
            Bir gece köpek ağzında bir şey ile sahibinin yanına gelir. Sahibi bir de bakar ki köpeğin ağzındaki şey ev sahibinin beyaz tavşanı, ama ölü ve çamur içinde!
Kiracı paniğe kapılır, ölü tavşanı alıp bir güzel yıkar, tüylerini saç kurutma makinesi ile kurutup kabartır ve usulca yan terasa süzülüp tavşanı kafesine bırakır. O gece, suç üzerine kalacak korkusu ile köpeği alıp annesine gider.
            Bir hafta sonra döndüğünde ev sahibinin oğlunu görür. Genç kederlidir. Kiracı tedirgin tedirgin ne olduğunu sorar. Ev sahibinin oğlu cevap verir:
            "Siz yoktunuz tabi, bilmiyorsunuz... annem vefat etti...".
            Kiracı suçlulukla yutkunarak sorar: "Başınız sağ olsun, nasıl vefat etti anneniz?". Ev sahibinin oğlu cevap verir:
            "Tavşanı beslemeyi unutmuşuz, hayvancağız ölmüş. Annemle birlikte tavşanı bahçeye gömdük. Ertesi sabah annem tavşanı hortlamış, kafesinde görünce kalbi dayanmadı zavallının…"
 
 
 
 
 
                   KÖRLERİN OKUMA AŞKI

    Evden acele ile çıkmıştım. Koşar adımlarla metroya doğru ilerlerken bir yandan öğrencilere vereceğim dersin planını yapıyor, bir yandan da çiseleyen yağmurda ıslanmamaya çalışıyordum.Yürüyen merdivenlerle metro istasyonuna indim. Trenin gelmesine iki üç dakika vardı. Bu treni kaçırırsam, on dakika daha beklemem gerekecekti ve dersime geç kalacaktım.Adımlarımı sıklaştırmaya, neredeyse koşmaya başladım. Elimde çanta olmasa, belki de koşacaktım. 
    Metroda benimle aynı yönde ilerleyen birisinin elindeki uzunca değnekten çıkan, "tak, tak, tak" sesleri, telaşımı ve kafamdaki düşünceleri birden unutturdu. Belli ki, onun da acelesi vardı. Sırtındaki büyükçe çantası ve elindeki değneği ile, neredeyse benim kadar hızlı adımlarla ilerliyordu. Biraz dikkatlice bakınca bu kişinin bir bayan ve aynı zamanda 'görme özürlü' olduğunu anladım. Kendi kendime, "Acaba onun telaşı neden?" diye sordum. Belki de dünyayı hiç görmemişti.Özürlü haliyle tek başına ilerlese de;tavırları ve yürüyüş şekli ona, kendisine çok güvenen bir insan görünümü veriyordu. 
    Acaba acele bir işi mi vardı? Bir anlık her şeyi unuttum. Sanki her şey ağır çekimdeymiş gibi hareket etmeye başladı. Onun, değneğiyle sağını solunu kontrol ederek önüne çıkabilecek engelleri anlaması, kendine yol açması, belki de yaşama azminin bir göstergesi idi. Merdivenlere yaklaştığımızı hissettim. "Acaba merdivenlerden inerken kendisine yardım etsem mi?" diye düşünürken, o merdivenlerden inmeye başladı. Sanki dünya dümdüz olmuş, karşısında hiçbir engel kalmamış gibi merdivenlerin sonuna geldi. 
    Acaba, değneğinin ucunda onu yönlendiren bir şey mi vardı, ya da bu bayan bir şaka mı yapıyordu? Kafamdaki düşünceleri toparlamaya çalışırken, metronun durağa geldiğini fark ettim. Merakım beni bu bayanın yanına çekti ve onunla aynı kompartımana bindim. Oturduğu koltuğa iyice yerleştikten sonra, değneğini katlayıp hızlı bir şekilde çantasının ön bölmesine koydu. Çantasının başka bir bölmesini açarak, büyükçe bir şeyi çıkarmaya çalıştı. Acaba bir walkman veya yiyecek-içecek gibi bir şey mi çıkaracak diye düşünürken, kalbimden de acıma duygularının yükseldiğim hissettim. 
    Belki de dünyayı görmeyi ne kadar çok istiyordu; ağaçlar, evler, araçlar, insanlar ve gözler... görecek o kadar çok şey vardı ki! O an için kendimi çok ayrıcalıklı hissettim. Göz, dünyaya açılan bir pencereydi ve ben onların kıymetini fazla bilmiyordum. Ama ne kadar çok şey ifade ettiklerini o bana anlatıyordu. 
     Bayanın, çantasından çıkardığı kalınca, kitap türü bir şeyin gözüme ilişmesiyle bu düşüncelerimden sıyrıldım.Acaba o çıkardığı bir katalog muydu diyecektim ki, onun görme özürlü olduğu aklıma geldi. Derken sayfaları karıştırıp, parmaklarının uçlarıyla yoklayarak bir yerde durdu. 
    Herhalde aradığı sayfayı bulmuştu. Hemen sağ elinin işaret ve orta parmaklarını kabarık işaretler üzerinde gezdirmeye başladı. Kitap okuyordu Fakat o görmüyordu ki... Birkaç saniye daldım... Kitap okumak yalnızca görenlere has bir şey değil miydi? Anladım... Artık o gözleriyle değil; kalbiyle,duygularıyla, ruhuyla okuyordu.... Ve kendimden utandım. 
    Aylardır çantamda taşıdığım ve üç beş sayfanın dışında pek okumadığım kitap geldi aklıma; ve yıllarca hiç kitap okumayanlar. Keşke onlar da, insanı düşündüren, hatta utandıran şu görüntüye şahit olsalardı. Dünyada milyonlarca insan var... Ama okumak... Neden ben... 
    Aniden kesik kesik düşüncelerimden sıyrıldım. Bir sayfayı okuyup bitirmiş ve diğer bir sayfaya geçmişti. Parmaklarını kabarık işaretler üzerinde ustaca gezdirmesinden, bu işe yatkın birisi olduğu anlaşılıyordu. Demek ki iyi bir okuyucu idi. Ama ne okuyabilirdi ki? Binlerce kitap, dergi ve gazetenin, görme özürlü olanlar için günlük, haftalık olarak hazırlanması belki de mümkün değildi. 
    Anonsun uyarısıyla, ineceğim durağa geldiğimi anladım. Daha dört dakika geçmişti; ve bu kadarcık kısa bir sürede dahi kitap okumak çok önemliydi. Bana bu dersi veren görme özürlü o kadın da kitabını çantasına koymaya ve durakta inmeye hazırlanıyordu. 
    Az sonra tren durdu. Önce onun inmesini bekledim. Değneği ile onca insanın arasından "tak... tak... tak.." sesleriyle ilerliyordu. Arkasından birkaç saniye baktım ve sanki değnekten çıkan o tak tak'lar beynimde, oku... oku...oku.. oku ve şükret diye yankılanıyordu. 
 
 
 
 
 
 
 
KÖRLERİN HİKAYESİ
ÇETİN ALTAN
Büyük dostum Prof.Sadun Aren, HG. Wells'in bir hikayesini anlattı. Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş.
Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün...
Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri...
Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya:
Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.
Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım.
...
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.
Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.
...
Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş:
- Filanca malını çaldı falancanın.
Körler:
- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.
- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
- Anlıyorum tabii...
- inanmayız, imtihan edeceğiz seni...
...
Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- Anlatsana...
- İçeri girdiniz göremiyorum ki...
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.
- Arada duvar var görmüyorum.
Körler :
- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.
Bak, şimdi bilemiyorsun.
- Çıkın dışarı, söyleyeyim.
- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...
- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.
- Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...
...
Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:
- Buldum, demiş. Bozukluk burada...
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu...
Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.
NOT : yirmi sekiz yıl önce yazılmış bir yazı... "Geçip giderken" den...
DÜŞÜN !
KONUŞ !
DİNLE !
MÜMİN SEKMAN / HAYAT OKULU EĞİTİMLERİ
 
 
 
 
 
 
 
 
ÜÇ SORU
  Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir 
işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en 
önemli şeyin  ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."   
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim
kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim 
olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük
bir mükafat vereceğini ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar
birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri her
hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların
yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak
gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında
yapılabilir".
Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar
verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş
olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler.

Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse
etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin
imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona
yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi
imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir
kişi anında kara verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler
olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca
sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen,
sihirbazlara danışmalıdır.

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en
fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar;
bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir
kısmına göre ise savaşçılardı.

Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları
dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta
ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler.

Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini
kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama halâ doğru cevapları aradığı
için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya kara verdi.

Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan
başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek
kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü.
Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp
yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek
tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz
ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak
çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip şöyle dedi.

"Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru
şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum,
dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir?
En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?"

Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya
devam etti.

"Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin."
Münzevi, "Sağolun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh
kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa
ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz dinlenin; bir
parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam
etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya
başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi: "Ey bilge
kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap
vermeyeceksen, söyle de evime gideyim". Münzevi, "Buraya koşarak birisi
geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın
koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin
altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine
inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın
üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral
yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla
sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir tey
istedi.
Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava
soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak
yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya
daldı.

Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki
eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle
dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın
uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,
zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey
yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam.
"Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden
öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye
gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama
akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya
yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp
yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı
sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise
hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz
olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin
beni." Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu
kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve
kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca
mallarını iade edeceğine de söz verdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının
önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap
vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarda, bir gün
önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu. Kral ona yaklaştı
ve şöyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa
yalvarıyorum!"
Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini
kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek
istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı
münzevi.
"Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız,
gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda
kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti;
en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra
bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz
vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan
ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için
yaptıklarınızdı." "Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit
vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o
zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz
odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini
bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya
gönderilmesinin tek sebebi budur.", 


 
 
 
                   KÜÇÜK BİR DOKUNUŞ

     Acile kaldırılıp kardiyoloji (kalp hastalıkları) katına yerleştirilmişti. Uzun saçları, tıraşsız suratı, pisliği, tehlikeli şişmanlığı ve sedyenin alt rafına atılmış siyah motosiklet ceketiyle, bur parlak mozaik zemin, çalışkan, üniformalı personel ve kati enfeksiyon kontrol işlemlerinin steril dünyasında o bir yabancıydı. Kesinlikle dokunulmayacak olanlardan. 
     Bu insan eti öbeği önlerinden geçerken görevli hemşireler gözleri fal taşı gibi açılmış onu izliyor, her biri ürkek ürkek baş hemşire Bonnie’ye bakıyordu. Söze dökmedikleri, ama yalvarırcasına ilettikleri mesaj “Bunu alacak, yıkayacak ve ona bakacak kişi ben olmayayım”dı. Bir önderin, tam bir  meslek erbabının gerçek göstergelerinden birisi, akla gelmeyeni yapmaktır. Olanaksızla uğraşmaktır. Dokunulmayacağa dokunmaktır. Bonnie, “Bu hastayı ben istiyorum” dedi. Bu, bir baş hemşire için olağan dışıydı hiç alışılmadıktı, ama insan maneviyatına hayat veren, onu iyileştiren ve yücelten kaynak işte oydu. 
     Bonnie kauçuk eldivenlerini takıp, bu devasa, hiç de temiz olmayan adamı yıkamaya hazırlanırken yüreği sızladı. Ailesi neredeydi acaba?Annesi kimdi? Küçük bir çocukken nasıldı? Çalışırken, usul usul bir şarkı mırıldanıyordu. Bu, adamın hissediyor olduğunu bildiği korkuyu ve utancı yatıştırıyor gibiydi. Sonra tuhaf bir arzuyla “Bugünlerde hastaların sırtlarını keselemek için zamanımız olmuyor, ama bunun sana çok iyi geleceğine bahse girerim” dedi. “Kaslarının gevşemesine ve iyileşmene yardim edecek. Buranın bütün amacı bu değil mi... İyileştirmek” Şişman, pul pul olmuş kırmızı deri, yıkıcı bir yasam tarzının ipuçlarını veriyordu: Muhtemelen yemek, içki ve uyuşturucu bağımlılığı. Bonnie bu gergin kasları ovarken, mırıldanıyor ve dua ediyordu. Büyümüş, haşin bir yaşam tarafından reddedilmiş ve düşmanca, zorlu bir dünyaya kabul edilme mücadelesi veren bir erkek çocuğun ruhu için dua ediyordu.
     Finalde ilik losyon ve bebe pudrası vardı. Görüntü neredeyse gülünçtü; losyon ve pudra, bu kocaman, yabancı yüzeyle nasıl da bir tezat oluşturuyordu. Adam sırt üstü dönerken yanaklarından yaşlar süzüldü ve çenesi titredi. Şaşırtıcı güzellikteki kahverengi gözleriyle Bonnie’ye bakıp gülümsedi ve titrek bir sesle şöyle dedi: “Yıllardır kimse bana dokunmamıştı. Teşekkür ederim. İyileşiyorum”
                                                                       Naomi Rhode
 
 
 
 
 
                                KÜÇÜK ÇİN BALIĞI
 
            Bir gün, bir denizde, onsekiz, yirmi metrede, küçük bir balık yanaştı kulağıma... Balıkça bilir misin dedi... Bilmez miyim... Hemen başımı salladım. Dinle dedi, sana bir sır vereceğim... Neymiş o dedim... Ağzımdan kabarcıklar merakla yükseldi...
Aşığım dedi küçük balık çok aşığım... İşte o günden beri kıskanırım küçük balıkları için için...
            Küçük balıkla dost olmayı düşledim... Bir deniz kestanesi kırdım, mutlu düşleri, başka bir balığın peşinde yedi, deniz kestanesini... Adın ne senin dedim usulca..
            Adım mı? bilmem... Benim adim yok, ben balığım dedi... Peki sana küçük Çin balığı desem olur mu? dedim... Seni mutlu mu edecek dedi...    Belki de eder kim bilir..
            Peki benim adim küçük Çin balığı olsun dedi,
            Yüzdük, yüzdük, yüzdük... Yoruldum dedim, biraz dinlenelim mi?       Yüzüme baktı, olur dedi küçük Çin balığı... dinlenelim. Niye yüzüme baktığını anlayamadım, sorsam mi dedim; soramadım, ağzımın ucunda bir soru kaldı ve küçük çin balığı bunu fark etti.. Toparlandım hemen, nereye yüzüyorduk?
            Bir yerlere mi yüzmeliydik dedi,
            Bilmem dedim gayri ihtiyari bilmem... Yüzüyorduk öylece dedi küçük çin balığı.
            Yetmez mi ki, bu sana...
            Yeter, yeter dedim.
            Dedim ama. İçimde garip bir şey kıpırdadı adını koyamadım. Öylece yüzmeye devam ettik, öylece... Sanki yıllardır düşlediğim, hedefi olmayan, sadece elini tuttuğumda içiminin ısındığı bir sevda gibi..
            Öylece yüzüyorduk...
            Ben, bir adam, o, bir balık... Küçük çin balığı...
            Sanki düşlerimi okudu istersen ayrılalım dedi... Neden, nedenmiş o?
            İstersen ayrılalım ona yaklaşıyoruz.. O mu? O da kim? Ne çabuk da unuttun... hani sırrım, hani aşık olduğum...
            Bir yudum sessizlik düğümlendi içimde... Onca sessizliğin içinde zamanı mıydı simdi?
            Neler oluyor bana...Bu oksijen narkozu olmalı, biraz yukarı çıkmalıyım..
            İki metre, evet evet.. İki metre yeter.. Vedalaşmadan mı gidiyorsun?         Ne diyebilirim, sen, bir düş değil misin...
            Sen, benim düşlerimin küçük çin balığı değil misin... Usulca süzüldü, yanağıma sokuldu, soğuk suların tüm sıcaklığıyla... Tüpüm bitmek üzere..
            Çıkmalıyım.. Dönünce?...
            Bekleyeceğim seni, kendine iyi bak, böyle hüzünlü bitmesin dedi ve maviliklerin içine doğru süzülüp kayboldu... Anlamsız, içim bos, yükselmeye başladım. Çıktığımda yanımdakiler telaşlıydılar...
            İyi misin?
            Biraz söyle uzan istersen...
            Ayşegül de belli etmemeye çalıştığı panikle yanağımı tuttu, canım, iyisin değil mi? Başımı salladım, gözlerine bakamadım...
            Her şeyi bir anda ele veririm gibi... Vazgeçsen su sevdadan, her seferinde böyle beklemek... Vazgeçmek mi bu sevdadan dedim, usulca, daha neresindeyim onu bile bilmeden... kıyıya akşamın hüznü çöktü...
            En sevdiğim saatlerde, keyifsiz yudumladım koladan.. Ayşegül, kadınsı içgüdüleriyle huzursuz, bense bir balığa...
            Saçmalıyorum.. Hep istediğim şey oluyor, sistemli deliriyorum,
            Evet, iste böyle olsa gerek, sistemli deliriyorum... Toplanıp gitmek istiyorum her şeyi.. Elbiselerimi, tüpümü,her şeyi.. Ayşegül de dahil, her şeyi bırakıp gitmek istiyorum... Anlamsız bir hırsla eşyalarımı topladım... Valizim tıkış tıkış, içim de öyle.. Ve içimden kaçıp kopmak geliyor yasamdan, kopup esmek dağlara doğru...
            Ama ya, ömrüm boyu, yakama yapışırsa küçük çin balığı...
            Ya, yaşamım boyunca, soğuk suların sıcak öpücüğü gibi rüyalarımı basarsa... Tüm bitiremediğim aşklarımdan biri olursa. Düşüncelerime inanamıyorum.
            Liseli gençlerin aşkı kokuyor... Yok yok...
            Tekrar dalmalıyım, bu salakça düşü noktalamalıyım...
            Sabahın ilk ışıklarıyla terleyerek uyandım. Elbiselerimi, paletimi zor topladım. Sahilin ıssızlığında giyindim, henüz günesin ısıtamadığı sularda ürperdim. Yavaşça mavinin büyüsüne bıraktım kendimi... Liseli heyecanım başladı. Soğuk suların içinde ellerim terledi, ilk aşkımı hatırladım.. Aşkımı mektupta ilan edebilmiştim... O da kabul etmişti. Sonra buluşmaya karar verdik. Onu ilk gördüğümde düşecekmiş gibi olmuştum. Bunu nasıl da unutmuşsum...
            Dudaklarımın ucuna salakça bir liseli gülümsemesi yapıştı, öylece süzülüyorum mavilere. Biran önce havamı bitirip çıkmak ve bu salakça düse son vermek için... Binlerce balık süzülüp geçiyor yanı başımdan oraya buraya dağılıveriyor...
            Ben ise, küçük çin balığını arıyorum...
            Belki de umutlarımı, küçüklüğümden beri kurduğum düşleri, küçük olduğum için savaşamayıp kaybettiğim aşkımı... Kısacası kendimi arıyorum...
            Ya ben dedi, küçük çin balığı yumuşacık bir sesle... Ya ben!.. Binlerce volta tutulmuş gibi sıçradım soğuk suların içinde. Sular kaynadı, kaynadı da yaktı beni sanki... Bir nefes daha almayacakmışım gibi geldi tüpümden, öylece kendimi bırakıvermek maviliklere...
            Ama sen.. Sen, diye şaşkın kekeledi küçük çin balığı... Sen bana... Evet, küçük çin balığı, ben sana... İçimde yılların boşluğu doluverdi.. Bir söz, üstelik bir tamamlanmamış söz... Donduk, donduk da kaldık sanki öylece.
            Laf bitti koskoca denizde. Laf bitti... Ne olacak simdi dedim...
            Hiç dedi;
            Yüzeceğiz. Sen, daha mutlu. Ben, şaşkın ve düşünceli... Neden şaşkın ve düşünceli diyemedim... Unutma, ben aşığım dedi, simdiyse şaşkın, sen yıllardır düşlediğimsin, olamayacak hayalimsin ve iste karşımdasın, ansızın çıkıp geldin, beni, çok etkiliyorsun ama ben, yine de aşığım... Yüzdük, lafın bittiği denizlerde... Mavilikler bir garip, artık eski renginde değil.
            Sanki, sanki küçük çin balığının pırıltıları solmuş. Sanki, küçük çin balığı, tanımlayamadığı garip bir hüzün dalgasında sürükleniyor.
            Elimi uzattım... Yüzüme dostça bir gülücük oturttum... Oysa içim?.. Havam bitmek üzere... Biliyorum dedi, benim de zamana ihtiyacım var, bunu da sen biliyorsun, ama dostluğum hep yanında olacak... Bakışlarımı gizledim, anlamlarını körelttim, aklımı onda bırakıp, yukarıya süzüldüm .. Ayşegül sahilde öylece hareketsiz...
            Yanıma gelmedi, gittim yanına oturdum... İkimizde denize dönük... Nasıl bir oyun bu dedi, sesinin son enerjisi ile nasıl bir oyun bu?..
            Bilmem dedim, bilmem... Belki de ölümcül.
 
 
 
 
 
 
 
KÜÇÜK İSTAVRİTİN ÖYKÜSÜ
 
Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği
sonra hızla çekildi yukarıya...

Aslında hep merak etmişti
denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak
biryanda ölüm korkusu.

"Dudağı yarıklar " denir,
şanslıdır onlar, hani
görüpte gökyüzünü , insanı
oltadan son anda kurtulanlar.

Ne çare balıkçının parmakları
hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği.
Oysa, şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
ansız uzanıvermiş dostlarına
değiyordu minik yüzgeci.

İnsanlar gelip geçtiler önünden
bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.

İşte tam o anda eğilip aldım onu.
Yürüdüm deniz kenarına
bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret sade
bir törenle, saldım denizin sularına.

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı.
Gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti.
Bir kaç değerli pulunu
Elime, avuçlarıma bırakarak.

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu niye?
" Bir gün dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki
küçük istavrit kadar çaresiz,
Son ana kadar
hep bir umudum olsun diye... "
 
 
 
 
 
 
 
 
                                KÜÇÜK KIZ
 
            Evvel zaman içinde düşlerinin kadınıyla evlenmiş iri yarı bir adam varmış. Aralarındaki büyük sevgiden güzel küçük bir kız meydana gelmiş.
            Küçük kız büyürken iri yarı adam ona sarılıp
            "Seni seviyorum küçük kız" dermiş.
            Küçük kız hemen öfkelenir ve
            "Ben artık küçük bir kız değilim" diye yanıt verirmiş . O zaman iri adam güler ve
            "Ama sen hep benim güzel küçük kızım olarak kalacaksın" şeklinde konuşurmuş . Artık küçük kız olmayan küçük kız günün birinde evden ayrılmış ve kendisini bekleyen dünyaya adım atmış. Kendisiyle birlikte
            "İri yarı adamı da daha yakından tanımaya başlamış. O adamın en güçlü yönlerinden biri ailesine olan sevgisini dile getirirmiş. Küçük kız dünyanın neresine giderse gitsin, iri yarı adam onu telefonla arar ve
            "Seni seviyorum küçük kız" dermiş. Bir gün artık küçük olmayan küçük kız bir telefon almış. İri yarı adam hastaymış. Bir kalp krizi geçirmiş. Konuşamıyor, gülümseyemiyor, yürüyemiyor sarılamıyor ve artık küçük kız olmayan kızına "Seni seviyorum diyemiyormuş"
            Koşmuş babasının yanına ve küçük kız yapacağı tek şeyi yapmış. İriyarı adamın yattığı yatağa oturmuş ve babasının artık hiçbir işe yaramayan omuzlarına sarılmış. Başını babasının göğsüne yaslayıp düşünmeye başlamış. İri yarı adamın her zaman kendisini nasıl koruduğunu, nasıl şefkat gösterdiğini düşünmüş. Kendisini rahatlatan sevgi sözcüklerini artık hiçbir zaman işitmeyeceğini anlamış. Sonra iri yarı adamın yüreğinin sesini duymuş.
            İri yarı adamın kalbi aralıksız atıyormuş, tüm bedeni artık işe yaramasa da. Ve o an sihirli bir şey olmuş işitmek istediği sesi duymuş. Ta derinden babasının kalbinden gelen.
            "Seni seviyorum küçük kız, seni seviyorum".
 
 
 
 
 
 
 
 
                            ******* KÜFEYİ TAŞIYAN ADAM******
 
 
Zaman ahir zaman... Üçyüz yıldır uyuyan mağaradakiler... Onlar içinde biri var ki 0 uyumuyor, uyuyamıyor... Sırtında bir mukaddes emanet; küfe. Küfede yumurtalar... Kimisi çatlamış, kimisi çatla­maya hazır, kimisinden civcivler başını çıkarmış şaşkın şaşkın zalim zamanı seyretmekteler...Artık mağaradakiler yakaza uyku ile uyanıldık arası halinde... Mağara dı­şında fırtınalar. Kar diz boyu... Devam ediyor tipi... Mağara da sakin değil hani...
            Küfeyi taşıyan adam hüzünlü... Tedirgin... Yumurtaları koruma, balkımı­ görümü adına... Omuzlarında ağır bir yük izi kalır mantığıyla çamurlar atı­lan bir bedeni... Sanki dünyayı taşıyor beli... Mağaradakilere ve mağara dı­şına uzanıyor dostluk ve diyalog eli...
            Yumurtalar olanlardan bihaber... Yumurtalar rahat... Yumurtalar küfeyi ta­şıyan adamın sıcaklığı ve şefkatiyle gelişiyor, gün sayıyor..
Mağaradakiler yıllardır süregelen mezelletin, yaşanan hadiselerin toka­dıyla sereserpeler... Uyku ve uykunun sersemliği ile yakapaçalar... Uykunun bitişi baharın başlangıcı. Çiçeklerin, binbir nağme ile öten kuşların cıvıltıla­rının müjdecisi...
                        Küfeyi taşıyan adam belinde ve omuzundaki ağır yüke, zamanın çıldırtı­cılığına rağmen mağara ve dışındakilerin duymayı özledikleri, hasret kaldık­ları ezgiyi/türküyü onlara okuyor... Okuyor ama; düşünceler mahmur, kalp­lerin balansı iğdiş edilmiş... Fırtına mağaradakilerle alaylı... Duyuyorlar bel­ki. Belki de hissediyorlar... Yürekler zamanın buhranında rikkatli... Fırtına he­veslileri dikkatli...
Uyanmayı/baharı bekleyip gün saymak sabır işi... Küfeyi taşıyan adam “Hel mim mezit” abidesi. Bahara gurbet türküsünün yanık sesi... Gürül gürül hizmetlerin fer veren nefesi... Öte yandan fırtına ekip, fırtına biçenler aksi­yona, harekete ket vuran insan halesi...
                Küfedeki yumurtalar ısınıyor, ısınacak Günü gelince çatlayacak... Gün ışığına ne civanmertler çıkacak. Cıvıl cıvıl mağara, dışarıdaki güneşli günle­rin. gök kuşağının, yemyeşil kırların habercisi olacak... Kimbilir, milyonlarca bülbül hangi nağmeleriyle yeryüzünü çınlatacak.. Binbir fedakarlıkla, sabır küpünün çeperlerini zorlayarak, her hadisede, her yenilen tokatta “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyerek çekilen sıkıntılar küfeyi taşıyan adamı hatır­latacak... Eski fırtına heveslileri çevresinde olacak... “Bir yiğit öldü, göm­düler karşı bayıra” diyen inleyen. hüznü mağaradakilere metafizik gerilim olan. basireti gelecek adına ümide ışık veren, varlığı saadet asrını hatırlatan misal...
Başkaları belki ama, küfeyi taşıyan adam unutulmayacak...
 
Sızıntı Haziran 2000
 
 
 
 
 
 
 
                KÜPÇÜ DÜKKANI
 
Bağırıp çağıran, irili ufaklı küpler arasında müthiş bir
münakaşa oluyordu. Aynı desen ve renktekiler, aynı büyüklükte olanlar, küçük fakat zarif küpler, birer grup oluşturmuşlar, büyüklük ve üstünlük yarışına girişmişlerdi. Birbirinin üzerine atılmak üzereyken, içlerinden biri çıkarak:
-Küpdaşlar, dedi. Nedir bu kavga, nedir bu çekişme? Böyle devam ederse bu küpçü dükkanı hepimize mezar olacak.. Sonunda kırılıp, çöplüğe atılacağız. Tartışmanın yoğunluğundan olacak ki bütün hepsi dikkat kesilmişti. Küp, konuşmasına devam etti:
-Biraz önce sizler gibi çekişip dururken, üstümdeki zarif desenler aşındı... Göz alıcı renklerim döküldü. O güzelim desen ve renklerimin altından toprak göründü. Münakaşa ettiğim küpün sıyrılan deseni altından da toprak çıkınca, beni büyük bir düşünceye sevk etti. Bazı küpler şaşkın şaşkın birbirinin yüzlerine
bakıyorlar, bazıları da rahatsızlıklarından dolayı homurdanıyorlardı. Küp:
-Lütfen kulak verin, aslımız bir bizim.. diye devam etti. Duydunuz mu aslımız bir, bir diyorum size... yani hepimiz topraktanız.. Münakaşamızın sebebi ise geçici ve aldatıcı şeyler.. Kendimize gelelim. Yersiz aşağılık duygusuna ve boş büyüklük kompleksine kapılmayalım. Ne bazılarımız değersiz, ne de kimimiz yapımız yönünden üstün.. Hepimiz bir vazife görmek için yapılmış, hizmet etmek için bu şekilde planlanmışız. Üstünlük maddi yapımızdan değil, faydalı oluşumuzdan kaynaklanabilir ancak. Yani hizmet yönümüzden.. Bu kapı ise hepimize açık.. Hizmette yarışalım, ama birbirimizle sürtüşmeyelim. Bilelim ki hayırlı hizmetlerde yarışmamız, birbirimize engel değil...
                                                          Muhsin Bozkurt
 
 
 
 
 
 
                        BEBEK

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
            Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:
            "Dokunma bana!" diye bir ses duydu.
            "Beni okşamaya hakkın yok senin..."
            Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
            Aman Allahım! Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
            "Bana yaklaşmanı istemiyorum" diye devam etti.
            "Hemen uzaklaş benden..."
            Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:
            "Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.
            "Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim."
            "Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek.
            "Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
            "Neden?" diye sordu kadın.
            "Neden öpemezsin ki?"
            Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
            "Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.
            "Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup
bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:
            "Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
            "Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
            Ha! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."
Cüneyd Suavi
 
 
 
 
 
 
                                KUŞ AVCISI
 
                  Bir varmış Bir yokmuş, ülkesinde avcının biri kuşlara meraklı
            imiş.
                  Hem yemeye meraklı, hem de tutup kafese kapatıp seyretmeye,
            söyletip dinlemeye
                  Kurmuş ormanın kuytusuna kapanı, yatmış pusuya. Tüyleri
            alacalı bulacalı nadir bulunur az rastlanır cinsinden bir kuş da
            gelmiş girmiş kapanın içine.
                  Avcı ortaya çıkınca kuş yalvarmaya başlamış.;'' Avcı avcı
            bırak beni gideyim. Yemeğe kalksan ufacığım, pişirdin mi benden bir
            lokma bile et çıkmaz. Kafese kapatsan ağzımı bile açmam,ne şakırım
            ne konuşurum, ama beni özgür bırakacak olursan sana üç öğüt veririm
            ki hem çok mutlu olursun yaşamda, hem de çok başarılı.''
                  Avcı düşünmüş taşınmış: ''Eh söyle , ver bakalım şu üç öğüdünü
            o zaman bırakırım seni,'' buyurmuş....
                  '' Önce...'' demiş, kuş
                  1.Sağduyuya, akla aykırı düşecek hiç bir şeye inanma
                  2.Yaptığın hiç bir şeyden pişmanlık
            duyma,gerçekleştiremeyeceğin şeyler için üzülme
                  3.Asla ama asla olanaksızın peşine takılma....
                  Avcı şöyle bir bakmış kuşa,'' Bu söylediğin büyük cevherler
            değil, ben zaten yaşamımda her an bu prensipleri uyguluyorum. Ama
            fazla işe yarayacak bir kuş değilsin, o yüzden sözümü tutup seni
            bırakacağım,'' demiş.
                  Kuş fırlamış yakındaki bir ağacın tepesine, açmış ağzını
            yummuş gözünü.. '' Avcı avcı salak avcı sen beni herhangi bir kuş mu
            belledin? Ben bütün kuşlardan daha farklı bir kuşum. Kalbim yakuttan
            benim. Kalbimin yerinde kocaman bir yakut var, beni kesip kalbimi
            çıkarsaydın dünyanın en zengin adamı olacaktın. Salak avcı...
            dönmüş, bağırıp çağırmaya başlamış...
                  ''Avcı seni yine yakalayacağım....'' diye tepinmeye başlamış,
            deliye dönmüş hırsından.Hemen ağaca tırmanmaya başlamış.
                  Kuş ağacın en üst dallarından birine adamın erişemeyeceği bir
            yere konmuş. Avcı üst dala erişip de kuşu yakalayayım derken
            yuvarlanmış ağaçtan ....
                  ''Nasılsın bakalım?'' demiş kuş, '' Öğütlerimi beğenmemiştin,
            ben bunların hepsini zaten biliyordum demiştin. Ben sana ne dedim
            önce? sağduyuya akla ters gelecek hiç bir şeye inanma. Be adam kalbi
            yakuttan kuş olur mu? Hemen inandın, gözün döndü.Yaptığın hiç bir
            şeyden pişmanlık duyma, yani sonradan pişman olmamak için bir şeyi
            yapmadan önce iyice düşün taşın, dedim. Beni bıraktın, ardından da
            hemen bıraktığına pişman olup peşime düştün. Üçüncü
            öğüdüm,gerçekleşmesi olanaksız bir şey için boş yere gücünü
            harcamaydı. Sen beni nasıl yakalarsın, ben kuşum,uçmuş uçmuş en üst
            dala konmuşum. Sen oraya nasıl erişirsin be adam? demiş.. ve uçmuş
            gitmiş...
 
 
 
 
 
 
 
KÜÇÜK ÇİN BALIĞI
Birgün, bir denizde, onsekiz, yirmi metrede, küçük bir
balık yanaştı kulağıma... Balıkça bilirmisin dedi...
Bilmezmiyim... Hemen başımı salladım. Dinle dedi,
sana bir sır vereceğim... Neymiş o dedim...
Ağzımdan kabarcıklar merakla yükseldi... Aşığım dedi
küçük balık çok aşığım... İşte o günden beri
kıskanırım küçük balıkları için için...
Küçük balıkla dost olmayı düşledim...
Bir deniz kestanesi kırdım, mutlu düşleri, başka
bir balığın peşinde yedi, deniz kestanesini...
Adın ne senin dedim usulca.. Adım mı ? bilmem...
Benim adım yok, ben balığım dedi...
Peki sana küçük çin balığı desem olur mu? dedim...
Seni mutlu mu edecek dedi... Belkide eder kimbilir..
Peki benim adım küçük çin balığı olsun dedi, yüzdük,
yüzdük, yüzdük... Yoruldum dedim, biraz dinlenelim mi?
Yüzüme baktı, olur dedi küçük çin balığı... dinlenelim.
Niye yüzüme baktığını anlıyamadım, sorsam mı dedim;
soramadım, ağzımın ucunda bir soru kaldı ve küçük çin balığı
bunu farketti.. Toparlandım hemen, nereye yüzüyorduk?
Bir yerlere mi yüzmeliydik dedi, bilmem dedim gayriihtiyari
bilmem... Yüzüyorduk öylece dedi küçük çin balığı.
Yetmez mi ki, bu sana... Yeter, yeter dedim. Dedim ama..
İçimde garip bir şey kıpırdadı adını koyamadım. Öylece
yüzmeye devam ettik, öylece... Sanki yıllardır düşlediğim,
hedefi olmayan, sadece elini tuttuğumda içiminin ısındığı
bir sevda gibi.. Öylece yüzüyorduk...Ben, bir adam,
o, bir balık... Küçük çin balığı...
Sanki düşlerimi okudu istersen ayrılalım dedi...
Neden, nedenmiş o? İstersen ayrılalım ona yaklaşıyoruz..
O mu? O da kim?
Ne çabuk da unuttun... hani sırrım, hani aşık olduğum...
Bir yudum sessizlik düğümlendi içimde... Onca
sessizliğin içinde zamanımıydı şimdi? Neler oluyor bana...
Bu oksijen narkozu olmalı, biraz yukarı çıkmalıyım..
İki metre, evet evet.. İki metre yeter..
Vedalaşmadan mı gidiyorsun?
Ne diyebilirim, sen, bir düş değil misin...
Sen, benim düşlerimin küçük çin balığı değil misin...
Usulca süzüldü, yanağıma sokuldu,
soğuk suların tüm sıcaklığıyla...
Tüpüm bitmek üzere.. Çıkmalıyım.. Dönünce?...
Bekleyeceğim seni, kendine iyi bak,
böyle hüzünlü bitmesin dedi ve maviliklerin
içine doğru süzülüp kayboldu...
Anlamsız, içim boş, yükselmeye başladım.
Çıktığımda yanımdakiler telaşlıydılar... İyimisin?
Biraz şöyle uzan istersen... Ayşegül de belli etmemeye
çalıştığı panikle yanağımı tuttu, canım, iyisin değil mi?
Başımı salladım, gözlerine bakamadım... Herşeyi bir anda
eleveririm gibi... Vazgeçsen şu sevdadan, her seferinde
böyle beklemek... Vazgeçmek mi bu sevdadan dedim,
usulca, daha neresindeyim onu bile bilmeden....
kıyıya akşamın hüznü çöktü...
En sevdiğim saatlerde, keyifsiz yudumladım rakıdan..
Ayşegül, kadınsal içgüdüleriyle huzursuz,
bense bir balığa........Saçmalıyorum..
Hep istediğim şey oluyor, sistemli deliriyorum, evet...
Evet, işte böyle olsa gerek, sistemli deliriyorum...
Toplanıp gitmek istiyorum herşeyi.. Elbiselerimi, tüpümü,
herşeyi.. Ayşegül de dahil, herşeyi bırakıp gitmek istiyorum...
Anlamsız bir hırsla eşyalarımı topladım...
Valizim tıkış tıkış, içim de öyle.. Ve içimden kaçıp kopmak
geliyor yaşamdan, kopup esmek dağlara doğru...
Ama ya, ömrüm boyu, yakama yapışırsa küçük çin balığı...
Ya, yaşamım boyunca, soğuk suların sıcak öpücüğü gibi
rüyalarımı basarsa... Tüm bitiremediğim aşklarımdan
biri olursa. Düşüncelerime inanamıyorum.
Liseli gençlerin aşkı kokuyor... Yok yok...
Tekrar dalmalıyım, bu salakça düşü noktalamalıyım...
Sabahın ilk ışıklarıyla terleyerek uyandım. Elbiselerimi,
paletimi zor topladım. Sahilin ıssızlığında giyindim, henüz
güneşin ısıtamadığı sularda ürperdim. Yavaşça mavinin
büyüsüne bıraktım kendimi... Liseli heyecanım başladı.
Soğuk suların içinde ellerim terledi, ilk aşkımı hatırladım..
Aşkımı mektupta ilan edebilmiştim... O da kabul etmişti.
Sonra buluşmaya karar verdik. O nu ilk gördüğümde
düşecekmiş gibi olmuştum. Bunu nasıl da unutmuşum...
Dudaklarımın ucuna salakça bir liseli gülümsemesi yapıştı,
öylece süzülüyorum mavilere. Biran önce havamı
bitirip çıkmak ve bu salakça düşe son vermek için...
Binlerce balık süzülüp geçiyor yanıbaşımdan oraya buraya
dağılıveriyor... Ben se, küçük çin balığını arıyorum...
Belki de umutlarımı, küçüklüğümden beri kurduğum düşleri,
küçük olduğum için savaşamıyıp kaybettiğim aşkımı...
Kısacası kendimi arıyorum...
Ya ben dedi, küçük çin balığı yumuşacık bir sesle... Ya ben!..
Binlerce volta tutulmuş gibi sıçradım soğuk suların içinde.
Sular kaynadı, kaynadı da yaktı beni sanki...
Bir nefes daha almayasım geldi tüpümden,
öylece kendimi bırakıvermek maviliklere... Ama sen.. Sen,
diye şaşkın kekeledi küçük çin balığı... Sen bana... Evet,
küçük çin balığı, ben sana... İçimde yılların boşluğu doluverdi..
Bir söz, üstelik bir tamamlanmamış söz... Donduk, donduk da
kaldık sanki öylece. Laf bitti koskoca denizde. Laf bitti...
Nolucak şimdi dedim... Hiç dedi; yüzeceğiz.
Sen, daha mutlu. Ben, şaşkın ve düşünceli...
Neden şaşkın ve düşünceli diyemedim...
Unutma, ben aşığım dedi, şimdiyse şaşkın,
sen yıllardır düşlediğimsin, olamıyacak hayalimsin
ve işte karşımdasın, ansızın çıkıpgeldin, beni, çok
etkiliyorsun ama ben, yine de aşığım...
Yüzdük, lafın bittiği denizlerde...
Mavilikler bir garip, artık eski renginde değil.
Sanki, sanki küçük çin balığının pırıltıları solmuş.
Sanki, küçük çin balığı, tanımlıyamadığı
garip bir hüzün dalgasında sürükleniyor.
Elimi uzattım... Yüzüme dostça bir gülücük oturttum...
Oysa içim?.. Havam bitmek üzere...
Biliyorum dedi, benim de zamana ihtiyacım var, bunu da
sen biliyorsun, ama dostluğum hep yanında olacak...
Bakışlarımı gizledim, anlamlarını körelttim,
aklımı onda bırakıp, yukarıya süzüldüm ..
Ayşegül sahilde öylece hareketsiz...
Yanıma gelmedi, gittim yanına oturdum...
İkimizde denize dönük... Nasıl bir oyun bu dedi,
sesinin son enerjisi ile nasıl bir oyun bu?..
Bilmem dedim, bilmem... Belki de ölümcül.
 
 
 
 
 
 
 
 
SAAT KAÇ?
 
Reklam
 
KOMİK BİLMECELER
 
ÖĞRETMENLER BURAYA
 
YAZIYOR YAZIYOR!!!
 
İSMİNİZ NE ANLAMA GELİYOR
 
İsim Sözlüğü

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
EMRAH TOSUNOĞLU