.....SİTEME HOŞGELDİNİZ.UMARIM İYİ VAKİT GEÇİRİRSİNİZ......
   
 
  HAYATA YÖN VEREN HİKAYELER-7

 

                                               TANRI
 
                Küçük Sachi erkek kardeşi doğduktan kısa bir süre sonra, anne babasından kendisini kardeşiyle yalnız bırakmalarını istemeye başladı.
                Anne babası 4 yaşındaki bütün küçük çocuklar gibi, Sachi’nin de kardeşini kıskanacağını ve kardeşine zarar vereceğini düşündükleri için onun bu istediğine hayır dediler. Fakat Sachi, hiçbir şekilde kardeşini kıskandığına ilişkin bir belirti göstermiyordu.
                Bebeğe çok iyi davranıyor ve kardeşiyle yalnız kalmayı istediğini daha çok dile getirmeye başlıyordu. Bunun üzerine anne baba kabul ettiler onun bu isteğini.       Yalnız kalır kalmaz, Sachi bebeğin odasına girdi ve kapıyı kapattı. Fakat kapı tam kapanmadığı için meraklı anne baba içeride olanları hem işitebiliyor, hem de görebiliyorlardı.
                Sachi sessizce kardeşinin yatağına gitti, yüzünü yüzüne yaklaştırdı ve ona                "Bebek, bana Tanrı'nın neye benzediğini söyler misin? Ben unutmaya başladım da" dedi.
 
            
 
 
 
 
                                       TANRI MİSAFİRİ
 
                Evvel zaman içinde Batıda Yotan diye bir köy varmış. Köyde pek namazı niyazı olmayan Ali Mahmut diye bir köylü varmış. İşin doğrusu Ali Mahmut dönemin sayılı ateistlerindenmiş. Köyün imamı da, cemaat de bu durumdan pek hoşnut değillermiş.
                Gel zaman git zaman bizimkisi bir gün ölmüş. Köyün imamı "Ben bu adamın cenaze namazını kılmam" diye diretmiş. Köy halkı da "Allah'a inanmıyordu biz bu herifi gömmeyiz" diye tutturmuşlar. Durumu gören köyün yaşlılarından Müzeyyen hanım, köyün dışındaki tepelerden birinde, tek başına yaşayan köylülerin İğdeli İsmail diye andıkları köylüye haber vermiş. İsmail'in de pek namazla ilgisi yokmuş. O köye gitmiş cenazeyi almış ve kendi evinin yakınlarında bir yere gömmüş.
                O akşam imam Nazmi efendi, müezzin Mustafa efendi tüm cemaat aynı rüyayı görmüşler. Ali Mahmut Cennette çok iyi bir yer de keyif yapıyormuş. Sabah herkes birbirine rüyayı anlatmış. İmam, müezzin yanlarına bekçi Şinasi efendiyi de alıp sabah karanlığında yola çıkıp öğleye doğru İsmail'in yanın gelmişler. İmam sormuş
                "Kardeşim sen nasıl bir dua ettin ki bu imansız Allah katında bu kadar iyi bir yere gitti"
                İsmail efendi
                "Vallahi ben bir şey yapmadım, Rahmetliyi gömdüm. Sonra da
                "Allahım soğuk kış gecelerinde, sıcak yaz günlerinde insanlar kapıyı çaldı ve biz 'Tanrı misafiriyiz' dediler, ben de senin misafirlerini en iyi şekilde ağırladım. Misafirleri güvenip bana gönderdiğin için onlara da neyim varsa yoksa yedirdim.
                Ben sana ilk defa bir misafir yolluyorum sen de benim güvenimi boşa çıkarma olur mu? Dedim."
 
 
 
 
 
 
 
 
TARİF
 
   Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
   - Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
 
   Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
   - Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
 
   Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
 
   Çocuk:
   -Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
 
   - İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
 
   - Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da atılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
 
   Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.
 
   Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
   - Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
 
   Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
 
   Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
   - Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.
 
 
 
 
 
 
 
TAŞÇI
 
                O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi.
 
                "Ben başkalarından daha çok çalışıyorum!" diye düşünüyordu.
                "Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur " O anda gökten bir melek indi. Ona,
                "Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak" dedi.
 
                Taşçı hemen zengin oluverdi. Artık onun da güzel elbiseleri vardı ve bir iş yapmak zorunda da değildi.
 
                Günün birinde kral onu sarayına davet etti. O, sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü.
                "Ben de kral olmak istiyorum" dedi. Gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı. Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu.
 
                Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor, yeryüzü yanıyor mu yanıyordu.
                Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu.
                "Güneş olmak istiyorum!" dedi. Melek onu bu kez de güneş yaptı. Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu.
 
                Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı;
                "Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Derhal ondan daha kuvvetli olmak istiyorum" deyince melek onu bu kez bulut yaptı. Az sonra bulut, yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı.
 
                Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar, tarlalar perişan oldu. Ama sular, kayalara hiç bir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi.
                "Bu kadar çok su nasıl olur da kayaları aşamaz.." Ama kayalar sulardan daha güçlüydü. Bulut
bağırdı:
                "Kaya olmak istiyorum." Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı. Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü.
 
                Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı.
                "Aman! bu da nesi?" dedi kaya.
                "Ben bu adamdan zayıfım"
 
                Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı:
                "İnsan olmak istiyorum!" Melek onun bu dileğini de yerine getirdi.
                Kaya insan dönüştü. Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu.
 
 
 
 
 
 
 
 
Tatlı Bir Seyahat
 
"1979 yılının bir güz ayında, Adana'ya gitmek üzere Kayseri'den otobüse binmiştim. Kaptan; şarkı ve türkü söyleyecek isteyen varsa, buyursun mikrofona gelsin, yolumuz uzun, hem vakit geçer, hem de bizleri de eğlendirmiş olur' deyince, ben bunu fırsat bilerek ayağa fırladım. Bu vesileyle, belki dâvâmı yolculara anlatabilecektim. Sesim güzel olduğu için, söylediğim şarkılar yolculan cezbetmişti. Otobüstekilerle aramda iyi bir diyalog kurulduğunu hissedince sohbete başladım. 'Vatandaşlarım' dedim. 'İçinizde huzurlu ve mutlu olan var mı? Bu soru sanki top güllesi gibi düşmüştü ortaya... Herkeste hayret uyanmıştı. Devam ettim: 'İçinizde hayatını garantiye almış olan var mı'?' "Peki' dedim. 'Her türlü ihtiyacımı karşıladım, hiç bir ihtiyacım kalmadı diyen var mı? hayret dolu tebessümler devam ediyordu. İlave ettim: 'Kardeşlerim elbette bunlar mümkün değil, çünkü bu türlü ızdırapları ortadan kaldırabilecek bir rejimle idare edilmekten mahrumuz. 'Yolcuların nefretini uyandırmadan, onların anlayacağı lisanla kominizmi anlatmaya başladım. Tam iki saat konuşmamı sürdürdüm. Herkes bana hayran kalmıştı. Ama bir genç adeta yerinde duramıyor, itirazlarını belirtmek için fırsat aradığı her halinden belli oluyordu.
'Otobüs, Toros dağlarını tırmanırken lastik patlayınca, genç beni yakaladı. Gayet mütevazi bir tavırla, "sizi tebrik ederim' dedi. Konuşmanızla bizleri ihya ettiniz. Kendinizi gayet mükemmel yetiştirmişiniz. Benim sizden istifade edeceğim çok meseleler olacak. Meselâ; insan nedir sizce?'
"Hiç beklemediğim böylesine bir soru karşısında âdeta aptallaşmıştım. Gerçekten, sıradan bir koministin hayatını, herhangi bir marksist eserin muhtevasını ve kominist ülkelerin tarihi seyrini sanki harf harf bildiğim halde, nedense böyle şeyler aklıma gelmemişti. Kendimi tanımayı unutmuştum. Aynı soruyu ben sordum kendisine; "Peki sizce insan nedir?" Karşımdaki nurani simalı genç, beni istediği mevzuya çekmenin rahatlığıyla olacak ki, gülerek devam etti:
"Bu bir çırpıda izah edilecek bir mevzu değildir. Eğer arzu ederseniz, cebimde ufak bir eser var, bu mevzuu oradan okuyalım,'
"Tenha bir köşeye çekilmiştik. Bana bütün gayretleriyle Allah inancını anlatmak istiyordu. Bazı sorular sorunca, mükemmel cevaplar almıştım. Sıradan bir insan olınadığını anlamıştım gencin. Nihayet yıllar sonra dişime göre bir fikir adamı bulmuştum. Üstelik kominizm felsefesini benim kadar iyi biliyordu. Tartışmamız, Adana garajına kadar sürdü. Hayran kalmıştım. Genç arkadaşımın yolu bitmemişti. Tuttum kolundan, 'Mümkün değil seni bırakmam' dedim. 'Meseleleri bir neticeye bağlamalıyız. Zihnim allak bullak oldu. Soracağım çok şeyler var. Bu gün mutlaka burada kalmalısınız' Genç; "Bir şartla kalırım" dedi. "Benim misafirim olmak kaydıyla." Anlaşmıştık. Birlikte arkadaşının evine gittik. Genç öğretmen, eline aldığı kitaplarda bütün sorularımı bir bir cevaplayarak yarım asırlık dâvâmı ve fikirlerimi yıkmıştı. Sabah ezanına kadar devam ettik. Benim dünyam değişmişti. Yıllardır iftiharla taşıdığım fikirler, ancak birkaç saat dayanabilmişti. Önümde yep yeni ve nurlu ufuklar vardı artık.
"Namaza birlikte durduk. Bu hayatımda kıldığım ilk namazdı. Aman yâ Rabbi'! O ne büyük haz, o ne büyük lezzetti! Namaz boyunca sessiz sedasız ağlamıştım. Risaleler, elini kalbime uzatarak kir ve küfür namına ne varsa hepsini söküp almıştı. Bizlere, artık yıktıklarımızı yapabilme çabası ve endişesi düşmüştü.
 
 
 
 
 
 
TATLI CADI!!
Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı
kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi
için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir:

KADINLAR NE İSTERLER?

Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak,
kralın fazla bir tercih şansı yoktur.
Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır
ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz.
Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir.
Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.
Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.
Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı,
en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir.
Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler
ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar,
krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli
olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar.

KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR
İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER.

Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın
hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür.
Nihayet şövalye için en kötü an yani,
gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde
karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür.
Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?".
Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım.
Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri
son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri
son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum.
Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin".
Şövalye çok kısa bir süre düşünür.
Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa
gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı?
Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver
lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."
Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana
seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem.
Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve
saygılıbiri olarak gözükeceğim".
sonuç ?

KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL...
İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN...
HERZAMAN CADIDIRLAR ...
:))))
AMA TATLI..
 
 
 
 
 
 
 
 
TEBESSÜMÜN GÜCÜ
 
Küçük kiz, hüzünlü bir yabanciya gülümsedi. Bu gülümseme adamin kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakin geçmiste kendisine yardim eden bir dosta tesekkür etmedigini hatirladi. Hemen bir not yazdi, yolladi. Arkadasi bu tesekkürden o kadar keyiflendi ki, her ögle yemek yedigi lokantadaki garson kiza yüklü bir bahsis birakti. Garson kiz ilk defa böyle bir bahsis aliyordu. Aksam eve giderken, kazandigi paranin bir parçasini her zaman köse basinda oturan fakir adamin sapkasina birakti. Adam öylesine minnettar oldu ki... Çünkü iki gündür bogazindan asagiya lokma geçmemisti. Karnini doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasinin yolunu islik çalarak tuttu. Öyle neseliydi ki, bir saçak altindaki köpek yavrusunu görünce, kucagina aliverdi. Küçük köpek gecenin sogugundan kurtuldugu için mutluydu. Sicak odada gece boyunca kosusturdu. Gece yarisindan sonra apartmani dumanlar sardi. Bir yangin basliyordu. Dumani koklayan köpek öyle bir havlamaya basladi ki, önce fakir adam uyandi, sonra bütün apartman halki... Anneler, babalar dumandan bogulmak üzere olan yavrularini kucaklayip, ölümden kurtardilar... Bütün bunlarin hepsi, bes kurusluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.
 
 
 
 
 
 
                                               TEMİNAT
 
                Çok şık giyimli adamın biri New York şehrinin en iyi bankalarından birine girer. Sırasını bekledikten sonra, müşteri temsilcisinin önündeki koltuğa oturur ve utangaç bir eda ile
                - "Çok acele 5,000 dolara 3 haftalığına ihtiyacım var, bunu sizden hemen temin edebilir miyim diye sorar ?"
                Müşteri temsilcisi adamın giyiminden ve konuşmasından çok etkilenmesine rağmen, kendi bankaları ile daha önce hiç çalışıp çalışmadığı veya herhangi bir referansı olup, olmadığı gibi beylik sorularını, ezberletildiği şekilde sorar. Adam, bunun üzerine kibarca ve ezilerek bunların aslında hepsini kendisine temin edebileceğini, fakat çok acelesinin olduğunu ve müşteri temsilcisinin temkinli yaklaşımını da gayet anlayışla karşıladığını anlatır ve sorar:
                - "Benim aklıma bir çözüm yolu geliyor; kapınızın önünde 200.000 dolar değerinde Rolls Royce arabam var, bunu size teminat olarak bırakayım, 3 hafta sonra 5.000 doları ve faizini ödedikten sonra arabamı geri alırım, böyle bir çözüm sizce uygun mu?"
                Müşteri temsilcisi bunu hemen sevinçle kabul eder, adamın Rolls Royce'u bankanın garajına park edilir ve adam arzu ettiği 5.000 doları alıp gider.
Adam 3 hafta sonra yine aynı müşteri temsilcisinin önüne gelir, borç aldığı 5.000 doları ve 3 haftalık süre için tahakkuk eden 15 dolar 42 cent faizi öder. Müşteri tam Rolls Royce'u ile bankanın önünden ayrılırken, müşteri temsilcisi biraz utanarak:
                - "Kusura bakmayın ama, sizin gibi bir beyefendi nasıl olur da, kredi kartı ile çekebileceği 5.000 dolar için 200.000 dolar değerindeki Rolls Royce arabasını rehin bırakıp 5.000 dolar kredi alır ?' diye sorar.     Bunun üzerine müşteri:
                - "Peki siz New York'da Rolls Royce'umun başına bir şey gelmeyeceğinden bu kadar emin olduğunuz ve 3 haftalık park ücretinin 15 dolar 42 cent tuttuğu başka bir park yeri biliyor musunuz?' sorusuyla cevap verir.
 
 
 
 
 
 
                               TOHUMLAR
                                 İbret veren Hikayeler Dizisinden
                O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.
 
                -Allah'a şükürler olsun, diye mırıldandı..
 
 
                Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırıp babasına baktı.
                -Durup dururken niye şükrettin baba?
                Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;
                -Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah'ın bize ihsan ettiği nimetlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur?
                Abdullah dudak büktü:
                -Ne bileyim, ölürüm herhalde.
                -Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz...
                Derin bir nefes aldı ve;
                -Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.
                Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:
                -Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.
                Abdullah'ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp
büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı.           Heyecanla babasına döndü:
                -O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.
                Babası gülerek onun saçlarını okşadı.
                -Elbette yavrum, elbette! dedi.
 
                Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.
                -Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!
                -Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız.
                Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. "Keşke abimler de gelseydiler" diye düşündü.
                "Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır" diye avundu.
                Babası namaz kılmış dua ediyordu" Acaba babam nasıl dua edecek?" diye meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:
                -Yâ Rabbi! Yeri, göğü, her şeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız...
                Abdullah da babası gibi "âmin" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.
 
                Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:
 
                -Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi?
                Babası güldü:
                -Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.
 
                Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.
                -Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı?
                Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:
                -Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.
 
                Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah'ın başını okşadı ve;
                -Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.
 
                Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.
 
                Ne yazık ki bu mutluluk fazla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat etmişti.
                Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.
 
 
                Bir gün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;
                -Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!
                Abdullah itiraz etti:
                -Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Ürünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.
 
 
                Abileri küçük Abdullah'ı azarladılar.
                -Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!
                Aradan zaman geçti. Bir gün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.
 
 
                -Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.
                Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.
 
 
                Oturup ağlamaya başladılar.
                Abdullah;
                -Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim. Abileri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah'dan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.
 
 
 
 
 
 
                TOPLAM BORC 14 DOLAR 75 SENT
 
                Küçük oğlu annesine geldi ve ona kağıdı uzattı. Annesi ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra kağıdı okumaya başladı;

                Çimleri biçtiğim için 5 dolar
                Odamı temizlediğim için 1 dolar
                Alışverişe gittiğim için 50 sent
                Küçük kardeşime baktığım için 25 sent
                Çöpü attığım için 1 dolar
                İyi bir karne getirdiğim için 5 dolar
                Bahçeyi temizlediğim için 2 dolar
                ---------------------------
                Toplam borç 14 dolar, 75 sent

                Anne, umutla kendisine bakan oğlunun elinden kağıdı aldı ve kağıdın arka yüzüne şunları yazdı;

                Seni 9 ay karnımda taşıdım BEDAVA
                Hasta olduğunda başında bekledim, elimden geleni yaptım, senin için dua ettim BEDAVA
                Yıllarca değişik nedenlerle senin için gözyaşı döktüm BEDAVA
                Senin için geceler kaygı duyup, uykusuz kaldım BEDAVA
                Oyuncaklarını topladım, yemeğini hazırladım giysilerini yıkadım, ütüledim BEDAVA YAVRUM
                Ve bunların hepsini topladığın zaman gerçek sevginin bedelinin olmadığını görürsün, bedavadır çünkü...

                Oğul annenin yazdıklarını okuyunca gözleri doldu.

                Annesine baktı, "Anneciğim seni seviyorum" dedi ve kalemi alarak bu kağıda

                "HEPSİ ÖDENMİŞTİR" yazdı
 
 
 
 
TÜM MENEKŞELERE VEDA...

Küçük, toprak saksı, ansızın elinden yere düşüverdi. Paramparça olmuştu.
Saksısı kırılan mor menekşenin, incinen, yeşil, canlı yapraklarını kontrol etti.
Onu diktiği ilk günden bu yana ne çok zaman geçmişti. 
Tek, yeşil bir yapraktı önceleri. Hasretle bekledi bu dost kalbin küçük yapraklar
vermesini. Geçen zaman sevginin hakkını verdi. Menekşe,
bütün yoğunlaşmaların neticesini, verdiği bu minicik yeşil yapraklarda gösterdi.
İnsanın içini ısıtıyordu. İlk yaprakla yüreğe dolan heyecan, ilk aşka benziyordu.
Kalbi sarıyordu, elleri titretiyordu, bir cezbe havası veriyordu bütün bedene.
İlk çiçekler yıllarca hasret duyulan o dost gözlere ne de çok benziyordu.
İlk yapraklar, ilk çiçekler, ilk aşk. Nedense tuhaf bir büyü vardı bu çiçeklerde,
bu yapraklarda. Gerçi menekşeler hep husûsiydi onun için.
Hele hercai olanlarına karşı büyülü bir yakınlık hissederdi. 
Hercai kelimesi ne de çok şey ifade ediyordu. Değişimi, çesitliliği,
farklı renkleri içinde barındıran bir ahenkdarlığı. Ne çok sır vardı bir
hercai menekşenin bakışında.Renkler nasıl da ustalıkla atılmıştı yaprakların üstüne.
Her menekşe ayrı bir dünya gibi gelirdi yüreğine.
Düşüncelerinden sıyrıldı ve kendi kendine mırıldandı “Tüm menekşelere
veda etmeliyim.” Kırılan saksının parçalarını toplarken kırılmanın 
zihninde meydana getirdiği çağrışımları bir bir düşündü.
“Kırılmak, mesela kolun, bacağın kırılması, sonra bardağın kırılması bir de,
bir de kalp kırılması ve hayal kırıklığı var tabii ki.”
“Kalp kırgınlığı da neymiş?”dedi kendi kendine. “Hiç kalp bir saksı gibi kırılır mı? 
Öyleyse neden buna kalp kırığı demişler. Sahi eskiler buna ne diyorlardı?
Dur bakayım şimdi hatırlayacağım. Evvet evvet sanırım inkisardı. 
Kalp inkisarı. İnkisar, ne büyülü kelime.” Tekrar etti kendi kendine.
“Inkisar, inkisar. Sahi, eskiler menekşeye ne diyorlardı?” 
Sonra Tanzimat şairlerinden,Abdülhak Hamid hakkında anlatılan bir nükteyi 
hatırlayıverdi. Hamid eşi Neli’yi dikensiz gül, sevgilisi Eşli’yi ise
hercai menekşe olarak nitelendiriyordu. Hercai menekşeye benzetilen bir
kadın olmak hususi bir duygu olmalıydı. Neşeli, dinamik, daima değişen,
bu haliyle daima mutlu eden ve mutlu edilen bir kadın...
“Allah Allah Hamid de nereden çıktı?” 
Son olarak menekşeye eskilerin ne dediğini düşünüyordu.
Doğru ya oradan gelmişti buralara. Kendini çağrışımlarının rüzgarına
kaptırmıştı bir defa. Yine hüzünlendi işte. Nereden de kırılmıştı
şu menekşenin saksısı. Yerinde sakin ve sessiz dururken bütün bu çağrışımlara
meydan vermemek için menekşenin suyunu verir ve hemen uzaklaşırdı yanından.
Saksısı kırılan menekşe onda küllenen bir geçmişi canlandırmıştı.
Kesik kesikti zihninde herşey.
Son günlerde unutkan bir insan olmuştu zaten. Kedisi, menekşeleri ve anıları.
Şimdi kırılan saksıya bir daha baktı. Menekşeyi saksının kırıkları arasından özenle,
incitmeden aldı. Yeşil, ince tüylü, diri yapraklarına okşarcasına dokundu.
Onlara şefkatli bir buse kondurdu. Çiçeklere dokunmadı.
İncitmekten korktu onları. Maziye dönmeyi istemedi.
Kırıkları toplarken acaba dedi “saksının inkisarı da olur mu?” Bunu hep yapardı.
Saçma şeyler düşünmek, zihni bir süre oyalamak hep faydalıydı.
İnsanınn kendisini hüzünlendiren duygulardan bir süre de olsa uzaklaşmasını sağlardı.
Güldü, “Bak sen şu menekşenin ettiğine. İnsanı alıp nerelere götürüyor.”
Dudaklarında suskun bir tebessümle gözleri uzaklara daldı.
Yüreği ilk günkü gibi kıpır kıpır oldu. Yaptığı bütün o tuhaflıkları bir bir hatırladı.
Sonra sonra ilk farkediş, ilk pişmanlık, ilk acı, ilk ayrılık.
Neden sonra açıldı içindeki hasret kafesi. Aradan geçen yıllar ve hayat.
Her şey kurallara uygun olarak gelişmişti. Mutluydu, pişman değildi.
Ama ne var ki içinde ki “hercai menekşeyi” öldürememişti. 
Güldü. Bu sefer gülüşü ızdırapla sarmaş dolaştı. Hafifçe yanakları kızardı.
Utandı. Pencereden dışarı baktı. Kedi acıkmış olmalıydı, acı acı miyavlıyordu.
Bir anda sıyrıldı duygularından. Kapıyı açtı. Kedinin sırnaşmasına aldırmadı.
Kedinin yiyeceğini aceleyle hazırlayıp tekrar menekşesinin başına döndü. 
Yerdeki saksı kırıklarını ve toprakları temizledi. Menekşenin saksısını değiştirdi. 
Son bir defa baktı mor çiçekli sevgili menekşesine.
Akşam için bir şeyler hazırlamalıydı. Güneş batmak üzereydi.
Hava yavaş yavaş kararıyordu. Mutfağa doğru ağır adımlarla yürürken
içi huzur doluydu ve o an yıllardır yapamadığı bir şeyi yapmaya karar verdi. 
“Tüm menekşelere veda etmeliyim.” diye mırıldandı kendi kendine.
Menekşeyi özene bezene paketledi ve paketin üzerine “tüm menekşelere veda”
yazarak geçmişine doğru postalamaya hazır hale getirdi... 

...Manolya Gülçiçek...
 
 
 
 
 
 
TUZLU KAHVE
Kıza bir partide rastlamıştı. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki.. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı .. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi .. "Kahveme koymak için .." Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.. Kahveye tuz!.. Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi..
Delikanlı anlattı: "Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar ..
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.." Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının .. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri..
Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak.. ..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.. Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.. 40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına..
Şöyle diyordu, satırlarında.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?. Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok..
İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..
" Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu.. Gözleri nemlendi kadının.. "Çok tatlı!.." dedi..
 
 
 
 
 
 
                                               KUŞ AVCISI
 
                Bir varmış Bir yokmuş, bir ülkede avcının biri kuşlara meraklı imiş.
                Hem yemeye meraklı, hem de tutup kafese kapatıp seyretmeye, söyletip dinlemeye. Kurmuş ormanın kuytusuna kapanı, yatmış pusuya. Tüyleri alacalı bulacalı nadir bulunur az rastlanır cinsinden bir kuş da gelmiş girmiş kapanın içine.
                Avcı ortaya çıkınca kuş yalvarmaya başlamış; '' Avcı avcı bırak beni gideyim. Yemeğe kalksan ufacığım, pişirdin mi benden bir lokma bile et çıkmaz. Kafese kapatsan ağzımı bile açmam, ne şakırım ne konuşurum, ama beni özgür bırakacak olursan sana üç öğüt veririm ki hem çok mutlu olursun yaşamda, hem de çok başarılı.''
                Avcı düşünmüş taşınmış: ''Eh söyle, ver bakalım şu üç öğüdünü o zaman bırakırım seni'' buyurmuş....
                '' Önce...'' demiş, kuş
                  1. Sağduyuya, akla aykırı düşecek hiç bir şeye inanma
                  2. Yaptığın hiç bir şeyden pişmanlık duyma, gerçekleştiremeyeceğin şeyler için üzülme
                  3. Asla ama asla olanaksızın peşine takılma....
                Avcı şöyle bir bakmış kuşa,'' Bu söylediğin büyük cevherler değil, ben zaten yaşamımda her an bu prensipleri uyguluyorum. Ama fazla işe yarayacak bir kuş değilsin, o yüzden sözümü tutup seni bırakacağım'' demiş.
                Kuş fırlamış yakındaki bir ağacın tepesine, açmış ağzını yummuş gözünü.. ''Avcı avcı salak avcı sen beni herhangi bir kuş mu belledin?                 Ben bütün kuşlardan daha farklı bir kuşum. Kalbim yakuttan benim. Kalbimin yerinde kocaman bir yakut var, beni kesip kalbimi çıkarsaydın dünyanın en zengin adamı olacaktın. Salak avcı... dönmüş, bağırıp çağırmaya başlamış...
                ''Avcı seni yine yakalayacağım....'' diye tepinmeye başlamış, deliye dönmüş hırsından. Hemen ağaca tırmanmaya başlamış.
                Kuş ağacın en üst dallarından birine adamın erişemeyeceği bir yere konmuş. Avcı üst dala erişip de kuşu yakalayayım derken yuvarlanmış ağaçtan...
                ''Nasılsın bakalım?'' demiş kuş, '' Öğütlerimi beğenmemiştin, ben bunların hepsini zaten biliyordum demiştin. Ben sana ne dedim önce? sağduyuya akla ters gelecek hiç bir şeye inanma. Be adam kalbi yakuttan kuş olur mu? Hemen inandın, gözün döndü. Yaptığın hiç bir şeyden pişmanlık duyma, yani sonradan pişman olmamak için bir şeyi yapmadan önce iyice düşün taşın, dedim. Beni bıraktın, ardından da hemen bıraktığına pişman olup peşime düştün. Üçüncü öğüdüm, gerçekleşmesi olanaksız bir şey için boş yere gücünü harcamaydı. Sen beni nasıl yakalarsın, ben kuşum, uçmuş uçmuş en üst dala konmuşum. Sen oraya nasıl erişirsin be adam? demiş.. ve uçmuş gitmiş..
 
 
 
 
 
 
UÇAN ASKER
 
                Yıl 1528. Muhteşem Süleyman, Alman İmparatorluğunun taht merkezi viyana kapılarındadır.
                Avrupa'nın titreme, Osmanlı'nın ihtişam dönemindeyiz. Viyana çevresinde yapılan muharebelerden birinde, 5 türk askeri Almanlarca pusuya düşürülüp esir alınır. Az geçince de Viyana kumandanının önüne çıkarılır. Ve sorgulama başlar:
                -"Hangi paşanın askerlerisiniz?"
                -"Kaçbin Askeriniz var?"
                -"Kaç topa sahipsiniz?"
                5 esir genç tek kelime etmezler. Korkusuz, eyvallahsız, hatta umursamaz görünürler. Kumandana alay eder gibi bakmaktadırlar. Ve beklenen emir verilir.
                -"Soyun şu rezilleri!"
                5'ini de soyarlar; elleri bağlıdır, işkence başlar. Demir zincirli kamçılarla bütün gün eziyet ederler 5 yiğit artık kızıl kan içindedir. İşin garibi, 5'inden de en ufak bir ahlama, ohlama duyulmaz. Kumandan haykırır:
                -"Getirin çuvalları!"
                Çuvallar getirilir. Esirlerden ilkini iri çuvallardan birine koyarlar; ağzını bağlayıp, Viyana Kalesi'nden dibi görünmez Tuna kayalıklarına atarlar.
                4 delikanlı, bitkin fakat sessiz; harap fakat dimdik; perîşan fakat metin haldedir.
                Kumandan yırtınır gibi yeniden bağırır. Aynı vakur sükûnet devam eder. Gözlerinde ne korku, ne de merhamet dilenişi görülür. 2, 3 ve 4. askerlerde çuvallar içinde aynı uçuruma atılırlar. Sıra kendisine gelince 5. yiğit seslenir:
                -Bağlarımı çözün, konuşacağım. Bir yudum da su verin!
Suyu getirirler. Mehmetçik kana kana içer. Sonra etrafındakilere haykırır:
                - Bre gafil düşman!.. Boşuna uğraşıyorsunuz. Şayet ölümden korksaydık buralarda işimiz neydi?
                Ve.. Az önce 4 arkadaşının parçalandığı kayalara doğru ilerler ve kendini kayalıklardan aşağıya doğru bırakarak arkadaşlarının yanına doğru uçar...
 
 
 
 
 
UMIT 
Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç
ve güzel kadının
otobüse binişini içten gelen bi sempati ile izlediler.
Basamakları
geçti, boş olduğu söylenen koltuğu el yordamıyle
buldu, oturdu, çantasını
kucağına aldı. Bastonunu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki
susan, bir yıldır
görmüyordu.
Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık
bir dünyanın
Içine düşmüştü. Öfke, kızgınlık kendine acıma..
Hayatta tek dayanağı artık
Kocası Mark'tı. Mark hava kuvvetlerinde
subaydı.Susan'ı bütün kalbiyle
seviyordu. Susan gözlerini kaybedince Mark karısının
içine düştüğü umutsuzluğu
hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması,
kaybettiği kendine güvene
yeniden sahip olması için yardım etmeliydi.
Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı,
kimseye bağımlı
Olmadan yaşayabilmeliydi. Sonunda Susan'ı işine
dönmeye ikna etti. Peki ama
Evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi.
Ama şimdi kenti bir
Uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark
her sabah onu arabası ile işe bırakayı önerdi. Kendi
işi tam tam aksi yönde olduğu halde. İlk günler Susan
kendini rahat hissetti Mark da " Görmüyorum, artık
hiçbir işe yaramam " diyen karısını çalışmaya
başlattığı için mutludu. Aa bir süre sonra Mark
işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı
yaşamın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe
eskiden olduğu gibi işe kendi başına otobüsle
gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas ,o kadar
kırılgan, o kadar öfkeliydi ki Ne yapabilirdi?
"Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz Susan öfkeyle
haykırdı.. "Nasıl
yaparım ? Görmüyormusun ben körüm!! Nerde olduğumu
nereden bilirim, nereye
gittiğimi nasıl anlarım. Galiba sana ağır gelmeye
başladım, beni başından atmaya
çalışıyorsun.." Duydukları Mark'ın kalbini fena halde
kırdı. Ama ne
yapacağını biliyordu.
"Her sabah ve her akşam otobüsü arabala takip
edeceğim. Sen bu
yolculuqu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek
bu." Tam iki hafta Mark,
Susan'ın otobüsünün arkasından gitti İki hafta boyu
karısına görme dışındaki
duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle
duymanın pek çok
sorunu çözececeğini izah etti. Kulakları ona nerede
olduğunu söyleyebilirdi.
Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi.
Otobüs şöförü ile ahbap
olursa, herşey kolaylaşır, şöför hergün önde bir yer
ayırırdı. Nihayet
susan yolculuğa tek başına yapmaya hazır olduğunu
hissetti . Pazartesi sabahı
geldi Ayrılırken otobüsün geçici eskortu kocasına ,
hayattaki büyük
dostuna sarıldı . Gözleri yaşla doluydu Susan'ın .
Kocasına öyle teşekkürle
doluydu ki Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle
umutsuzlık uçurumundan
nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü..
"Allahasımarladık " dedi
kocasına ve uzun amandan beri ilk defa ters yönlerde
yola çıktılar. Pazartesi
,Salı, Çarşamba.. Hergün mükemmel geçti Susan için.
Kendini hiç bu kadar iyi
hissetmemişti,yapıyordu, başarıyordu, tek başına
başarıyordu. Kendi
kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan
her günkü gibi otobüse
bindi, ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet
parasını uzattı şöföre.
"Sizi kıskanıyorum bayan " dedi şöför. "Neyimi
kıskanıyorsunuz benim "
diye sordu şöföre. " Sizin kadar sevilmek, bu kadar
şefkat ve sevgiyle
korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi söför. "
Nasıl yani" dedi Susan .
" Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede
duruyor ve siz otobüsten
inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor,
ofisinize girene
kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük
yolluyor, elini sallıyor ve
yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız
bayan.." Mutluluk gözyaşları
Susan'ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden
hatırladı Mark'ı hiç
görmüyordu ama bir haftadır yanında olduğunu hem de
öyle kuvvatli
hissediyordu ki. Talihli gerçekten çok talihli idi.
Öyle bir armağan
vermişti ki ona hayat, görmeden daha değerliydi . Bu
armağanın
varlığına inanması için görsi gerekmiyordu.
"SEVGİNİN AYDINLATMAYACAĞI KARANLIK YOKTU ÇÜNKÜ..."
 
Yazari bilinmiyor
 
 
 
 
 
 
               ÜMİT
 
 
                Doğuştan kör iki adam, bir duvarın kenarına çökmüş, konuşuyorlardı.
                Biri:
"Dün gece rüyamda çok güzel bir kuş gördüm" dedi.
                Diğeri heyecanla sordu:
                "Ben ömrümde hiç kuş görmedim. Allah gözünü açsın, anlat hele; kuş neye benziyordu?"
Rüyayı gören kör cevap verdi:
"Ümide benziyordu."
                                                                                              Özkan Öze
 
 
 
 
 
 
         Umut...
 
                Kırk yaşlarındaki adamın elleri koynuna gitti, çabucak koynundan çıkardığı kağıdı yine aynı yaşlardaki diğer adamın ellerine tutuşturdu. Karanlık sokakta yalnızdılar ama korkuyla çevresine baktı, sonra fısıldadı;
                - Gardaş gider değil mi ?
                - Merak etme sen, kendi ellerimle büyük elçiliğe vereceğim.
                Gülümsemeye çalıştı, ağzında dişlerinin nerdeyse yarısı yoktu.
                - Herhal haberleri yoktur. Yoksa bize yardım ederlerdi, değil mi?
                - Yok dedim ya.., Benim gitmediğim ülke kalmadı nerdeyse. Oralara da gittim. Kimsenin haberi yok.
                - Kağıdı yetkililere verirsin gardaş, hem sende söylersin neler çektiğimizi.
                Türkçeyi iyi konuşan Rus genç acele etti ;
                - Tamam tamam yakalanacağız hadi parayı ver.
                Adam yeni hatırlamış gibi koynundan yıllarca biriktirdiği parayı çıkardı.
                - Al. Açız, iş bulamıyoruz ama bu iş için helal olsun al.
                Genc Rus parayı sayarken, o anlatmaya devam etti,
                - Çinliler bizi aç bırakıyor, işsiz bırakıyor. Bir çocuktan fazlası yasak, işsiz olanların çocuk yapması bile cezalandırılıyor. Erkeklerimiz, onların kızlarıyla evlenemiyor ama onlar topraklarımıza sahip olmak için, bizim kızlarla zorla evleniyor. Bazılarımız, hiç olmazsa kızları aç kalmasın diye evlendiriyor.
                Genc sıkılmıştı,
                - Yakalanmadan ben gideyim.
                Adam gözü yaşararak aceleyle sözlerini tamamladı; "İbadetimize de engel oluyorlar. Kadınlarımızın zorla başını açıyorlar."
                - Tamam hepsini söyleyeceğim, hadi eyvallah.
                Bir an durakladı, adamın altmışında gösteren yüzüne baktı, sanki kuşkulanmış gibi sordu;
                - Kaç yaşındasın ?
                - Kırk...
                Cevabı duyduktan sonra hızla uzaklaştı. Geride kalan adam, oğlu gibi görünen gencin ardından acılarla bezenmiş yüzüyle gülümseyerek el salladı. Bir süre, karanlık sokaklara baktı sonra yüzüne gülümseme yayıldı. İçinde yeşeren ümidi hissetti, dizlerine yeni bir can geldi. Hayata yeniden bağlandı. Oysa ülkesinde, Doğu Türkistan da ölüm yaşının çok düşük olduğunu iyi biliyordu.
* * *
                Genç Rus, parayı alıp, mektubu atmayı düşünmüştü ama eksik dişleriyle kendisine bakan Türk'ün hayali peşini bırakmamıştı. Sonunda Çin'den ayrılmadan, Türkiye elçiliğine uğramış, mektubu vermişti. Yetkili mektubu alıp kendisine beklemesini söyledi. Ticaret için çoğu ülkeye giden Rus, bildiği bir kaç dilin içinde en iyi Türkçeyi öğrenmişti. Beklerken sehpadaki 1998 tarihli ama birkaç ay öncesinin gazetelerine gözü takıldı. Birini eline aldı ismini okudu; "Radikal" . Doğu Türkistanla ilgili bir yazı olduğunu fark edince okumaya devam etti;
                "Doğu Türkistan'daki Kökten Dinci Akımlar Çin'i Tehdit Ediyor "
                Bir görevli, elinde geri gönderilen mektupla dalgın Rus'a yaklaştı;
                - Büyük elçi meşgul, sizinle görüşemeyecek" .
                Rus, gazeteleri göstererek, şaşkın bir ifadeyle sordu;
                - Bu gazeteler hangi ülkenin ?
                Görevli gülümsedi,
                - Türkiye.
                - Hepsi mi ?
                - Evet hepsi.
                Adam elindeki gazeteyi bırakıp giderken, gözünde Doğu Türkistanlı adamın yüzü canlandı, sanki kendisiyle konuşur gibiydi;
                - Sağol gardaş, sağol... sağol...
                İçinin burkulduğunu hissetti...
                                                                                                                             Ahmet Ünal Çam
 
 
 
 
 
 
 
                                               UNUTMA COCUĞUM
               
                Çalışma hayatının genel kanunları: Her işin ve mesleğin kendi bünyesine göre çalışma ve işleme usul ve kuralları vardır. Bunu meslek sahipleri bilir. Bir de fizik ve fikri her nevi çalışma hayatının ve genellikle başarılı olmanın, düşünen aklın şaşmaz kanunları halinde bir takım genel ve rasyonel düsturları vardır ki, ben burada bunlardan benim bildiği kadarını açıklayacağım.
                Çalışma için uygun gün ve saat bekleme. Bil ki, her gün ve her saat çalışmanın en uygun zamanıdır.
                Çalışmak için uygun yer ve köşe arama. Bil ki, her yer ve her köşe çalışmanın en uygun yeridir.
                Bir günde ve bir zamanda yapman Iâzım gelen bir işi (bir dersi, bir vazifeyi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.
                Bir zamanda yalnız tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir fasıl üzerinde çalış. Ta ki, dikkattin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiçbirini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam mütefekkiri "İmam-ı Gazali"ye "İhya-i Ulum" adlı muazzam eserini nasıl bir çalışma ile vücuda getirdiğini sormuşlar:
                "Bir zamanda yalnız bir fasıl, bir bahis, bir konu üzerinde çalıştım" demiş.
                Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir vazifeyi yapıp bitirmeden başka bir işe (derse, kitaba ve vazifeye başlama. Yarıda kalan iş başlanmamış demektir.
                Bir günün işini (dersini, vazifesini) bitirdikten sonra ertesi gün ne iş yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmaya başlamadan evvel, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.
                Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumaya oturmadan evvel düşün ve çalışman için gerekli olan şeyler arasında ve elinin altında bulundur. Tâ ki, ikide bir kalem, kağıt aramaya kalkıp da dikkatin dağılmasın.
                Bir işe başlamadan evvel o işi (dersi, vazifeyi, kitabı) en kısa bir zamanda, en kolay ve en temiz bir şekilde nasıl yapmak, nasıl öğrenip etüd etmek mümkün olduğunu iyice düşünüp hesapla.
                Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Yine bil ki; çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hasıl olan manevi zevk eşsiz bir zevktir. Emin ol ki; harple zafer ve işte başarı yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.
                Bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, kısım, fasıl ve bahislerine ayır. Sıra ile her bahsi iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür bahse geçme. Fasıllar ve bahisler üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.
                Devamlı ve planlı çalış. Ve her gün aynı saatlerde mutlaka çalışmaya otur. Çalışmayı uzun süre kesip terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış ki, çalışma alışkanlığın körlenmesin ve tekrar çalışmaya koyulmak için zahmet çekmeyesin.
                Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile, asla boş oturma. Boş oturanın içi işlemeyen demir gibi, pas tutar.
                Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir deme. Çalışmanın sonucuna ve öğrendiğine bak.
                Fikrî çalışmalar için, aynı saatlerde devamlı ve düzenli bir surette, günde iki üç saat bile yeterlidir. Büyük İslam düşünürü İbn-i Sina, dünyaca meşhur olan Kitabu-ş-şifa'sını, her gün, sabah namazından sonra Bağdat'taki bir camiin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz düşünürü Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin, bin iki yüz sahifelik eser veren Fransız edibi Emile Zola'ya bu başarısının sırrını sormuşlar: "Hergün yalnız üç saat çalışır ve yazarım." demiş.
                Sabırlı ol genç dostum. Damlaya damlaya göl olur ve aynı noktaya düşen damlacıklar zamanla mermeri bile deler.
                Bir işe başladığın bir dersi öğrenmeye başladığın, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumaya koyulduğun zaman telaş edip sabırsızlanma. Sakin ve metin ol yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve öğren
                İşinde ve derslerinde herhangi bir fikrî noktayı küçümseyerek ihmal edip geçme. Küçük ihmalden bazen büyük zararlar doğduğunu unutma.
                Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yapacağını kendine sormadan uyuma
                Her gün iyi bir eserden yüksek sesle beş on sahife oku. Bu sayede konuşma ve söz söyleme yeteneğin gelişir,
                Rastladığın edebi, felsefi bazı; güzel parçaları ezberle. Bu sayede hem kelime ve ifade haznen zenginleşir hem de hafızan kuvvetlenir.
                Çalıştığın bir dersin, bir kitabın fasıl ve bahislerini bitirdikçe, kitabı kapayıp, okuduğunu ezberden özet halinde not et. Bir dersi, bîr kitabı en iyi anlayıp öğrenmenin yolu, onu bu şekilde yazmaktır.
Bir dersten öğrendiğin, bir kitaptan okuduğun fasıl ve bahisleri arkadaşlarınla ezberden müzakere ve münakaşa et. Bu suretle hem zekan işler ve öğrendiğin hazmolur, hem hafızan kuvvetlenir; hem de düzgün konuşma ve fikirlerini açık o!arak ifade etme yeteneği kazanırsın.
                Dikkat et: Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve anlamlı olsun.
Fikrî çalışmanın herkesin mizacına göre değişen verimli ve eşref saatleri vardır. Bunlar bazı kimseler için sabahın erken saatleri, bazıları için de öğleye doğru, öğleden sonra, gece saatleridir. Kendini yokla ve senin eşref saatlerin hangileri ise, bunları hiç bir eğlenceye feda edip kaçırma.
                Okuduğun bir kitapta rastladığın güzel bir parçayı veya orjinal bir fikri yerini ve sahifesini işaret ederek not. Bu suretle biriktirdiğin nottan bir dosyaya veya bir iş kutusuna sırasıyla yerleştir. Bir yazı yazmak veya bir eser yapmak istediğin zaman bu notlar senin için zengin bir malzeme hazinesi olur.
                Bir konu hakkında bir yazı veya bir eser yazmaya karar verdiğin zaman, evvela bu konu üzerince evvelce yazılmış eserleri oku. Ta ki; yazılmış ve söylenmiş şöyle tekrar edip ömrünü israf etmeyesin.
                Gök kubbe altında yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir. eski bir fikrin yeni bir elbise giymişidir.
                Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.
                Dilbilgisi bir amaç değil, bir araçtır. Asıl amaç olan, fikir zenginliğidir.
                Kişinin kıymeti dilinin altında ve kaleminin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa vurur.
                Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.
                Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin. Zira öfke île kalkan zararla oturur.
                Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir. 
                Kimsenin yüzüne karsı söyleyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en kötü şeklidir.
                Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki insanları en ÇOK kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzlerine vurulmasıdır.
                Yalan söyleme. Yalan söyleyen yakalanma korkusu içinde yaşayan hırsız gibidir.
                Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendi ahmaklığını göstermiş olur.
 
 
 
 
 
 
UNUTULAN........... 

"Ben tavanarasındayım sevgilim!" diye bağırdı delikten aşağı doğru.
"Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara.
" Son sözlerimi duydu mu? "Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim."
İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana.
Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. "Bir yerini kırarsın karanlıkta."
Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rastgele,
önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi:
Gene mi düşünüyor?
Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korktu;
fakat, yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden
başarmalıyım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum,
bazen karıştırıyorum; özellikle başımda uğultular olduğu zamanlar.
Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. 
Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yere tuttu; annesiyle babasının resimleri.
Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini?
Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı. 
Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için.
Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi.
Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini:
Ölçülerim hiç değişmemiş. Utandı; gene de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı.
Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yanyana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz.
Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim?
Koridorda, sandık odasında… saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım.
Babasının yüzünde gururlu bir somurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları.
Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yanyana olmak istemezlerdi; mezarda bile.
Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldığını bilemedi. 
Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı.
Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; 
emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: eski fotoğraflar! 
Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile,
içimden geçirmemeliyim bunu. Aceleyle resimleri yere yaydı, 
el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim,
bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı:
Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi:
O zamanlar ne kadar uzunmuş etekler. Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç.
Kim bilir hangi filmden? Arkamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim.
Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı.
Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra…
İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman yarabbi!
bir zamanlar evliydim ben de… sonra gene evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere,
ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden
ne kadar üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce,
nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiştim. Sonra ne olmuştu?
Sonra… buradasın ya… bu evde. Demek sonra hiçbir şey olmadı onunla ilgili.
Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim;
geçişler öyle sezdirmeden oldu ki… Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin…
Bununla ne ilgisi var? Fakat ben… ondan kaçarken nasıl oldu da birden
başımı çevirip bu resmi çektirdim? Hep böyle mi durdum resimlerde?
Yüksekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı.
Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum; resim çekilirken değil...
belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce... çok daha önce.

Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. 
Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra, 
arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü.
İlerideki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada, kitap sandığına benzemeyen karanlık
çıkıntılar vardı. Feneri, bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda,
oturan biri. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı.
Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı
hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allahım!
Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavanarasındaki her şey gibi.
Kitap sandığına ve resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. 
Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı kıvrılmış, boşlukta.
Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme;
kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol gene boşlukta kaldı: 
Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi?
Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiç bir zaman bilemeyeceğim.
Sol el yerdeydi, bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz!
Bir sey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk.
Beni bırakmazdı yalnız başıma.

Sonra hatırladı: Bir gün tavanarasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra.
İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı:
Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi:
Bu "biraz" sözüne ne kadar kızardı. Onu tavanarasında bırakıp sokağa fırlamıştı:
Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyordu; duygunun şiddeti kalmıştı aklında sadece.
Sonra "onu" görmüştü sokakta; bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine,
ölmek istemesine rağmen "onun" gözlerindeki ilgiyi,
insanı alıp götüren başkalığı farketmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii.
Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm ondan sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı,
"Ne kadar daha çok" olur muydu? deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü,
el fenerini tuttu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi.
Sonra bakti gene; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı gene.
Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç degğişmemiş; 
son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözlerin bu canlılığında bir başkalık var:
her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma,
içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. 
Belki beni izliyor gene. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. 
Hayır, bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. 
Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun? diye sorardım ona.
Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi;
çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama,
sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, 
var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bu kavgadan çok önce söylemiştim ama,
çatışmamızın hiç bir şeyi değistirmeyeceğini biliyordu. Sonra,
onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, 
tavanarasına bir türlü çıkamadığım halde onu düsündüğümü, onsuz yasayamayacağımı biliyordu.
Sonra neden aramadım? Bir türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı.
Aşağıda yeni sesler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu:
Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün bunları.
Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri.
Sonra… bir türlü olmadı işte… çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek,
bulaşık, evin temizliği, "onun" bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu),
babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması.
Orada, tavanarasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii.)
Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. 
Tavanarasında bu kadar kalacağını da düşünmedim herhalde.
Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Belki evde olmadığım bir sırada…
evvet, muhakkak böyle düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için,
onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. 
Ayrıca, kaç kere tavanarasına çıkmayı içimden geçirdim.
Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.

Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba;
rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur?
Onun tavnarasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi.
Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkmamıştım. Ateş etmişti demek.
Yoksa kalbine… Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü;
elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı.
Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim;
belki de dikmediğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. 
Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı.
Neyse, iç çamaşırlarından öteye geçememisler. Derisi, olduğu gibi duruyor. 
Teni çok sıcak sayılmaz ama, kalbi yerindedir herhalde. Korkarım göğsünün sol yanına dokundu:
İşte orada, biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü’yü cümlenin başında söylemeliydim;
şimdi kızacak. Evvet, her an onun sözlerini düşünerek yaşadım, 
şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi.
Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma?
Onu unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme? Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz.
Başkasına rasladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.
Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavanarasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile.
El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sisli bir görünüşü var.
Yalnız, ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim.
Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense;
bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma…
Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavanarasına çıktığı güne kadar, 
bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık; hiç durmadık, hiç tekrarlamadık.
Sonra, köşemde kaldım günlerce; ne yedim, ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. 
Evi, yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı.
Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık
içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak,
"ona" gitmek için, öldürücü bir ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de,
kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini,
kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte
sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.
Işığın altından kaçmaya çabalayan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi.
El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak.
Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı,
kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi:
Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün traş olmayı sevmezdi.
Yanaktan yukarı çıkan böcek, sakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı?
Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü.
Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: 
Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu.
Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu; ışınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı.
Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. 
Belki de hamaböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı:
"Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?" dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden 
sevgilisinin sesini duydu:
"Bir şey mi söyledin canım?"
Elini telaşla kitap sandığına soktu. "Hiç," diye karşılık verdi aceleyle.
"Kendi kendime konuşuyordum."

..........OĞUZ ATAY
 
 
 
 
 
 
 
Uzun Bir Ayrılıktan Sonra
 
Belki yirmi yedi, yirmi sekiz sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübarek simasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o kalblerde yaşadığı için, mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelìr; Akif'ler, Naim'ler, Ferit'ler, İzmirli'lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe. En mu'dil meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün o lem'alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan nebean ediyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sahibi. Kalbi bir Sahabî kadar imanla dolu. Ruhunda Ömer'in şehameti var. Yirminci asırda Devr-i Saadeti nefsinde yaşatan bir mü'min. Bütün hedefi iman ve Kur'ân.
İslâmın gayetü'l-gayesi olan tevhid ve Allah'a iman esası, onun ve Risale-i Nur'un en büyük umdesidir. Devr-i Saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret-i Peygamber, Kâbe'deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirke ve putperestliğe o derece düşmandır.
Mücahede ile gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harp meydanlarında, mücahitlerin önünde, kılıç elinde, dim dik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman.
Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedaî. Fitnenin, bozgunculuğun en müthiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit birşeydir. Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tagaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kâğıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.
Yapısı ufak tefektir; fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri birer şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhânedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır, fakat mâneviyat âleminin sultanıdır.
Seksen küsur senenin âlâmı yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya şuûnu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra, ferdâsı öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle men eder. Memleketin her tarafında 600 bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri, memleketin en faziletli evlâtlarıdır. Úniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şakirtleri pek çoktur; yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsâyişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi, hükûmetin, nizam ve intizamın tabiî birer muhafızıdır, âsâyişin mânevî bekçisidir.
İstanbul seyahatinden muztarip olup olmadığını sordum:
"Bana ıztırap veren," dedi. "Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. Işte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!"
"Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?"
"Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi, çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
"Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
"Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
"Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
"Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbàr, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
"İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamd olsun.
"Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur."
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu. Bir fırtına gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle ruhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde coşmuş bir hatip gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim.
"Mahkemede sıkıldınız mı?" diye sordum.
"Dinî tedrisata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin, terbiye-i İslâmiye dairesinde iffet ve şereflerini muhafaza etmelerine taraftar olmanın, bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var mı? 'Kalbe gelen hakikat' gibi tâbirleri de şahsî nüfuz temini maksadına delil göstermelerinin mânâsını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım."
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsaade alıp ayrıldığım zaman vakit hayli geçmişti.
 
 
 
                               VARIM!
                Saatlerdir bilgisayarın başında oturuyordu, hala beklediği mail gelmemişti. Silkindi. Kaç saat olmuştu bilgisayar başına oturalı? Oooo! İki saatten fazla olmuş, koskoca iki saat? Arkadaşları yemeğe davet etmişti, Sinan sinemaya, oda arkadaşları ise pikniğe.. Hiçbirini kabul etmemişti. Şimdi bu ücra internet cafede gelecek o maili bekliyordu.           Daha ne kadar sürecekti? Kim bilir belki, bugün hesabına bile girmemişti, girmeyecekti? Girse bile yazacağı daha önemli insanlar vardı belki... Belki de onun ona önem verdiği gibi o, ona önem vermiyordu?
                Yok canım!
                O da en az Sevgi kadar değer veriyordu Sevgi'ye, yazdığı her mesajın karşılığı ertesi güne geliyor, hadi ertesi gün olmadı birkaç gün içinde gecikmenin özrünü de içeren mail hesabında bekliyordu Sevgi'yi. Aylar olmuştu yazışmaya başlayalı, bir kez bile aksamamıştı mailler. Ta ki, bu haftaya kadar.
                Hafta başından beri tek bir satır gelmemişti ondan. Tuhaf! Oysa kendisi yazacak bir şey bulamasa -ki, bu da ayda yılda bir olurdu- forward edilmiş mesajlar gönderirdi, güzel sözler, fıkralar ya da ufacık bir e-kart. Üçüncü gün dayanamamış, onu merak ettiğini söylediği bir mail göndermişti:
                Heeeey, öldün mü kaldın mı? Haber verseneeeee! diye de şakalaşmıştı üstelik. Ses seda yoktu yine karşı tarafta, beşinci gün
iyiden iyiye meraklanır olmuştu, hatta bir sapığın onun hesabına girip gelen mesajları ondan önce okuyup sildiğini bile düşünmüştü. İyisi mi oturup bütün gün bekleyecekti bilgisayar başında, hem içinde de bir şüphe kalmayacaktı böylece. Bugün sekizinci gün de bitmişti. Yine en ufak bir yazı bile gelmemişti.
                Unuttu beni diye geçirdi içinden. "Tabii, ne bekliyordun ki!" diye kızdı kendi kendine. Alay etti bir süre bu çocukluğuyla. Hiç görmediği, sadece yazılarıyla, şiirleriyle tanıdığı biriydi karşıdaki ve hep öyle uzakta öyle bilinmez kalacaktı. Ne bekliyordu ki? Kendisi de bilmiyordu. Hayalinde bu yazıları yazan kişiyi bir türlü canlandıramıyordu. Ne zaman gözlerini kapasa sadece bir çift el görüyordu, klavyenin tuşlarına dokunan güzel parmaklar... Bu elin kime ait olduğunu görmeye çalışıyor, didiniyor ama hayali bir anda dağılan sis gibi yok oluyordu. Ertesi gün soluğu yine bilgisayar başında aldı. Bekledi, bekledi. Birkaç arkadaşından gelen mailleri cevap yazdı hemencecik.
                Aslında böyle beklemek fena da olmuyordu hani. Zaten tatildeydi yapacak başka bir işi yoktu, arkadaşlarından çoğu eve dönmüştü kalanlar ise onu çağırsa da o pek istemiyordu. Bu düşüncelere dalmışken yeni bir mesaj geldi. Hayret adres pek yabancıydı ona.
                Biraz tereddüt ettikten sonra yüreği korku içinde açtı. Mail,
"merhaba ben Akın'en yakın arkadaşıyım. Kendisini trafik kazasında
kaybettik, telefon defterinin arasında sizin mail adresinizi bulduk ve
haber vermeyi uygun gördük. Başımız sağolsun" diyor ve devam ediyordu ama mailin devamı onu ilgilendirmiyordu artık. Okuyacağını
okumuştu zaten. Kaçıncı ölüm haberiydi bu, bu kaçıncı değer verdiği
insandı yitip giden? Bazen bütün uğursuzluğun kendinde olduğunu
düşünüyordu. Sonra saçma geliyordu düşündükleri, ama ne farkederdi ki, işte cok sevdiği, her gün yazdıklarıyla onun gününe renk katan o kişi artık yoktu. Kötü bir şaka olamaz mıydı?
                Ne yapacaktı şimdi? Beklediği mail gelmiş miydi? Ne yani kalkıp gidecek ve bir daha gelmeyecek miydi? Bir daha o güzel mesajları hiç göremeyecek bir daha o elleri hayal edememenin üzüntüsüyle doğruldu.
                "Cebinden size henüz yollamadığı, yollamak için doğum gününüzü beklediği bir şiir bulduk. Tıpkı sahibine ulaşmamış bir mektup gibi duruyordu oracıkta. Aşağıda onun sizin için yazdığı son şiiri bulacaksınız.
                               VAR MISIN ?
                Biliyorum şaşıracaksın
                Son sözler gibi gelecek kulağına
                Yoo yanılmıyorsun.
                Son sözler bunlar.
                Bu uzaklığı kaldırmak için ortadan
                Sadece bir ufacık his'tik, sen bana ben sana
                İki satır lâf, iki mısralık şiirdik
                Bir gülücüktük
                Bir soru işareti
                Oysa daha fazlasını istemek bencillik mi?
                Anla artık!
                Sözler var ama satırlar yetersiz
                Düşünceler var ama sayfalar yetersiz.
                Duygular var ama mısralar yetersiz.
                Anla artık biliyorum bir sen var, bir de ben
                Uzak uzak yerlerde ayrı ayrı şehirlerde.
                Ama desem ki, sana:
                Biz demeye var mısın?
                Desem ki, ne sen olsun, ne de ben.
                Bir biz olalım.
                Var mısın ?
                               Akın Yıldız

                Şaşırmıştı, istemezdi etraftakilerin gözü önünde ağlasın.
Hiç adeti değildi ne de olsa. Oysa Akın hep nasıl hissediyorsan öyle ol başkalarını boş ver derdi. İşte her zamanki gibi yine dinlemişti onun sözünü. Demek o da aynı şeyleri hissetmiş, o da artık bu uzaklığı kaldırmak istemişti. Doğum günü geçmişti, hem de yine bilgisayar başında. Yeni bir yaşa daha girmişti işte, yepyeni bir yaş, yepyeni umutlar, acılar, mutluluklar. Her yaş olgunlaştırırmış biraz daha insanı, belki de en çok bu yaşa girdiğinde olgunlaştığını anlayacaktı yıllar sonra arkasına dönüp baktığında kim bilir... Akın! Kahretsin, seni
şimdiden özledim diyerek hıçkırıklara gömüldü. Neden sonra eli yanıta gitti. Akın'a geç kalmış bir yanıttı bu.
                Sadece tek bir sözcük yazdı:
               
                VARIM !

Alev Demir
 
 
 
WANTED
ONU TANIYORMUSUNUZ?
 
                Çocuk Pazar sabahı saat 8.30 da uyandı. Cuma günü okuldan gelirken “bu hafta sonu önceki haftalardan farklı olacak. Kalan derslerimi tamamlayacağım ve önümdeki hafta içindeki sınavlara iyi hazırlanacağım.Diye karar vermişti. Bu sebeple Cuma akşam üstünü ve geceyi çok iyi geçirdi. Televizyon seyretti, müzik dinledi, uzun uzun telefonla görüştü ve gece oldukça geç saatte yattı. Çünkü ders çalışması için daha önünde uzuuun uzuuun iki gün ve iki gecesi vardı. Cumartesi günü arkadaşlarıyla beraber oldu. Biraz dolaştılar her zaman gittikleri yere gittiler. Sohbet ettiler sohbete o kadar çok dalmışlardı ki zamanın nasıl akıp geçtiğini fark etmedi bile. Ders çalışmadığı için zaman zaman biraz rahatsızlık duyduğu oldu ancak içinden gelen bu huzursuzluğu”daha önümde koskoca bir Pazar var” diyerek bastırdı.
                Pazar sabahı, işte bu şartlar altında 9,00 da uyandı. Önce güzel bir sabah kahvaltısı yaptı. Sonra sabah gazetelerini şöyle bir göz geçirdi. Ders çalışmak için sabah azimliydi. Saat 10.30 olmuştu. Şöyle bir televizyona göz atıp odasına geçmek istedi fakat film öyle heyecanlıydı ki bir türlü televizyonun başından kalkamıyordu. Önünde daha koskoca bir Pazar günü olduğunu düşünerek bu filmi izlemesinde bir sakınca olmadığına karar verdi.
                Film bittiğinde saat 12.00 ı geçiyordu. Hafta içi günlerde bu saatte yemek yemeğe alışkın olduğu için karnı acıktı. Annesinin özenle hazırlamış olduğu yemekleri yerken evdekilerle koyu bir sohbete girdi. Yemekten sonra yine çalışma odasına yönelmişti ki televizyonda maç yayını başlamıştı. Haftanın en önemli maçıydı. Bu maçı seyretmek için insanların birbirini çiğneyip, dünyanın parasını verdiklerini düşününce ayağına kadar gelen bu maçı seyretmemenin büyük kayıp olacağını düşündü. Tüm hafta bu maç konuşulacaktı maç biter bitmez ( nasıl olsa 90dak.) sıkı bir şekilde çalışmaya başlamaya karar vererek maçı izlemeye koyuldu.
                Maç bittiğinde hafta sonu yaşadıklarını düşünmeye başlamıştı ki annesi içeriden çayın hazır olduğunu duyurdu. Oda çayı içip ders başına geçmenin doğru olacağına karar verdi çay bittiğinde üzerine bir ağırlık çökmüştü. Haftanın yorgunluğu , maçın gerginliği, sınav stresleri ve çayla birlikte yenilenler ... onu iyice gevşetmişti ” nasıl olsa şimdi çalışamam” diye düşündü ve dinlendikten sonra çalışmaya karar verdi.
                Saat 19.00 sıralarında içindeki huzursuzluğu bastırmaya gayret ederek çalışma masasına yönelmişti ki en sevdiği arkadaşıyla ,ailesi onlara misafirliğe geldi. Misafir varken de ders çalışılmazdı ya ... birlikte sevdikleri diziyi seyrettiler. Artık kalan zamanında sadece en önemli iki dersi çalışırım diye düşünüyordu. Fakat yavaş yavaş uyku bastırmaya başlamıştı. Eğer uyumazsa yeni başlayan haftaya yorgun ve uykusuz girecekti. Bu sebeple kendi kendine şöyle dedi.” Bugün çalışamadım. AMA YARIN SÖZ ÇALIŞACAĞIM”. Yarı sıkıntılı yarı huzurlu odasının yolunu son kez tuttu. Ancak çalışmak için değil , uyumak için...
 
 
 
SAAT KAÇ?
 
Reklam
 
KOMİK BİLMECELER
 
ÖĞRETMENLER BURAYA
 
YAZIYOR YAZIYOR!!!
 
İSMİNİZ NE ANLAMA GELİYOR
 
İsim Sözlüğü

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
EMRAH TOSUNOĞLU