.....SİTEME HOŞGELDİNİZ.UMARIM İYİ VAKİT GEÇİRİRSİNİZ......
   
 
  HAYATA YÖN VEREN HİKAYELER-5

 Mafya Babası ve Kurnaz Tercüman

Mafya babası, korkutabildiği kuruluşlardan alacağı haracı toplaması için sağır ve dilsiz bir tetikçi bulmuştu. Tetikçi polisin eline geçtiğinde, onun fazla bir şey anlatamayacağını düşünüyordu.
Mafya babası, bir süre sonra ödemelerde önemli gecikmeler olduğunun farkına vardı ve bunun hesabını sormaları için iki adamını, tetikçiye gönderdi.
Giden adamlar, sağır ve dilsiz tetikçiyle anlaşamayınca, mafya babası onu kendi odasına getirtti ve sağır ve dilsiz alfabesi bilen bir tercüman buldurdu.
Mafya babasının sorusunu tercüman, sağır ve dilsiz tetikçiye işaretlerle sordu:
"Paralar nerede?"
Tetikçi, aynı işaretlerle karşılık verdi:
"Ne parası?.. Benim paradan haberim yok.. Hem neden söz ettiğinizi de anlamıyorum…"
Çevirmen mafya babasına döndü ve tetikçinin yanıtını ona iletti:
"’Benim paradan filan haberim yok… Hem neden söz ettiğinizi de anlamıyorum’ diyor" dedi.
Mafya babası belinden tabancasını çıkardı, namlusunu sağır ve dilsiz tetikçinin kafasına dayadı:
"Şimdi son bir kez daha sor bakalım" dedi çevirmene. "Paralar nerede?.."
Çevirmen, yine el ve parmak işaretleriyle, mafya babasının dediklerini iletti:
"’Şimdi son bir kez daha sor bakalım’ diyor" dedi. "Paralar nerede?."
Sağır ve dilsiz tetikçi, kafasına dayalı silahı görünce daha fazla dayatamadı, paraları sakladığı yeri açıkladı:
"Central Park'ta, Batı 78'inci caddeye açılan kapıdan girince soldan üçüncü ağacın kovuğunda 100 bin doları bulacaktır" dedi işaretle.
Mafya babası, tercümana döndü ve öfkeyle gürledi:
"Çabuk söyle" dedi. "Ne dedi?.."
Tercüman tane tane konuşarak yanıt verdi:
"Dedi ki, ‘Bu adamın ne parasından söz ettiğini bir türlü anlamıyorum…’ Ayrıca bir de şunu söyledi: ‘O tabancayı karşısındakinin kafasına dayamak erkeklik değildir…’ dedi. ‘Ben erkek diye, o tetiği çekebilecek yüreği olan adama derim. Erkekse tetiği çeksin bakalım."
 
 
 
 
 
 
MARANGOZ
Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasın rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..
İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.
“Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye".
Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı!... Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı?...
Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın...
Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın. Hiç incinmemişsiniz gibi sevin.
 
 
 
 
 
 
Martı,Çikolata,Kitap.......

Fırtınalı bir günde aşağı doğru süzülmekteydi, çook yükseklerden bir martı tüyü, bir kitap yaprağı ve bir çikolata kağıdı. Her biri ömürlerinin emeklilikleri denilecek günlerinde "bugün benim son günüm olmalı" istekleriyle uçmaktaydılar havada amaçsız o fırtınalı günde. Martı tüyü artık yaşını almış bir martının kanadından kopmuştu. Çünkü vazifesini yapmıştı, martıyı taşımıştı özgürlük uçurtmasının kuyruğundaki küçük kağıtlar gibi.
Vazifesi sona ermişti. Her sona erenin sonu gibi o da koptu kanadından. Şimdi sürünmekteydi yerlerde yaşlılığın keyfini mi yoksa acısını mı yaşamaktaydı tartışılırdı. Sonra bir çikolata kağıdı vardı. Bir çocuk dedesinin cüzdanına kondurduğu sihirli deyneğiyle bir anda çikolatasına sahip oluvermişti. Hemen ambalajını açtı ve bir güzel afiyetle yedikten sonra bilmiyordu ki çikolatanın sadece içindekinden oluşmadığını,ve yere attı onu. Kağıdın da akibeti aynı martı tüyü gibi, sadece sürünmekti. Amaçsız ve yargısız sürgüne mahkum edilmek. Bunlardan başka bir de kitap yaprağı vardı ki binlerce insan onu okşardı bir zamanlar şehir kütüphanesindeki günlerinde. Her okuyan koklardı kendisini uzuuun uzun bakardı birşeyler görmeye çalışırlardı o yaprakta. Ta ki bir sorumsuzun kitabı geri teslim etmeyip onu yırtarak ödevinde kullanmasına kadar. Kullanmasına kullandı ev ödevinde ama,sonra? Evvet sonra çikolata kağıdı ve tüyün kaderindeki benzerlik oldu sonu.Adam o yaprağı ödevini hazırlarkenki gibi kullanmadı. Fırlattı gitti bir sokak kaldırımdan caddeye bir tekmede. 
İşte bu fırtınalı gün onları bir araya getirmişti. Bu üç Tanrı oyuncusunu. Fırtına kaldırdı yükseklere kaldırdı, daha da yükseğe. Onlar alışkındılar bu duruma bu ilk olmuyordu. Başladılar aralarında sohbete. Her parça kendi hayat hikayesini anlattı. Ve birden ne görsünler? Tam aşağıda, şehir kanalizasyonuna doğru hızla akan bir kanal. Hepsi de bütün yaşlı insanlar gibi ölümün ne demek olduğunu hiç bu kadar ciddi ele almamışlardı beyinlerinde. Her birisi bu kısa tanışmanın ardından bir kanalizsyondan dipsiz bataklık derinliklerinde ölmenin acısını dile getirdi. Çare yoktu herbiri bıkmıştı hayatta kalma yarışından ve gereksizdi çabalamak çünkü her biri kaybetmişti eski günlerini ve bir işe yaramıyorlardı artık. Fakat birden martı tüyü eski günlerinden aldığı bir cesaretle son bir umut olduğunu anlattı arkadaşlarına. Bir plan yaptılar hemencecik. Çikolata kağıdı ıslanmama görevini,kitap yaprağı yumuşak yapısıyla tüyü taşıma görevini,ve martı tüyü oluşturulan teknenin yelkeni olmayı yapacaktı.Çikolata kağıdı ıslanmazdı, onun üstüne binen kitap yaprağı yumuşaktı ve çikolata kağıdı sayesinde ıslanmazdı.Böylece martı tüyü kağıda kolayca girip dik tutabilirdi kendisini.Kendilerini öyle bir umutla ayarladılar ki planları tam olarak işe yaradı ve martı tüyünün bir anlık umutlarıyla ve yönlendirmesiyle kanalda akıntıya kapılmadan karşı kıyıya geçmeyi başardılar.Böylece dünya resminde her rengin ama her rengin bir yeri olduğunu kabul ettiler ve umutla yaşadılar. 
Şimdi nerde mi kahramanlar? Martı tüyü bir gencin sevgilisine özgurlüğü hatırlatması için armağan edildi, kitap yaprağı çevreci bir örgütün kağıt toplama kampanyasında tekrar yeni bir kitaba dönüştürüldü, çikolata kağıdı ise yıllar sonra bir çocuğun koleksiyonunda.

Belki birgün o koleksiyonda rastlarsınız ona. 
İyi ki de o fırtınadan kurtulmuşlar öyle değil mi? 

.........
Çağrı Küçükyıldız..........
 
 
 
 
 
 
 
MAVI KURDELA

New York’ta yasayan bir ögretmen lise son siniftaki ögrencilerinin diger insanlardan farkli özelliklerini vurgulayarak onlari onurlandirmaya karar vermisti. California Del Mar’dan Helice Bridges tarafindan getirilmis süreci kullanarak her ögrencisini teker teker tahtaya kaldirdi. Ilk önce ögrencilere sinif ve kendisi için ne kadar özel olduklarini belirtti. Sonra herbirine üzerinde altin harflerle “Siz çok önemlisiniz!” yazili birer mavi kurdela verdi. Daha sonra, kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacagini anlayabilmek amaciyla sinifina bir proje yaptirmaya karar verdi. Her ögrencisine üçer tane daha kurdela verip onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Ögrenciler daha sonra sonuçlari takip edecek, kimin kimi onurlandirdigini tesbit edecek ve bir hafta boyunca sinifa bilgi vereceklerdi.

Çoçuklardan biri gelecekteki kariyer çalismalari için kendisine yardimci olan, yakinlarindaki bir sirketin üst düzey görevlisini onurlandirmis, adamin yakasina mavi kurdelayi ilistirmisti.

Ardindan iki tane daha kurdela verdi ve “Sinifça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandirmaniz için birini bulmanizi istiyoruz. Onurlandirdiginiz insanlara ekstra kurdela verin.
Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için baskalarini bulabilirler. Daha sonra lütfen bana ne oldugu konusunda bilgi verin!” diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsiz biri olarak bilinen patronunun yanina gitmeye karar verdi. Patronunun odasina girdi ve “is dünyasinda bir deha oldugundan ötürü” onu taktir edip örnek aldigini söyledi. Bu mavi kurdelayi yakasina takmasi için izin verip vermeyecegini sordu.

Saskina dönen patron, “Tabii ki!” seklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdelayi patronun tam kalbinin üstüne, ceketine ilistirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de, “Bana bir iyilik yapar misiniz? Siz de bu kurdelayi onurlandirmak istediginiz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptiklarini söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormus. Böylece bunun insanlari nasil etkiledigini belirleyeceklermis...” dedi.

O gece patron evine geldiginde on dört yasindaki oglunun yanina oturdu. “Bugün inanilmaz bir sey oldu” dedi. “Ofisteydim. Üsy düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran oldugunu söyleyip “Is dünyasinda bu kadar basarili oldugum için gögsüme bu kurdelayi ilistirdi. Hayal etmeye çalis... Benim bir dahi oldugumu düsünüyor. ‘Siz çok önemlisiniz!’ yazili bu kurdelayi tam gögsümün üstüne takti. Bana ekstra bir kurdela verdi ve onurlandiracak baska birini bulmami istedi. Arabayla eve gelirken bu mavi kurdelayla kimi onurlandirabilecegimi düsündüm ve aklima sen geldin. Ben seni onurlandirmak istiyorum. Günlerim asiri yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldigin notlari begenmeyince ve odani toparlamayinca sana bagirip çagiriyorum. Halbuki bu gece bir sekilde buraya oturup sana benim için ne kadar farkli ve özel oldugunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatimdaki en önemli insansin. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum!” diye devam etti.

Saskina dönen çocuk aglamaya baslamisti. Bütün vücudu titriyordu. Basini kaldirdi, gözleri yas içinde olarak babasina bakti ve “Yarin intihar edecektim baba!” dedi. “Ben senin beni hiç sevmedigini, beni hiç önemsemedigini düsünüyordum. Ama artik hersey çok farkli. Baba sen su an oglunun hayatini kurtardin!”

Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanlarin var oldugunu sakin unutmayin.

Merak etmeyin. Hepimize yetecek kadar KURDELA var.
 
 
 
 
 
 
                                       MAZİYE VEFA
 
                Yelkovan kaçı vurmuş, akrep hangi rakamdan alıyor öcünü bilmek mümkün değildi o Temmuz sıcağında. İnsanın gözlerini kapattığında unutulmuş bir kasabanın mavi verandalı bir evinde hissettiği günlerden biriydi. Çıt yok. Gözlerimi kapatmış sadece kendimi dinliyor, saç tellerimden ayak parmaklarıma inen bir yorgunlukla baş etmeye çalışıyordum. Hayal gücünü zaptetmek zor, hele de yalnızlığı seviyorum diyerek kendini avutmanın yaşla orantılı olduğu gerçeği insanı daha da yıpratıyor. Kurulan hayallerle, içine gömüldüğünüz yalnızlığı dengelemeye çalışıyorsunuz.
                Canavar kesilmiş kabuslardan kendini kurtarabilseydi insan. Ya da sabah ezanında titremeyecek kadar güçlü hissedebilseydi kendisini, ne ölüm ne de yaşam korkusu görürdük gözlerinin ferinde.
                Kavak yapraklarından süzülen çiğ tanelerini gözyaşına, kedilerin gururunu efsane kahramanlarının cahil cesaretine benzeterek hayatın özünde bir romantizm yakalamaya çalışıyoruz. Oysa ki bundan ne çiğ damlasının, ne de kedinin haberi var. Kendi kendine yeteyim derken iyice kaptırıp, ruhunu bir Tibet keşişine çevirmek işten değil.
                İsteksizce ayağa kalktım. Bira bardağına doldurduğum musluk suyuna bir avuç dolusu buz atıp rehavet köşeme döndüm. Dünya üzerinde yaşamını bir saniye daha uzatmak için çırpınan insanları düşündüm, ben buzlu bardağımı vücudumda gezdirirken... Aynı anda bir annenin çocuğu başında yaktığı ağıtlar geldi kulağıma. "Haksızlığın böylesi" dedirten reality show spikerleri havasına girip biraz ağlamak istiyordum aslında. "Gözyaşlarımız yüreğimizin parçalarıysa eğer, hiç bitmeyecek. Çünkü dağlar kadar büyük bir yüreğimiz var bizim".
                Okunmamış kitap sayfalarının baştan çıkarıcı kokusu var sende. Bir an önce bitirmek ve katilin uşak olduğunu anlamak istiyorum. Öte yandan da her harfi aklımda tutmak, kelimeler arasındaki uyum içinde kaybolmak, saatlerce bu gizem kokusu içinde sarhoş olmak. Keşke sen de beni, ıssız bir adaya giderken götüreceğin 3 şeyden biri gibi sevseydin!
                "Seversen alırsın, alamazsan aşık olursun" diyordu rahmetli dedem.           Güzel tanımlama! Şimdi nektarin ağaçlarının altında bizleri bekliyor olmalı o güzel köyde. Taş plaktan çalınan içli ayrılık şarkılarını söylüyorum ben ona kimi zaman. Koroda öğrendiğim ilk Nihavendi (o zamanki arkadaşların deyimiyle "sızlayan mitolojik nağmeler(!)) ellerini tutarak söylediğimde ağlamaya başlamıştı. İşte o zaman hissettim ki, insan ancak mazisine tutunarak ayakta kalır, ruhunu satmaz Şeytana. O zaman bir bebeğin tebessümünden keyif alırsınız, ya da yalnız başına dahi ıslık çalarak tempo tutarsınız yürek atışlarınıza. Maziniz, sadece ruhsuz insan siluetlerinden, ya da tozlu raflarda okşanmayı bekleyen fotoğraf yığınından oluşuyorsa; bir adamı/kadını çok sevmiş de alamamışsanız (ve aşık olmuşsanız); ona, gözlerini kapattırırıp yazdığınız şiiri okumamışsanız, ya da üşüdüğü zaman kollarınız ona dolanmamamışsa; korkarım siz sadece nefes almışsınız!
                "İstikbale taltif, ancak maziye vefayla imkan dahilidir."
                Akşam serinliğinde çok oyalandığımı hissederek sandalyemden kalktım. Pikaba, sevdiğin plağı koyduğumda ellerim titredi birden.
                Üşüyordum...
 
 
 
 
 
 
MECBURUM

Dün, beni derin duygularla sevdiğini söyleyen bir kadına karşı,
kabuğuna gizlenen, korkak, hatta ruhsuz biri gibi davrandım...
Hatta tedirginliğimi, korkaklığımı bana hissettirdiği için öfke bile duydum ona...
Sebebi belliydi: Bu kabuğuna gizlenen, korkak, sevgi yeteneksizi birini
nasıl bu denli gözü pek, bu denli koşulsuz duygularla sevdiğini söyleyebilirdi ki o...
Görmüyor muydu halimi, hissetmiyor muydu beni kendimle
bir türlü örtüştürmeyen etrafımdaki derin boşluğu? Her gün defalarca
lanetler yağdırdığım, başkalarından utançla gizlediğim bu sevgi yeteneksizi
varlığı nasıl sevebilirdi... 
Beni sevmekte ısrar ederek bana verdiği acı ve sıkıntının farkında da değildi 
anlaşılan!..Üstelik bütün korku ve kaygılarıma aldırmadan,
hatta bütün bunlardan sevgisine ve varlığıma ilişkin gizemli duyarlılık
payları çıkarttığını ileri sürmesi beni iyiden iyiye geriletiyor;
çevremdeki boşluğu biraz daha büyütüyor; kendimle buluşmamı sağlayan bütün çıkış 
yollarını kapatıyordu... 
Aslında o beni sevgisiyle yukarıya, günlük hayata, olup biten her şeye, anında,
hemen oracıkta tepki vermeye çağırıyordu. Birisine araba mı çarptı,
hemen o yaralıyı kucaklayıp hastaneye götürmeye; birisi birisine bıçakla mı saldırdı, 
üstüne mi yürüdü, hemen ayırmaya; olayı kimin başlattığına dikkat edip,
gerekirse mahkemede tanıklık yapmaya; komşularla dayanışmaya;
çocuk büyütmeye; karşı apartmandaki gözleri görmeyen adama roman okumaya; 
yan dairedeki yatalak kadına ilaç ve moral taşımaya çağırıyordu...
Oysa ben çok istesem de, bunların hiçbirini yapamam. Elimden gelmez, beceremem.
Ben istesem de hiçbir şeye müdahale edemem, ben sadece önümde,
çevremde olup biten her şeye maruz kalırım. Dayak yiyen adamın kendisini elleriyle,
kollarıyla korumasına; bıçaklanan adamın, yandım anam, diye bağırışına;
yaralılara yardıma koşan insanların ayak seslerindeki telaşlı ve abartılı sevecenliğe;
yatalak kadını ziyaret edip çıkarken, kadının minnetle gülümsemesinin usul usul
ve hüzünle sönüp tamamen donmasına; mahkemede verilen ifadelere değil de,
ifade veren insanların sanki başka bir gezegenden düşmüşlercesine
o yabancı ve ürkek ifadelerine; tam bu esnada, orada yaşanan bütün bu gerginlik 
ve korkulardan uzakta yalanan bir kediye; güneşin mahkeme camlarındaki
tozlu kırılmalarına ve o anda bahçede top oynayan çocukların uzun yıllar
öncesinden gelen ve solmuş bir sevincin içimi acıtan seslerine;
kendisine roman okunan kör adamın, çevresinde kimsenin görmediği 
yaratıklar varmışçasına belirsiz, ama güçlü ifadelerle etrafı izlemesine
maruz kalırım..Çünkü en dalgın, en silik, en beceriksiz tanığıyımdır
önümden hızla gelip geçen bu gündelik hayatın... Sadece kimsenin çekmeye
gerek görmediği garip, işe yaramaz fotoğrafları art arda çekip,
belleğimin gizli bölgelerine kaydeder dururum. Sonra ruhumun mağarasına çekilirim 
usulca... Ve orada, tarihlerinden ve yurtlarından kopan yüzlerin, seslerin,
acemiliklerin, dikkate değer görülmeyen davranışların, ancak ters ışıkta
bir anlam taşıyan gizemli çelişkilerin üzerine gümüş yağmurlar yağar usulca,
belli belirsiz.Susar, hareketsiz seyrederim, yeryüzünde sır vermeyen
zamanın parmaklarından sızan gümüş yağmurunu... Çünkü sonunda yaralılar iyileşir, 
hapishaneler dolar boşalır, çocuklar büyür, yatalak kadınlar ölür,
komşular taşınırlar.Beni koşulsuz ve ömrü boyunca seveceğini söyleyen
sevgili bir gün yorulur ver artık bir başkasına sunduğu sevgisini ona, 
uzak bir şehre götürmeye karar verir. Otobüsün camına yasladığı bitkin başı
hafifçe titremektedir.Ağzının kenarından sızan belli belirsiz,
masum ve ılık suda görürüm yüzümü, kendimi... Uyanmasın, dinlensin diye elimi,
başıyla otobüsün camı arasına yavaşça yerleştirir, sonra da ağzından sızan
ılık suyu usulca silerim. Çünkü beni mağaram da bıraktığı için ona sonsuza dek
minnet borçluyumdur.Bu yüzden artık onunla her yere gider,
onunla bütün sevgileri, özlemleri, acıları ve coşkularını yaşarım...
Onu kutsal ve sarsılmaz bir sevgiyle seven ve yaralıların hiç durmadan
yardımına koşan, olayları anında gören, hemen tavır alan,
mahkemede hakimin gözlerinden dikkatli bakışlarını hiç ayırmayan, 
kavgaları anında ayıran, sevildiği için, bunda öfkelenmek, içine kapanmak
şöyle dursun yaşama dört elle sarılan ve kendine olan güveni ve sevgisi çoğaldıkça
çoğalan sevgilisinin yerine koyarım kendimi.Hatta zaman zaman, garip,
anlaşılmaz bir boşluğa düşüp: Sevgilerde yetmeyen bir şeyler var,
sanki bu bulutun arkasında gizli bir kapı, şu sisin ardında beni bana hatırlatan
bir cümle, bir kelime var, ama bulamıyorum, dediği zamanlarda ona, göremediği
kapıyı gösterip; hatırlayamadığı cümleyi, kelimeyi usulca kulağına fısıldayınca 
gözleri birdenbire sevinçle ışıldadığında, bu ruhumun mağarasından sızan gümüş
yağmurları gibi içimi aydınlatırdı.O şimdi, beni bıraktığı mağaramda geceler
boyu kaybolmuş aşk yüzlerini ve yerin üstünde hep eksik kalan ya da
unutulmuş duygu hallerini, gümüş bir yağmurun altında buluşturup,
birleştirdiğimi de bilmiyordur.İstediğim anda başka ruhların davetsiz konuğu
olduğumu da... Mağaramdaki ruhumun yerin üstündeki ruhumla bir türlü birleşip
bütünleşemediğini de bilmiyordur. İşte bu yüzden kötü olduğumu ve her tür
kılığa bürünmüş kötülükleri anında hissettiğimi de.Benim kötülüğümün başkalarına
asla zarar vermeyen ve sadece bana korkunç cezalar veren
bir kötülük olduğunu da bilmiyordur.Şimdi kendisine yeni bir sevgili bulan 
yerin üstündeki sevecen kadın benim onu hiç sevmediğimi düşünüyordur...
Elim otobüsün camıyla başı arasındayken bile onu sonsuza dek unuttuğumu
sanıyordur.Ben kendimi bir mağarada ömür boyu yaşamaya, acı veren ve
“suçlu bir zevkle” mahkûm ettiğim için, onu sonsuza dek hatırlamaya
ve ruhunda konuk olmaya mecbur olduğumu hiç bilmiyordur...

CEZMİ ERSÖZ
 
 
 
 
 
 
 
                Askerliğini yapmakta olan saf tertemiz bir Anadolu çocuğu askerliğinin bitmesine iki ay kala tüfeğini kaybetmiş..... 
                Askerde tüfek kaybetmek ne demek? Ömür boyu yapsan, bitmez!
                Neyse, arkadaşları oğlum eğer tüfeğin parasını ödersen belki seni af edebilirler, çünkü sen saf ve dürüst bir insansın  diye ümit vermişler. Bu durum karşısında bizim saf asker düşünmeye başlamış. Ama nafile..
                Para bulabileceği hiç bir kaynak yok, hayatta hiç kimsesi yok... Ne yapacağını düşünürken birdenbire tek umudunun Allah olduğunu düşünüyor ve Allah’a mektup yazmaya karar veriyor.
                Ve yazıyor...
                "Sevgili Allahım eskiden beş vakit namaz kılardım artık on vakit kılacağım. Senden başka kimsem yok. Askerde tüfeğimi kaybettim kurtulmam için tam yüz milyon TL paraya ihtiyacım var kusura bakma senden başka kimsem olmadığından senden istiyorum."

                Mektubu yazıyor ve zarfı kapatıyor. Zarfın üzerine de "YÜCE ALLAH CENNET" yazıyor ve takım komutanına veriyor. Askerlik yapanlar bilir. Bir mektup önce takım komutanı, sonra bölük komutanı, birlik komutanı vs vs zincirleme gider. Neyse.. Mektup Ankara Genel Kurmaya geliyor hani bir de, adres enteresan yaa.... Ankara da mektubu açıyorlar saf bir Anadolu çocuğunun, tertemiz duygularla yazdığı bir mektup. Açıyorlar ve yardım etmeye karar veriyorlar.

                Hemen aralarında para topluyorlar ama doksan beş milyon TL toparlayabiliyorlar. Zarfın içine koyup adrese postalıyorlar. Postalar dağıtılıyor. Bizimkine mektup var hemen alıyor. Açıyor ve Doksan beş milyon TL yi sayıyor eksik kalan kısmı da arkadaşlarının yardımı ile tamamlıyor ve tüfeğin parasını ödüyor. Ve kurtuluyor.

                Tabi bu durumda tekrar Allah’a mektup yazıp durumu anlatması ve teşekkür etmesi gerektiğini düşünüyor. Nasıl böyle bir iyiliğin altında kalınır ki. Hemen yazmaya başlıyor. Allahım gönderdiğin parayı aldım sana çok teşekkür ederim, bundan sonra on vakit namaz kılacağım. Senden başka kimsem yok ve sana tekrar teşekkür ederim.
 
                NOT: Allahım bundan sonra bu tip ihtiyaçlarım olduğunda Genel Kurmay aracılığı ile yollama, herifler beş milyonu kesmişler.


 
 
 
 
                               ANNE
 
                Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek varmış. Bir gün Tanrı'ya sormuş:

                -Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?

                -Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana her gün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.
Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.

                -Pekiiiii... İnsanlar bana bir şeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden
söylenenleri nasıl anlayacağım?

                -Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.

                -Peki Tanrım, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?

                -Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek.

                -Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?

                -Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak.

                -Fakat ben, seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.

                -Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.

                O sırada Cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:

                -Tanrım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen çabuk söyle, benim meleğimin adı ne?

                -Meleğinin adının önemi yok yavrum, sen onu ANNE diye çağıracaksın...
 
 
 
 
 
 
 
        MİCROSOFT VE İŞSİZ TEMİZLİKÇİ
 
                  İşsizin biri, temizlik işleri için Microsoft'a başvurur. İnsan
            Kaynakları, bir ön görüşmenin ardından test (yeri temizlemek)
            yaparlar ve "işe alındın, e-mail adresini ver, sana başvuru formunu
            göndereyim, aynı zamanda, işe başlamak için geleceğin günü
            bildiririm" der.
                  Adam çaresiz, bilgisayarının, ve dolayısı ile e-mail adresinin
            olmadığını söyler. İnsan Kaynaklarından, onun adına üzüldüklerini,
            fakat e-mail'i yoksa, kendisinin de varolmadığını ve kendisi de
            olmadığı için işe alınamayacağını söylerler.
                  Adam umutsuzca, ne yapacağını bilmeden, cebinde sadece 10$ ile
            çıkar.
                  Ve bir markete girerek 10 kiloluk bir kasa domates alır. Kapı
            kapı dolaşarak, 2 saat içersinde sermayesini ikiye katlar. İşlemi
            birkaç kez daha tekrar eder ve aksam eve döndüğünde 60$'i vardır.
                  Ve bu şekilde yaşayabileceğini anlar, her sabah erkenden
            evinden çıkar ve aksam geç saatlere kadar çalışır, ve her gün
            parasını üçe, dörde katlar. Az bir zaman sonra, bir el arabası alır,
           bunu bir kamyonla değiştirir ve bir sure sonra artık, birçok araçtan
            oluşan bir nakliye şirketi sahibidir.
                  5 sene geçer, adamımız Birleşik Devletlerin en büyük gıda
            nakliye şirketlerinden bir tanesinin sahibidir artık. Artık ailesini
            ve geleceğini düşünmektedir, ve hayat sigortası yaptırmaya karar
            verir. Bir sigorta şirketini arar, kendine uygun bir plan seçer ve
            konuşma biterken, sigortacı, teklifi gönderebilmek için adamın
            e-mail adresini ister. Adam e-mail 'inin olmadığını söyler
                  "Şaşırtıcı, der sigortacı, e-mail'iniz yok ve bu hanedanlığı
            kurabildiniz, düşünün, ya bir de e-mail adresiniz olsaydı.."
                  Adam düşünür ve şu cevabı verir: - Microsoft'ta temizlikçi
            olurdum!!
                  Bu hikayeden alınacak dersler :
                  1- Internet, hayatının çözümü değildir.
                  2- Eğer Microsoft'ta temizlikçi olmak istiyorsan e-mail adresi
            edinin.
                  3- Eğer e-mail'in yoksa ve çok çalışıyorsan, zengin
            olabilirsin.
                  4- Eğer bu hikayeyi e-mail vasıtası ile aldıysan, temizlikçi
            olma şansın milyoner olma şansından daha fazla.
 
 
 
                                       BİLL GATES
 
                  Bill Gates Microsoftsun bir seminerinde bilgisayar
            sektöründeki gelişmenin hızını anlatmak için şöyle bir benzetme
            yapmış.
                  "Eğer Volkswagen firması son 25 yıl içinde bilgisayar sektörü
            kadar hızlı gelişmiş olsaydı bugün 500 dolara alacağımız arabalara
            25 dolarlık benzin koyup dünya turu atmamız mümkün olacaktı"
                  Birkaç gün sonra VW firmasının bir basın açıklaması
            yayınlanmış.
                  "Eğer otomotiv sektörü Bill Gates in işletim sistemi gibi
            gelişmiş olsaydı, her alacağımız arabada tek koltuk olacak, diğer
            koltuklar için ekstra lisans parası ödemek zorunda kalacaktık;
            arabamız sadece bizim ürettiğimiz benzinle çalışacak; gösterge
            tablosundaki tüm ikaz ve uyarı ışıkları yerine üzerinde ARABANIZ
            GEÇERSİZ BİR İŞLEM YÜRÜTTÜ VE KAPATILACAKTIR yazan tek bir lamba
            olacaktı. Ayrıca her kazadan sonra arabanın hava yastıkları
            açılmadan önce bir düğmenin üzerinde HAVA YASTIKLARI AÇILACAK EMİN
            MİSİNİZ diyen bir ışık yanacaktı"
 
 
 
 
MOTIVASYONCU JERRY

Jerry çevresindekilerin çok sevdigi insanlardan biriydi. Keyfi hep yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir sey bulurdu. “Iyisini al, kötüsünü birak!” kaidesince hep iyi seylere odaklanmisti. Hatta bazen etrafindakileri çildirtirdi bile, “Bu adam bu halde bile iyimser olabiliyor?” diye. Birisi “Nasilsin?” dese “Bomba gibiyim!” diye cevap verirdi hep. “Bomba gibiyim!” Jerry fitrî bir motivasyoncuydu.

Yanindaki insanlardan biri o gün sikintiliysa Jerry yanina kosar, duruma nasil olumlu bakilacagini anlatirdi.

Bu tarzi fena halde düsündürüyordu beni. Birgün Jerry’ye gittim, “Anlayamiyorum! Nasil her zaman, her sartta bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun? Nasil basariyorsun bunu?” diye sordum. Su ilginç cevabi verdi:

“Her sabah kalktigimda kendi kendime ‘Jerry, bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak ya da kötü!’ derim. Her zaman havamin iyi olmasini seçerim. Kötü bir sey oldugunda yine iki seçimim var: Kurban olmak ya da ders almak. Ben basima gelen kötü seylerden ders almayi seçerim. Birisi bana birseyden sikâyete geldiginde yine iki seçimim var: Sikâyetini kabul etmek ya da ona hayatin olumlu yanlarini göstermek. Ben olumlu yanlarini göstermeki seçerim.”

“Yok yahu!” diye dalga geçtim. Bu kadar kolay yani... “Evet kolay!” dedi Jerry. “Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardir. Sen her durumda nasil davranacagini seçersin. Havanin, tavrinin iyi yada kötü olmasini seçersin.” Yani sen hayatini nasil yasayacagini seçersin.”

Jerry’nin sözleri beni çok etkiledi. Onu uzun yillar görmedim. Fakat hayatimdaki talihsiz hadiselere dövünmek yerine olumlu seçimler yaptigimda hep onu hatirladim. Yillar sonra Jerry’nin basina çok vahim bir felaket geldi. Soygun için eve giren hirsizlar Jerry’i delik desik etmisler. Ameleiyati 18 saat sürmüs, haftalarca yogun bakimda kalmis. Taburcu edildiginde kursunlarin bazilari hâlâ vücudundaymis. Ben onu olaydan alti ay sonra gördüm. “Nasilsin?” diye sordugumda “Bomba gibiyim!” dedi, “Bomba gibi!”

“ Olay sirasinda neler hissettin Jerry?” diye sordum, cevap verdi:

“ Yerde yatarken iki seçimim var diye düsündüm: Ya yasamayi seçecektim ya ölümü. Ben yasamayi seçtim.”

“ Korkmadin mi? Suurunu kaybetmedin mi?”

“ Ambulansla gelen saglik görevlileri harika insanlardi. Bana hep ‘Iyileseceksin merak etme!’ dediler. Ama acil servisin koridorlarinda sedyemi hizla sürerken doktorlarin ve hemsirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. O gözler bana “Bu insan ölmüs!” diyordu. Birseyler yapmazsam biraz sonra ölü biri olacaktim.”

“ Ne yaptin?” diye merakla sordum.

“ Kocaman bir hemsire yanima yaklasti ve bagirarak herhangi birseye ihtiyacim olup olmadigini sordu. ‘ Evet!’ diye cevap verdim. ‘ Var’ Doktorlar ve hemsireler merakla sustular. Derin bir nefes alarak kendimi topladim ve bagirdim: ‘Benim kursunlara alerjim var!..’ Doktor ve hemsireler gülmeye basladilar. Tekrar bagirdim: ’Ben yasamayi seçtim. Beni bir canli gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi degil!”

Jerry sadece doktorlarin büyük ustaliklari sayesinde degil, kendi olumlu tavrinin da büyük katkisiyla yasadi. Yasamasi bana yeni bir ders oldu. Hergün hayatimizi dolu dolu yasamayi seçme sikkimiz ve hakkimiz oldugunu ondan ögrendim ve herseyin kendi seçimlerimize bagli oldugunu da...

Bu yaziyi okudunuz. Simdi iki seçiminiz var: 1.Unutup gitmek, 2. Yaziyi dikkate alip arkadaslariniza okutmak.

Francie Baltazar SCHARTZ’in yazisini okuduktan sonra düsündüm, iki seçimim vardi:

1.Yaziyi çöpe atmak, 2.Birileriyle paylasmak.

Ben seçimimi yaptim, sizlerle paylasiyorum.
 
 
 
 
 
 
 
                               MUCİZE...
                Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
                George'ın yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:
                "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir."
                Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

                Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı
çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce
                "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.
                Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum."
                Eczacı Sally'e bakarak:
                "Anlayamadım" dedi.
                "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

                Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
                "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar
ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük
kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

                Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George
için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
                Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
                "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça
malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!
 
 
 
 
 
 
                                       MUM
 
                Mumun söndüğü an.. Benzetme yapmak isterdim şu an. Yaşamım mı muma, mum mu yaşamıma benzemeli. Bulamıyorum.. Gözünün önüne bir mum getir, o zaman beni daha iyi anlarsın..
                Elinde tuttuğun mum herhangi bir mum. Hiçbir özelliği olmayan, kimse için bir şey ifade etmeyen...
                Sade, basit, işine yaramadıkça bir köşede durmaya, unutulmaya mahkum.. O, senin elinde hayat bulur. Sen O’nun yaşamasına izin verirsin. Öyle bir şey ki bu; yaşamının son bulması bile senin elindedir. Ufak bir kıvılcımla başlar hayatı. Dimdik ayaktadır. Sonra zaman geçer. Hala karanlıktır. Sen ve O yalnızsınızdır o karanlıkta.. birden şiddetli bir rüzgar; söner gibi olur ama tutunur zamana.. Sönmez... Gün hiç ağarmasın diye yakarır tanrıya. Hep yanmalıyım der sessizce. Eğer, eğer istersem, çok istersem AY kadar parlak olabilirim bir gün der içinden... Zamanla erir mum. Önüne geçemez istese de.
                Artık geçtir hayalleri için; artık geçtir yarından beklediği için.. Yarın olmayacak. Bu günün doğuşu O’nun batışıdır..
                Yavaşça söner sonsuza dek. Son bulur her şey O’nun için. Hayat devam eder. Bir iz bile bırakamadan gitmiştir. Arkasında keskin bir koku ve günün ışıklarında kaybolan ince bir duman...
 
 
 
 
 
 
 
 
                                           Murphy Kuralları
 
                Her bilgi işlem departmanında bir adet "her şeyin nasıl işlediğini bilen" bir eleman vardır. Ama ne yazık ki çoktan kovulmuştur.
                Yeni bir program iyi çalışmaya başladığı anda, çalışmayan bir üst sürümü piyasaya çıkmış demektir.
                Eğer inşaatçılar yapıları, bilgisayarcıların programları yaptığı gibi yapsalardı, küçük bir ağaçkakan birkaç saatte bütün bir şehri yok edebilirdi.
                Sakın bir taraftan bira içip, bir taraftan program yazmayın.
                Bir bilgisayarın ilk bozulacak olan parçası, en çok ihtiyacınız olan parçadır.
                Eğer bir bilgisayarın içerisine saçma bir bilgi girerseniz, sonuçta dışarıya saçma bir bilgi çıkar. Amma velakin bu saçmalık pahalı bir makinenin içine girip çıktığı için, hiç kimse onu eleştirmez. Aksine kendini saygı duymak zorunda hisseder.
                Eğer işler içerisinden hiç çıkılmayacak bir duruma gelmişse, bilin ki o ofiste bilgisayar kullanılıyordur.
                Eğer bir programla kolayca çalışıyorsanız, bilin ki o program en kısa zamanda bozulacaktır.
                Eğer bilgisayarınızın ne kadar yetersiz olduğunu öğrenmek istiyorsanız, sisteminize windows kurmayı deneyin...
                Eğer bilgisayarınız arızalanırsa, teknik servisi arayın. Mutlaka size kısa, basit, ama yanlış bir cevap verebilecek biri bulunur.
                Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir.
                Her şey umduğunuzdan uzun sürer.
                Kötü gidebilecek bir şey mutlaka kötü gider.
                Bir şey basitçe kötü gidemezse, her halükarda gidecektir.
                Her şey mükemmel gidiyor görünüyorsa mutlaka gözden kaçan bir şey vardır.
                Yazdığınız bir program ilk seferinde hatasız çalıştıysa bir yerlerde hata vardır. Kontrol edin.
 
 
 
 
 
 
 
                               MUTLULUĞUN GİZİ
                Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
                Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayda bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
                Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

                "Ama, sizden bir ricada bulanacağım", diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. "Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz."

                Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. "Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumda ki acem halılarını gördünüz mü?
                Bahçıvan Başı'nın yetiştirmek için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?
                Kütüphanedeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?
                Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
                "Öyleyse git, evrenimin harikalarını tanı", demiş ona bilge,           "oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
                İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
                "Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
                Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

                "Peki", demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan."
 
 
 
 
 
                                               MUTLULUK......

                Hayatımda ilk önce sevmeyi öğrendim. Çünkü sevdikçe kendimi hissettiğimi gördüm, affetmenin ne olduğunu anladım ve affetmenin aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm. Bir gün geçmişime baktığımda pişmanlıklarımdan üzülmediğimi gördüm. Bunları ben yaşadım, çünkü, birisini hatırlamanın aslında ufak bir telefon görüşmesi
kadar basit olduğunu biliyorum artık, trafik ışıklarından geçerken 
omzumun üstümden şöyle bir baktığımı şehri terk etmeden yakaladım, aslında bana değer veren insanların çok yakınımda olduğunu fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu anladım.
                Birisini kırdıktan sonra özür dilemenin aslında beni ben yaptığını anladım sen benim için önemlisin cümlesinin verilebilecek en büyük hediye olduğunu buldum.
                Bir yerden sonra kelimelerin mana ifade etmediğini biliyorum, sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni düşündüğü duygusu beni sevindiriyor. Mutlu olmanın aslında bir kedinin güzel bir anını yakalamak kadar basit olduğunu anladım.
                Kaçırdığım fırsatların aslında bana yeni fırsatlar türettiğini gördüm. Yıldızların benim için parladığını göremeyen gözlerim, gün geldi hayatımdan kayan yıldızların gömüldüğü maziyi unutması gerektiğini anladım. Gözlerin kelimelerden daha önemli olduğunu ve yalan söylemediklerini biliyorum, hayatımda yanımda görmek istediklerimi yanımda göreceğim çünkü onlarında bana değer verdiğini biliyorum.                 Telefonun 160 karakterine, üzüntünün mutluluğun ve yıkıntının sığdığını gördüm, yaşamın yaşamaya değer olduğunu ve istersem mutlu olacağımı öğrendim.
 
 
 
 
 
 
 
NASIL BAKARSAN ÖYLE GÖRÜRSÜN
Fransa’da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:
“Ne yapıyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi.
“Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
“Ne yapıyorsun?” İşçi cevap verir:
“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. “Bir katedral yapıyorum.”
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları.Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir?
Seçim size ait....
 
 
 
 
 
NASIL ÖLDÜ?
Temel'in babası vefat eder... Cenazeye gelen bir aile dostu Temel'e sorar:
Nasıl oldu?
Cevap: 30.kattan aşağıya düştü...
Adam: Vah vah desene çok feci ölmüş...
Temel: Yok yok öyle ölmedi... tam yere düşecekken manavın tentesine çarpıp tekrar yükseldi...
Adam: Vah Vaah! Daha şiddetli çakıldı o zaman.
Temel: Yok! Karşıdaki kasabın tenteden zıpladı bu sefer karşı binanın çatısına...
Adam: Demek çatıya çarpıp öldü.
Temel: Yok ya! Çatıdan yuvarlanıp elektrik tellerine gitti...
Adam: Deme ya! Çarpıldı o zaman...
Temel: Yok canım teller yaylandı babamı 200 metre yukarı fırlattı.
Adam: 200 metreden yere çakıldı öyle mi? Yazık... Temel: Yok ya yine en baştaki bakkalın tenteye...
Adam: Orda mı öldü?
Temel: Yooo... Ordanda yine kasaba... En sonunda bunalan adam Temel'e bağırarak sordu: Ulan nasıl öldü bu adam?
Temel: "Baktık durmuyo... Vurduk!"
 
 
 
 
 
 
Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz
 
Bir hadisi şerifte, “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” denmektedir.
Bir insanın hayat tarzı, onun şuuraltını oluşturur. Bu sebeple, o insanın bütün hayatında, ölümü esnâsında ve kabirde Münker ve Nekir’e cevap verirken hep o şuuraltının izleri tezâhür eder.
Müslüman olarak ölmek, hakkımızdaki İlâhî takdirin nasıl tecellî edeceğini bilemediğimizden dolayı, belki elimizde değildir ama, bu yolda, yani müslüman olarak ölme yolunda olmak elimizdedir. Yoksa, Kur’ân-ı Kerim’in “ancak müslümanlar olarak ölünüz” emri “teklif-i mâlâ-yutak”, yani yerine getirilmesi mümkün olmayan bir teklif olurdu.
Hayatını salih ameller kuşağında geçiren bir insanın son nefesinde imanla gitmesi kaviyyen muhtemeldir. O halde, imanın gereklerini o derecede hayatımıza hayat kılmalıyız ki aksi bir düşünce ve aksi bir hayat tarzı rüyalarımıza bile misafir olmasın. Allah’a kavuşma arzusuyla yanıp tutuşalım ve hep bu visalin beklentisi içinde yaşayalım. Unutmayalım ki, -hadîsin ifadesiyle- “Kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı arzu eder.”
 
 
 
 
 
 
 
                               NE GÖRÜYORSUNUZ?

                Thelma Thompson anlatıyor: Harp sırasında kocam New Mexico'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemim kucağına atmıştım. Ortalık
yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum. Ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.
                Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, bir taraftan da yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.
                Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım. Gelin beni buradan alın dedim. Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim. Babamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yazmıştı:
                İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları. Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru
görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı. Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım. Ne değişmişti de dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım. Çöl mu değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmişti? Hayır. Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı. Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı
uzatmış ve yıldızları görmüştüm.
 
 
 
 
 
NE OLMAK İSTİYORSUNUZ
Düş gücü, bir insanın en yükseklere uçurabildiği bir uçurtmadır.
    Birkaç hafta önce başıma çok değişik bir şey geldi.Yatak odamda bebeklerden birinin altını değiştirirken, beş yaşındaki kızım Alyssa yanıma geldi ve kendisini yatağa attı.
    "Anneciğim, büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?"dedi.
    Önce bir tür oyun oynadığını düşündüm ve oyunu sürdürmek için, "Hımmm. sanırım büyüdüğüm zaman anne olmak istiyorum." dedim.
    "O sayılmaz,çünkü zaten annesin. Ne olmak istiyorsun?"
    Peki, belki büyüdüğüm zaman papaz olurum." dedim bu kez.
    "Anneciğim, o da olmaz, zaten öyle sayılırsın!"
    Bağışla ama hayatım," dedim" ne söylemem gerektiğini anlamadım."
    Anneciğim, sadece büyüdüğün zaman ne olmak istediğini soruyorum sana. Ne olmak istiyorsan o olabilirsin!"
    O anda o kadar şaşırmıştım ki, hemen bir yanıt bulamadım.Alyssa da bunaldı ve odadan çıktı.
    O birkaç dakikada yaşadığım deneyim beni çok derinden etkiledi.Çok etkilenmiştim, çünkü kızımın gözünde ben hâlâ istediğim bir şey olabilirdim! Yaşım, kariyerim, beş çocuğum, kocam, üniversite diplomam, master derecem; hiçbirinin önemi yoktu. Onun gözünde ben hâlâ düşler kurabilir ve yıldızlara uzanabilirdim. Onun gözünde benim hâlâ bir geleceğim vardı. Onun gözünde ben hâlâ astronot, piyanist, hatta opera sanatçısı bile olabilirdim. Onun gözünde ben hâlâ büyüyecek ve bir şeyler olacaktım.
    Çok dürüst ve masum olduğunu anladığım zaman, yaşadığım o olayın gerçekten çok güzel olduğunu far kettim; aynı soruyu büyükannelerine ve büyükbabalarına da sorabilirdi. O kadar içtendi.
    Bir yerlerde okumuştum: "Yıllar sonra olacağım yaşlı kadın, şimdiki benden çok farklı olacak. İçimde bir başka benin varlığını hissetmeye başladım."
    Evet... siz büyüdüğünüz zaman ne olacaksınız?
Rahibe Teri Johnson
 
 
                                               NEREDEN TANIDIM
 
                Onunla tanıştığımızda daha 14 yaşındaydım, o ise benden oldukça yaşlıydı. Hayatına giren ilk kişi değildim son kişi de olmayacaktım kuskusuz. Herkes bu beraberlik için yaşımın çok küçük olduğunu düşünüyordu. Aslında hiç bir zaman yaşınızın uygunluğu söz konusu olmaz böyle bir ilişkide...
                İlk önceleri sadece yakın arkadaşlarımla paylaştım küçük sırrımı. Sadece gönül eğlendiriyordum onunla(ne kadar da aptalmışım)
                Aileme anlatamazdım. Sanırım kıyametin kopması diye adlandırılan durum, olanca gerçekliğiyle çıkardı karsıma. Gizledim, gizledim.
Başlangıçta çok seyrek buluşuyorduk. Daha sonra buluşmalarımızın sayısı arttı. Gönül eğlendirmek demiştim ya, palavra. Çok zaman geçmesine gerek kalmadı hayatımda kapladığı yeri anlamam için. Evet onu seviyordum. Ama yine de aklımda hep aynı düşünce vardı:
                'Onun tutsağı değilim ve istediğim zaman terk edebilirim'.
                Buyrun size ikinci palavra. Ne, hayatımın her safhasına girmesi yetti onu terk etmeme ne de annemin bizi yakalaması. Aslında bizi yakaladı demem yanlış. İzlerimi buldu, ardında bıraktıklarını gördü. Kızmadı bağırmadı, sadece kısa bir nasihat çekti. Biliyordu çünkü buluşmamızı yasaklamasının bir şey ifade etmeyeceğini. O zamana kadar gizli devam ediyordu, yine gizli kalabilirdi.
                Zaman geçtikçe birbirimize bağlandık (palavra üç... Ben ona bağlandım, simdi geriye bakıyorum da 6 uzun yıl geçti ve veren taraf hep ben oldum. O bana sahte mutluluklar verdi sadece, bense her şeyimi. Herhalde hayatta canımı vereceğim tek o oldu. Onun için kavga ettim, onun yüzünden hastalandım, ama hiç bir zaman ayırmadım yanımdan, ayıramadım...
 Biliyordum nelere yol açtığını, görüyordum. Önce onu sevmeyi öğrendim, sonra nefret etmeyi. Beraber olmayı istemediğim anlarda bile yanımda olduğunu gördüm. İrademi yerle bir ettiğine, beni kendimle karşı karşıya getirdiğine şahit oldum. Başkalarını kırdım onun yüzünden ve ben daha da fazla kırıldım. İnsanlarla arama girdi. Arkadaşlarım ondan nefret etti çoğu zaman. Hatta ben bile tiksindim bazen, ondan, bedenime ve ruhuma sinen kokusundan. Dudaklarımın her dokunuşunda, ben onun ruhundan çalıyorum, o benim bedenimden. O her seferinde yeniliyordu kendini, bense gittikçe kötüleşiyordum. Ama bir türlü terk edemedim.
Aslında bir kaç kez denedim ayrılmayı. Hepsinde de dönüşüm bir öncekinden güçlü oldu. Yokluğunda kıvrandım hasretimden, alışmaya çalıştım ama asla atamadım aklımdan. Uzun ve stresli geceler hep ev sahibim oldu. Tırnaklarımı yedim, yetmedi kuruyemişe başladım. Ayrılık kilo aldırdı.. Ve ben hep geri döndüm. Hatta şu an bile yanımda. Ama yine de yemin ediyorum burada, hepinizin önünde:
                "Bir gün bırakacağım, şu lanet olasıca sigarayı. "
 
 
 
 
 
                                       O KÜÇÜK KIZ HALA YAŞIYOR
 
                  Aşağıdaki şiiri,Iskoç'yanın Montrose şehrindeki Sunnyside
            Royal Hastanesinin yaşlılar koğuşunda hemşire olarak çalışan bir
            kadın yazmış. Bu şiir önce hastanedeki personel için çıkartılan bir
            dergide anonim bir şiir olarak yayımlanmış,bu olaydan bir kaç ay
            sonra Iskoç'yanin Dundee şehrindeki Ashludie Hastanesinin
            çalışanları aynı şiiri el yazısıyla yazılı olarak ölen bir yaşlı
            hastanın özel eşyaları arasında bulmuşlar. Şiiri bulan hastane
            çalışanları bu şiirden o kadar etkilenmişler ki, fotokopisini alıp
            tüm hastaneye ve tanıdıklarına dağıtmışlar. Bu şiiri yazan da
            böylelikle bulunmuş. 80 yaşında uykusunda ölen bir kadınmış.. Şiir
            aynen şöyle :
                  Ne görüyorsun hemşire ,ne görüyorsun?
                  Bana baktığında, benim, huysuz,geçimsiz,gözleri iyi görmeyen
            bir ihtiyar olduğumu mu düşünüyorsun?
                  Yoksa,yemek yemeği reddeden , yüksek sesle, "Hiç değilse bir
            tadına bak" dediğinde sana yanıt vermeyen.
                  Yaptığın hiç bir şeyi fark etmeyen, hep çorabını ya da
            ayakkabısının tekini kaybeden biri mi?
                  Ya da kimi zaman karşı koysa da banyo ya da yemek konusunda
            sonunda senin her istediğini yerine getirip, o günüde sağ salim
            tamamlayan biri mi?
                  Böyle mi düşünüyorsun?
                  Her şeyi bu gözle mi görüyorsun?
                  Öyleyse gözlerini aç hemşire, beni gör !!
                  Sana kim olduğumu anlatayım..
                  Burada böyle sessiz sakin otururken ,her dediğini yapar ,her
            istediğini yerken,
                  Ben ,on yaşımda küçük bir çocuğum,annem de var babam da...
                  Birbirini seven kız kardeşlerim de, erkek kardeşlerim de..
                  On altı yaşımda , ayakları henüz yere basmayan bir genç kızım.
 
                  Büyük bir aşk yaşayacağımın düşlerini kuruyorum.
                  Yüreğim yerinden fırlayacak gibi, yirmi yaşında bir gelinim..
                  Düğün günümde ettiğim yemini anımsıyorum, yirmi beş yaşımdayım
            ve güvenli,sevgi dolu bir yuvam ve kendi çocuklarım var artık..
                  Otuz yaşımda bir kadınım artık, çocuklarım hızla büyüyorlar,
            sonsuza değin kopmayacak bir bağ var aralarında
                  Kırkımdayım, küçük oğullarım büyüdüler ve yuvadan uçtular
                  Ama ağlamıyorum,çünkü erkeğim yanımda..
                  Elli yaşımdayım,ve yine bebekler var dizlerimin dibinde.
                  Yine yalnız değilim,sevgili çocuklarımın çocukları yanımda.
                  Artık beni karanlık günler bekliyor ,eşim öldü ..
                  Geleceğe baktığımda korkuyla titriyorum.
                  Çocuklarım şimdi kendi çocuklarını büyütüyorlar.
                  Geçmişi ve çok iyi bildiğim sevgiyi düşünüyorum.
                  Ben artık yaşlı bir kadınım ve doğa çok acımasız
                  Yaşlıları,aptal insanlar gibi göstermek de doğanın yaptığı bir
            şaka..
                  Bedenim artık harap, güzelliğim ve zarafetim çoktan yok oldu.
                  Bir zamanlar bir yürek taşıdığım yerde artık bir taş parçası
            var.
                  Fakat bu harabenin içinde hala bir küçük kız çocuğu yaşıyor.
                  Ve şimdi yüreği yine yaşam kazanıyor.
                  Neşeli günlerimi anımsıyorum,çektiğim acıları anımsıyorum.
                  Artık yine seviyorum ve yaşamı yeniden öğreniyorum.
                  Geçen yılları düşündüğümde, o birkaç on yılın rüzgar gibi
            geçtiğini anlıyorum.
                  Ve hiç bir şeyin sonsuz olmadığını kabul ediyorum,
                  İşte bu yüzden gözlerini aç hemşire,aç gözlerini ve
                  Benim aksi ve huysuz bir kadın olmadığımı gör,
                  Bana daha yakından bak,beni gör.!!
 
 
 
 
ÖDENMEYEN GÜN
Güzeller güzeli bir prensese, 22 yaşındayken
bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir.
Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve
"Bana gençliğinizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz
sona ermeden onu gün gün size geri ödeyeceğim" der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe
gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye...
23 yerine 24 yaşına basar o yıl yaş gününde...

Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak;
ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği
bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük
alacağını tek tek tahsil etmeye başlar.
Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle
ve körpe bir bedenle girer salonlara...

Gece, odasına sızmayı başaran aşıkları,
gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler...
Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur.
Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark
daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun"
gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer... Kalan günlerini
hoyratça harcayan prenses, geri isteyebileceği
sadece bir günü kaldığını fark eder:
"Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlık...!"

Ateşli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için
o tek günü özenle saklar. Bu son yaşam parasını harcamak için
çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve
dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle
geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

"O gün" geldiğinde adam, en şık elbisesi ve
titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını...
Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada
mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra
meraklanıp prensesin kapısını tıklatır.
Yanıt gelmeyince açıp girer.
Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada
prenses, aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır.
Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken
son nefesini vermiştir prenses....

Adam, bu ani ölümün nedenini yerde bulduğu mektupta okur.
Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"Soylu prenses...! Size borçlu olduğum son gençlik gününü
geri veremeyeceğim için çok üzgünüm.
En derin bağlılığımla..."
Jorge Luis Borges'in derlediği Babil kitaplığında
Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı bir öyküsü...
 
 
 
 
 
 
OĞUL İLE BABASI
 
                Oğlu ile babası sahile indiler; babacığım şu yerdeki şeyler neyin nesi?
                -Çakıl taşı çocuğum
                Oğul kafasını sağa çevirdi, babacığım ya bunlar?
                -Onlar da çakıl taşı evladım..
                Sola çevirdi,ya bunlar babacığım?
                -Hepsi çakıl taşı evladım..
                Babacığım ne kadar da çok var bunlardan! evet evladım..              Peki babacığım bunlardan daha çok bir şey var mı dünyada?
                Var evladım..
                Nedir babacığım?
                BABANIN GÜNAHLARI EVLADIM!
                Babacığım, ya senin günahlarından daha çok bir şey var mı?
                Var evladım..
                Nedir babacığım?
                ALLAH'IN (C.C.) RAHMETİ EVLADIM
 
 
 
 
 
                               ÖLMEYEN SEVGİ
 
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir
sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini
beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en
sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki
dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi
kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin
üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı,
sanki onlarla konuşuyormuş gibi, " Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar
mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya
baslamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla bulusacağını hayal etse kalbi yine
böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine
rağmen ikiside sevgisinden hiç birsey kaybetmemişti.. Onları hiç birsey
ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine
baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini
bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu.
Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin
bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize
dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizinde
sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü.
Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada
gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi..
Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü.
Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey
bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona
sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk
adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için
can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne
kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam.
Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar geç
kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı?
Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları
dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O
zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır..
hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse
bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş
değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.
Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız
olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına..
Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi.
7 senedir hergün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı.
Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine
damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye
mırıldandı...Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş
olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin
ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı..
 
 
 
 
 
 
 
Ölüm Anındaki Ses
 
89 yılında geçirdiğim bir trafik kazası sonucunda koma halinde hastaneye kaldırılmıştım. Yanımda bulunan eşim vefat etmiş, beni kontrol eden doktor, kan deryası içinde kalan vücudumda bir hayat emaresi göremediğinden, bana da ölü raporu vermişti. O akşamki TRT haber bülteninde, kazada ölen kişilerin arasında benim de ismim bulunuyordu.
Daha sonraları ölmediğim anlaşılmış ve üç gün devam eden koma halinden sonra kendime gelmiştim. Fakat duyma ve düşünme duygularımın dışındaki bütün fonksiyonlarımı kaybettiğimi hissediyordum. Ölmekten çok Cenâb-ı Hakk'a hesap verememekten korkuyor ve boğazım sıkılmış gibi sık sık nefes alıyordum.
Ruhumu teslim etmekte olduğumu zannederken, nereden geldiğini anlayamadığım bir ses, benimle konuşmaya başladı. Ve ne için bu kadar korktuğumu sordu. Sebebini söylediğimde, aynı ses:
-Korkacak hiçbir şey yok, dedi. Tamamen asılsız ve hurafe şeylere inandırıldığın için böyle sıkıntı çekiyorsun. Allah ve âhiret günü diye bir şey yok ki sıkıntısı olsun. Sana bunların boş şeyler olduğunu ispat edeceğim. Eğer beni tasdik edersen, hiçbir sıkıntı ve endişen kalmadığını göreceksin.
-Peki hemen anlat ve beni bu sıkıntıdan kurtar, dedim.
O ses: Biliyorsun ki bitkiler ve hayvanlar ömürlerini tamamladığında toprak olurlar. Sen o ağaçların veya hayvanların senin gibi endişe duyup korktuklarını gördün mü? Elbette hayır. Çünkü yeniden dirilme veya hesaba çekilme diye bir şey olmayacağı için, onların da bu tür şeylerden endişesi yoktur. Sen de o boş şeyleri kafandan atarsan gör bak nasıl rahat edeceksin!...
Bu sözleri işittikten sonra sıkıntım daha da arttı. "Acaba dediği gibi inkâra sapsam rahatlar mıyım?" diye düşünüyor, fakat kalp ve ruh gibi latifelerimin bu inkârı kabule yanaşmadıklarını hissediyordum.
Birden, daha evvel okuduğum veya dinlediğim imânî bahisler bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başladı. O ses'e hitaben:
-Beni yalan ve cerbeze ile aldatmak istiyorsun, dedim. Ama ben, o dediğin bitki ve hayvanlardan farklı olarak akıl sahibiyim ve bu yüzden yaptıklarımdan mesûlüm. Sen beni onlarla na sıl bir tutabilirsin? Hem bir iğne ustasız, bir resim ressamsız, bir köy muhtarsız olamazken, bu kusursuz kâinatın bir sahibi ve yaratıcısı olmaz mı? Ve bütün kâinatla birlikte beni de mükemmel şekilde yaratan Rabbim, beni hesaba çekmeyerek başıboş bırakır mı?"
Evet Risale-i Nur sohbetlerinde dinlediğim ve okuduğum her şey, içinde bulunduğum karanlık dünyamı aydınlatmaya başlamıştı. Biraz sonra o ses tamamen susmuş ve bana cevap veremez hale gelmişti. Daha sonra kendime gelmiş ve arkadaşlarımın anlattıklarına göre dışarıdaki ezan sesini duyup namaz kılmak istemişim.
Başımdan geçen bu hâdiseyi sizlere anlatmamın sebebi, iman hakikatlerine ne kadar muhtaç olduğumuzu ifade etmek içindir. Çünkü son nefeste iman ile kabre girmek ve onu cennet bahçelerinden bir bahçeye çevirerek inşaallah ebedî saadeti kazanmak, tamamen bu hakikatlerin elde edilmesine bağlıdır.
Şeytanın, ölüm anındaki insanlara musallat olduğunu, onları inkâra saptırmak için akıllarına vesvese verdiğini ve bu yüzden kuvvetli bir imana sahip olunması gerektiğini bütün kardeşlerim biliyordur. Fakat ben bizzat yaşadığım bu hadiseyi Zafer Dergisi kanalıyla bütün inananlara duyurmayı bir vazife bildim. İnşaallah bir alâmet-i gurur olmamıştır.
Niyazi Yıldırım
 
 
 
 
 
 
ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN
"Hiçbir yiğidin kaza ve kader okuna karşı kalkanı yoktur."
[Hazreti Ali (kv)]
Kayseri-Kuşadası seferinde Konya yakınlarında akaryakıt tankeriyle çarpışan yolcu otobüsünün alevler içinde cayır cayır yandıktan sonra geride kalan korkunç görüntüsü hafızalardan kolay kolay silinecek gibi değil.
O korkunç kazada otobüsteki 48 kişiyle birlikte Türk milletinin yüreği alev alev yanmıştı ama yanmayanlar da vardı! Otobüsün metal kısımları bile yanıp kavrulurken "Dünyada ölümden başkası yalan" yazılı bir kağıt parçasının yanmaması tam bir ibret-i âlemdi.
Erciyes Üniversitesi iktisadî ve idarî Bilimler Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Şencan Komşucu adlı genç bir kız da, o alev topu otobüste yanmaktan kurtulmuştu. Fakat?!
Şencan Komşucu, Kayseri eşrafından Faruk Çarşıbaşı adlı hayırseverden burs alıyordu. Şencan, Cumhuriyet Bayramı tatilini de fırsat bilip memleketine gitmek için otobüsten yerini ayırttı. Bursunu almak için kazanın olduğu gecenin akşamı arkadaşıyla birlikte Faruk Çarşıbaşı'nın kapısını çaldı.
Şencan'a, resmi bazı aksaklıkların olduğu ifade edilip resmi daireler kapalı olduğu için "Burs işini pazartesi halledelim" denildi. Şencan, ailesine iki gün daha geç gideceği için üzülmesine rağmen "geç olsun da güç olmasın" düşüncesiyle pazartesi görüşmek üzere vedalaşıp otobüs rezervasyonunu da iptal ettirdi.
Ve Şencan, kaderin garip tecellisi olarak otobüse binmekten kupayı kurtuldu.
Pazartesi günü Faruk Bey'e sabahın erken saatlerinde gelen Şencan, "Siz benim hayatımı kurtardınız. Bana cuma akşamı bursumu verseydiniz o alev alev yanan otobüsün içinde ben de yanacaktım. O resmi problem çıkmasaydı bursumla biletimi alarak memleketime gidecektim. Bursumu alamayınca o otobüse de binemedim. Dolayısı ile yanmaktan ve ölmekten kurtuldum." der. Daha sonra da, Faruk Bey'e teşekkürlerini ifade edip memleketine gider.
Alev otobüse binmekten son anda vazgeçip hayatı kurtulan Şencan, memleketinden döndükten sonra okula gitmek için otobüs duragina geldiginde otobüsün hareket ettigini görür. Aceleyle otobüsün ön kapisina yetişir ama otobüs hareket halindedir. Otobüs ana caddeye çikmak için durunca Sencan da otobüsün kendisi için durdugunu zannederek tekrar kapiya kosar. Kapinin açılacağını bekleyen Sencan ayağını kapıya uzattığı anda Sencan'ı farketmeyen otobüs şoförü hareket edince bir anda aracın tekerlekleri altında kalarak ezilir.
Feci bir şekilde yaralanan Sencan, alelacele Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılır, fakat bütün müdahalelere rağmen kurtulamaz.
Evet, ecel Sencan'ı yanan otobüste değil de başka bir otobüste yakalamıştır.
 
                                                               Hadiselerin İbret Dili’nden
 
 
 
 
 
                                       ÖLÜMSÜZ KIRMIZI GÜLLER
 
                  Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı
            da Kocasının sevgili Rose idi...Her Sevgililer Gününde kapısının
            önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle
            kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı
            çalınmış, gülleri kucağına bırakılmışıtı.Tıpkı geçmişte olduğu gibi,
            küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdigi karta ayni
            cümleleri yazardı :
                  "Seni bu sene, geçen senekinden daha çok seviyorum."
                  Birden, bunların son gülleri oldugunu düsündü. Önceden
            ısmarlamış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi
            önceden planlamayı ve yapmayı severdi.Gülleri özenle içeri taşıdı.
            Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.Vazoyu da konsolun üzerine,
            eşinin kendisine, gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada
            kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri ve fotografı seyretti.
            Sessizce...
                  Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayanlız ve hüzün dolu bir
            yıl...Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi
            kıpkırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi.
            Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Saşkınlık içinde
            doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı.Onu bu kadar üzmeye
            kimin ne hakkı vardı? Biliyorum dedi, çiçekçi. Eşinizi geçen yıl
            kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size
            yolladığım gülleri çok önceden ısmarlayıp, parasını da ödemişti. Hep
            öyle yapardı zaten. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu
            çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı. Kendi
            el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra
            çiçeklere iliştirmemi istedigi kart. Rose hıçkırıklar arasında
            teşekkür ederek telefonu kapadı .
                  Parmakları titreyerek zarfı açtı. "Merhaba sevgilim" diye
            başlıyordu kart. "Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor
            olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden
            sen,kalan ben olsaydım neler çekerdim, kim bilir ? Sevgi
            paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle
            anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum,
            sevgilim, benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma.
            Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki
            yıllarda güller hep kapımızda olacak.Onları kucağına aldığında
            paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.Her
            zaman da sevecegim. Ama yaşamalısın. Devam etmelişin. Lütfen
            mutluluğu yeniden yakalamaya çalıp. Kolay değil, biliyorum ama bir
            yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek
            gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı
            çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin
            olarak gülleri ona verdigim yeni adrese getirip seninle yeniden ve
            ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak."
 
 
 
 
 
                O gün derse geç kalmıştı. İlk ders Matematikti. Hocayı ve arkadaşlarını rahatsız etmemek için kantinde oturmuş, dersin bitmesini beklemişti. Bir sonraki ders için sınıfa girdiğinde, tahtada, sonunda soru işareti bulunan iki işlem gördü. Kalemini defterini çıkarıp hemen not etti kimsecikler tahtayı silmeden.
                Diğer dersler bitmiş, eve dönmüştü. Defterinde çözülecek iki tane soru vardı. Defterini açtı, ama sorular bayağı zor görünüyordu. Sınıfta durumu da fena sayılmazdı hani. Uğraştı durdu soruları çözmek için. Hoca bazen böyle ev ödevi verir ve yapılıp yapılmadığını da kontrol etmezdi. Ancak yapanlar mutlaka bunun karşılığını en azından bir iltifatla alırlardı. Bazen nota da etki ederdi tabii bu durum
                Ertesi gün uzun uğraşlardan sonra çözdüğü soruları koydu hocanın masasının üzerine. Biraz da zor olmuştu hani. Hocanın yüzünde değişiklikler oluyordu işlemi kontrol ederken.
                ‘Nasıl buldun bu sonucu?’ dedi hoca heyecanla. Bu soru 150 yıldır çözülemiyordu. Ben dün tahtaya matematiğin problemlerini anlatırken yazmıştım bu soruları. Kendim çözmeyi denemediğim gibi, bizim gibi normal(!) İnsanların da denemeyeceğini düşünüyordum. Enteresan dedi.
                Şaşırarak cevap verdi hocaya: ‘dün derse geç kalmıştım. Tahtada soruyu görünce diğer ödevler gibi zannettim. Ve biraz da zorlanarak akşam evde yaptım’
                Hoca sınıfa döndü:
                İşte arkadaşlar, 150 yıllık soru dediğimiz, aslında 150 yıllık önyargı imiş. Ah biz de önyargılarımızdan kurtulabilsek, 2000 yıllık soru ve sorunları da çözeriz herhalde.
 
 
 
 
 
 
ONU NE KADAR ÇOK SEVDİM
Rahip, mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi. O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam:
“Onu ne kadar çok sevdim.” Diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı.
Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu. Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuşlardı, utanç içindeydiler. Yetişkin çocukları al al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar:
“Tamam, baba. Seni anlıyoruz”
Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu. Rahip törene devam etti. Törenin sonunda, aile bireylerini ölüm töreninin kapanışı olarak tabutun üstüne toprak atmaya çağırdı. Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attırlar.
Yaşlı adam hala:
“Onu ne kadar çok sevdim”diye sesli sesli konuşuyordu.
Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler, ama o devam etti,
“Onu sevmiştim!”
Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken, yaşlı adam gitmemekte direniyordu. Gözlerinimezara dikmiş bakıyordu. Rahip yaklaştı:
“Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum, ama gitme zamanı geldi. Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız.” Dedi.
Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha “Onu ne kadar çok sevdim.” Diyerek söylendi.
“Beni anlamıyorsunuz,” dedi Rahip’e “Ben bunu ona sadece birkeresöyleyebildim.”
HANOCH McCRTY,ED.D.
*Zil çalmadığı sürece zil değildir.
*Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir.
*Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır,
 Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir.
 
 
 
 
 
ORGANLAR DA KONUŞUR
Ayşegül Aygün
-Artık dayanamıyorum, dedi göz. Günde altı-yedi saat TV seyrediyor. TV’-den gelen radyasyon retina tabakamdaki koni hücrelerini mahvetti. Ya kirpiklerim, yıkanmadığından mikroplarla doldu, arpacık hastalığına teslim oldum.
Kulak lâfa girdi.
-Ya ben? Şehrin gürültüsü yetmiyormuş gibi 100 desibelin üzerindeki metalik gıcırtılarla titreşmekten genç yaşta ihtiyarladım. Oysa zarım, orta kulak kemikçiklerim ve korti organım 20-60 desibele ayarlı. Direnecek gücüm kalmadı.
Kısık kısık öksürükler arasında akciğerlerin homurtusu duyuldu:
-Bir de bana sorun arkadaşlar halimi. Sahibimiz günde iki paket sigara içiyor. ‹ncecik nazik zarlarla yapılmış alveollerim, soba borusu gibi simsiyah kurumlarla kaplandı. Nefes alamıyorum, boğulmak üzereyim.
Yanık kokuları sala sala deri geldi:
-Ah kardeşlerim, ya benim derdim. Güzellik uğruna her yaz kızgın güneşlerin altında saatlerce kavruluyorum, neredeyse kansere yakalanacağım.
Dil söylenmeye başladı:
-Yedikleri, içtikleri şeyleri hiç sormayın. En asitli koladan, bin bir çeşit alkollü içkiye kadar beni mahvedecek ve sizleri de öldürecek ne varsa içiyor. Üstelik abur-cubur yiyip komşum dişleri de fırçalamıyor bile. Bakteri yuvasına döndük. Kokuyoruz.
Kaşına kaşına ayaklar lâfa girdi:
-Bütün gün üzerimde şişman birini taşımak ne demek, bana sorun. Üstelik tırnaklarım yıkanmadığından pislik ve mikrop dolu. Mantar hastalığı çekiyorum. Kaşınmaktan yara bere içinde kaldım. Yeter artık.
Beyin konuşmalara katıldı:
-Tefekkür için, Yaratan’ı (cc) bulmak, tanımak için, O’nun rahmetini, şefkatini, güzelliğini ve diğer isimlerini, kâinatta harf harf söküp okumak için yaratılmıştım. Sizler de bana bu konuda yardımcı olacaktınız. Oysaki yalana, düzenbazlığa, kurnazlıklarla haram yollarda menfaat peşinde koşmaya harcandım. Hakkımı istiyorum.
En sonunda kalp, manevî boyutuyla birlikte, ağır ağır adımlarla yanlarına geldi:
-Hepiniz haklısınız. Ama bir de beni dinleyin. Ben manevî yönümle, sonsuza kanatlanıp uçmak için yaratıldım. Rabbimize aşık olmak için varım. Bunun için kâinatı, Yaratan’dan dolayı her şeyiyle sevebilecek kapasitedeyim. Yaratan’a kul olma makamının başında ben gelirim. Ben bir çekirdeğim. Büyüyüp kocaman bir ağaç olabilirdim ki o ağacın kökü iman, gövdesi sevgi, meyvesi Yaratan’a kul olmaktır. Bir de şu halime bakın. Mala, mülke, cismanî zevklere harcandım. Kula kul oldum. Yalancı sevdaların peşinde perişan oldum. Maddî boyutumda ise, yanlış beslenme, sigara ve tembellik yüzünden koroner damarlarım tıkandı, artık yaşamak istemiyorum.
Bütün organlar ayaklanmıştı, sesleri giderek yükseliyordu ki pürtelaş önsezi koşarak geldi.
Arkadaşlar, koca bir kâinat dolusu kızgın kalabalık buraya doğru geliyor. Aralarında kimler yok ki? Etini, sütünü veren koyundan, bir kilo bal için on binlerce çiçek dolaşan arıya, fotosentezle çamurlu bir suyu bir bir kimyevî işlemden geçirip elma, incir, üzüm yapan ağaçlara, bir lâmba gibi hiç durmadan yanarak dünyayı aydınlatan güneşe kadar, karıncadan yıldızlara bütün varlıklar bir ordu gibi buraya geliyorlar. Kızgın ve öfkeli, haklarını almak için geliyorlar. Bize katılacaklarmış.
Bu haber üzerine bütün organlar sahiplerini Rablerine (cc) şikâyete karar vermişti ki yollarını gözleri yaşlarla dolu ümit kesiverdi.
-Durun kardeşlerim. Biraz daha sabredelim. Şikâyetimizi geleceği kesin olan Âhiret gününe saklayalım. Belki bu süre içinde sahibimiz pişman olur, kul olduğunu hatırlar, Müslümanca yaşayıp tövbe eder.
Evet, bu hikâyenin sonu nasıl biter bilinmez, ama bilinen bir şey varsa o da hepimizin verilen nimetlerden teker teker sorulacağı.
Yüce Allah utandırmasın.
 
 
 
 
 
OSMAN EFENDİ
 
                  Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç
            alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır.
            Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman
            Efendinin baş ağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş ağrısı yanı
            sıra gözleri de yaşarmaya baslar. Başka doktorlar çağrılır... Osman
            Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat
            eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de
            bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri
            uyuyamayan Osman Efendiyi İstanbul'a götürmeye karar verirler.
            İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin
            tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa Osman
            Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlasan baş ağrısı ve
            gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. Ağrı kesici iğnelerle
            zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına
            götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zurih'e gidilir.
            Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar,
            testler tekrarlanır.
                  Sonuç:
                  Osman Efendiye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan
            Osman Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını suren
            adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini
            -evinde- geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile
            perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür. Osman Efendi yayla evinde
            bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
            Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendinin eski berberi
            Berber Mehmet çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendiyi
            tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini
            söyler. Berber Mehmet bir an düşünür. ?Beyim? der, ?Sakin sizin
            burnunuzda kıl "dönmüş olmasın" Bir bakar, Hah işte der "Kıl
            dönmüş." Osman Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın
            çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman
            Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet,
            Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi
            santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendinin kanayan burnuna
            pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar
            yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa
            rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş
            ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe
            uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman
            keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına
            gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i
            çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
 
BU YAZIDAN ÇIKARTILACAK SONUÇLAR :

1. Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber
Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.

2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.

3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

 
 
 
 
 
                                       ÖZEL GÜNLER
 
                  Eniştem; kızkardeşimin çamaşır dolabının en alt gözünü açtı ve
            ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. "Bu" dedi, "sıradan bir
            çamaşır değil." Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı. Zarif ve
            ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir
            fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi. "Jan bunu New York'a ilk
            gittiğimizde almıştı. Nereden baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç
            giymedi. Özel bir gün için saklıyordu."
                  Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere
            ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu.
            Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin
            gözünü hızla kapattı ve bana döndü.
            "Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün
            özeldir."
                  Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime beklenmeyen bir
            ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı
            olurken sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı
            şehirden eve dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin
            göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm. Hala
            eniştemin o sözlerini düşünüyorum. "Hiçbir şeyini özel bir gün için
            saklama. Yaşadığın her gün özeldir." Artık hayatım değişti. Daha çok
            okuyor, daha az toz alıyorum. Uzayan çimlere aldırmadan balkonda
            oturup bahçemi seyrediyorum. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit
            geçiriyorum, iş toplantılarında ise daha az. Mümkün olduğu kadar sık
            "hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine, zevk
            alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi" gerektiğini
            hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak
            istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli
            tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek,
            tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk açan çiçek gibi özel
            olaylarda..
                  En pahalı ceketimi canım isterse süpermarkete giderken
            giyiyorum. Teorime göre eğer zengin görünürsem, küçük bir torba
            erzak için o kadar parayı daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü
            özel partiler için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka
            memurlarının burunları da en az parti parti gezen
            arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır. -Birgün- kelimesi
            dağarcığımdaki yerini kaybetti. Bir şey eğer görmeye, duymaya veya
            yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum.
                  Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yarını
            göremeyeceğini" bilseydi eğer kızkardeşim, neler yapardı kimbilir?
            Sanırım aile fertlerini veya yakın arkadaşlarını arardı. Belki eski
            birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür
            dilerdi. Belki bir lokantaya en sevdiği yemeği ısmarlardı.
                  Bunların hepsi birer tahmin... Kardeşimin neler yapamadan
            öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben ?.. Eğer sayılı saatimin
            kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler olduğu için kızardım.
            Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım. "Bir gün
            ararım" dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma
            onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için
            kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi
            yarına ertelememeye çalışıyorum. Ve her sabah gözlerimi açtığımda
            kendime o günün "Özel bir gün" olduğunu söylüyorum.
                  Her gün, her dakika, her nefes gerçekten Allah'tan bize bir
            armağan. Onu iyi yaşayın...
 
 
 
 
ÖLÜMSÜZ BİR AŞK HİKAYESİ
HERO İLE LEANDROS
Şu her gün karşımızda gördüğümüz Boğaziçi’nin güzelliğini müjdeleyen Kızkulesi var ya, bir zamanlar bu kulede bir kız yaşarmış derler, ona aşık bir delikanlı her gece Galata’dan kuleye yüzer, sevgilisine kavuşurmuş… Bir gece fırtına çıkmış, deniz delikanlıyı alıp götürmüş, ölü gövdesini ertesi sabah kulenin dibine atmış.
Bu masal Kızkulesi için anlatılır, oysa, Hero ile Leandros’un efsanesi aslında Boğaziçi’nde değil, Çanakkale Boğazında geçer. Ama masal bu, sahnesi nerede olursa olsun, bir hayal, birde hakikat payı taşır.
İstanbul limanının süsü bugün de dimdik ayakta duran sevimli Kızkulesi bu masalı kendine yakıştırmış ya, doğru veya yanlış, varsın sahibi o olsun bundan böyle.
Bir varmış, bir yokmuş, Çanakkale Boğazının en dar olduğu yerde biri Sestos, öbürü Abydos diye iki şehir varmış. Abydos, Anadolu topraklarında, Sestos da karşıda Trakya kıyısındaymış. Boğazın en dar geçidi, Naraburnu yıllar yılı kahramanlık destanlarına sahne olmuş gerçi, ama insanlığın kara günlerini dile getiren bu olaylar, dalgalarının bir aşk faciasına sebep olduğunu unutturmuştur bize.
Abydos’ta adı Leandros olan bir kral oğlu yaşarmış, Sestos’ta adı Hero olan aşk tanrıçası Aphrodite’nin bir rahibesi varmış. Hero ile Leandros gönül vermiş birbirlerine. Neden vermişler, nasıl vermişler ? Masal açıklamıyor bunları. Sevgililer birbirlerini niçin sevdiklerini, sevgi kıvılcımlarının yüreklerinde ne zaman çaktığını bilirler mi ? Biz diyelim ki, bir bahar günü Sestos’ta bayram yapılmış, Aphrodite’nin çok genç ölen sevgilisi Adonis’in şerefine bir bayrammış bu. Adonis, veya Temmuz (temmuz adının adı oradan gelir) ağaç kabuğundan doğmuş, çiçek gibi körpe, canlı bir çocukmuş. Aphrodite onu görür görmez, güzelliğine vurulmuş, çocuğu yer altı tanrıçası Persophone’ye vermiş, büyütsün diye. Ne var ki, karanlık ülkenin tanrıçası da çocuğa tutulmuş. Aphrodite’ye geri vermek istememiş. Tanrıların babası Zeus kızlarının arasını bulmak için Adonis yılın üçte birini yeryüzünde Aphrodite ile, üçte birini yeraltında Persephone ile, geri kalanını da kendi nerede dilerse orada geçirecek diye kesip atmış. Ama Adonis yılın sekiz ayını Aphrodite’nin yanında geçiriyor, yalnız dört ay iniyormuş karanlık ülkeye, Persephone kıskançlığından bir yaban domuzu salmış ormanlara, hayvan Adonis’i avlanırken yaralamış, öldürmüş. Can çekişen sevgilisinin yanına koşarken Aphrodite’nin ayağına bir gül dikeni batmış. O güne kadar beyaz olan gül, tanrıçanın kanıyla al renge boyanmış.
Tanrıça, Adonis’in gövdesinde ne kadar kan damlası varsa, o kadar gözyaşı dökmüş, toprağa dökülen her damla kandan bir lale, her damla yaştan bir kırmızı gül fışkırmış. Bundan böyle bahar bayramında kadınlar, “ Ah Adonis! Vah Adonis!”diye bağırıp dövünürler, tören yaparlarmış.
Leandros, Hero’yu bu törenlerin birinde tepeden tırnağa kırmızı güllerle donanmış olarak görmüş belki. Çiçeklerin kadife kırmızısı, kızın sütbeyaz güzelliğini daha da belirtiyordu. Abydos’lu kral oğlu Sestos’lu, rahibeye ne pahasına olursa olsun kavuşmak istedi. Ne yapsın ki, Hero rahibeydi, Bir erkeğe varamazdı, rahibe kaldıkça kızlığını korumalıydı. İki sevgili bakışlarıyla mı anlaştılar, yoksa mektuplaştılar mı, efsane bunu anlatmıyor, ne varki, Leandros Anadolu kıyısından Sestos’a geçmek için yanıp tutuşuyordu. Bir gece dalgalara bakarken, Sestos’taki kulenin tepesinde bir ateşin yandığını gördü. Hero kuleye çıkmış, sevgilisine, “Gel, gel!” diye bir meşale sallıyordu.
Deniz durgundu, ay suda hafifçe dalgalanan ışıltılarıyla Leandros’a bir yol çiziyor gibiydi.
Leandros dayanıklı bir yüzücüydü. Karşı kıyıda Hero’ya varan ışık yolu ise kısa görünüyordu.
Dalgacıklar, “Gel, biz seni götürürüz” der gibi fış fış ediyor, kuledeki meşale çağırıyordu.Leandros suya daldı, var gücüyle yüzdü. Boğazın serin akıntıları yanan gönlünün ateşini dindireceğine, sevgiyle hızlanan gövdesine arttıkça artan bir güç katıyordu. Hero’nun elinde sallanan meşale gittikçe yakınlaşıyordu. Adonis bayramında gördüğü pembe beyaz kız şimdi gümüş ve altın rengi ışıltılar saçıyordu. Bir kulaç, bir kulaç daha, ona kavuşacak, ince gövdesini kolarında saracak, dudaklarını dudaklarına alıp sevgisinin yumuşaklığını tadacaktı. Leandros artık yüzmüyor, su fırtınası arasında uçuyordu. Son bir kulaçla karaya ayak bastı, soluk bile almadan kumsaldan yukarı koştu. Kulenin kapısı açıktı, içeriye daldı, merdivenleri tırmandı. İlk defa birbirine sarılacak bir kadınla bir erkek nasıl bir an duraklar, karşılarına çıkan mutluluğa nasıl şaşkınlıkla inanmadan bakarlarsa, Hero ile Leandros da öyle durakladılar, bakıştılar. Meşale söndü, Sestos kulesi kapkara bir taş yığını gibi yükseldi gene ay ışığında.
Bir gece, bir gece daha, her gece Leandros kulede sallanan meşaleye doğru yüzüyor, her gece Hero’ya kavuşuyor ve her sabah doymadan, yaz gecelerinin kısalığına üzülerek dönüş yolunu tutuyordu. Yaz geçmiş, boğazda dondurucu poyrazlar esmeye başlamıştı. Ne var ki, Sestos kulesinde meşalenin yandığını gördü mü, ne rüzgar, ne dalga, ne soğuk durdurabiliyordu Leandros’u. Denize dalar dalmaz en yüksek dalgaları yara yara yüzüyor, yorgunluğunu duymadan varıyordu karşı yakaya. Hero korkmaya başlamıştı, denizden çıkan sevgilisinin buz gibi bedenini sararken bir tehlike sezinleyerek ürperiyordu. Hızla esen bora meşalesini söndürecek gibi oluyordu bazı geceler. Yine de gelme diyemiyordu Leandros’a. Öpüşmemek, kavuşmamak, biri boğazın bir kıyısında, öbürü öbür kıyısında bütün bir gece ayrı kalmak akla sığmayan, olmayacak bir şeydi.
Bir gece fırtına daha sert esti, Hero’nun elindeki meşaleyi söndürdü, dağ gibi yükselen dalgalar Leandros’un çırpınan gövdesini döve döve Sestos’tan çok ötelere sürdüler. Delikanlı bütün gücüyle karşı koymaya çalıştı, ama kulenin tepesindeki ışığı görmüyordu ki, nereye doğru yüzeceğini bilsin. Yol gösteren ay ışığını kara bulutlar kaplamıştı. Leandros’un yüreğindeki ateş yanıyordu daha, ama kollarının, bacaklarının gücü tükenmişti. Buz gibi bir donukluk sarıyordu bedenini. Ne olduğunu bilmeden bıraktı kendini denize. Sabah karşı dalga ölüsünü attı
Sestos kıyılarına. Kurşun gibi bir sabahtı. Hero sönen meşalesini yine yakmış, bitkin ellerinde tutuyordu. Kıyıya çarpan ölüyü görünce, ona ölümde olsun kavuşmak için kendini denize attı. (*)
(*) Kaynak : Azra Erhat - Mitoloji Sözlüğü
 
 
SAAT KAÇ?
 
Reklam
 
KOMİK BİLMECELER
 
ÖĞRETMENLER BURAYA
 
YAZIYOR YAZIYOR!!!
 
İSMİNİZ NE ANLAMA GELİYOR
 
İsim Sözlüğü

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
EMRAH TOSUNOĞLU