.....SİTEME HOŞGELDİNİZ.UMARIM İYİ VAKİT GEÇİRİRSİNİZ......
   
 
  HAYATA YÖN VEREN HİKAYELER-8

 

 

 

 

 

YALIN....

Çokluğun yalın halinden uzakta...

Çok değil kalabalığız. Yalın değil çıplağız. Çokluğun yalın halinden epeyce 
uzaktayız. Ellerimiz kirli. Ellerimizi altına tuttuğumuz sular kirli. 
Ellerimizi yıkamak isterken kirletiyoruz en çok.
Dışımızın karanlığından içimiz sıkılıyor. Ama aynı içimiz, hiç sıkılmıyor 
içimizin karanlığından.
Birşeyleri anlatamıyorsak, bu daha çok, o şeyleri anlamak istemediğimizden 
oluyor.
Anlamlı olana ulaşmak için konuşmuyoruz çoğu zaman. Hayatın ağır katarını 
itelemek sadece derdimiz
Aynalara ihtiyacımız kalmadı. Çünkü baktığımız bütün yüzler, bir anlamda 
bizim yüzümüz.
Çocuklarımıza sinirleniyoruz. Çünkü onlar cesaretle konuşmayı sürdürdükçe, 
bizim yaşamazlığımız gizlenemez hale geliyor.
Ölümden neden korktuğumuzu açıklayacak birçok neden bulabiliyoruz. Ama 
hayatı neden bu kadar tutkuyla sevdiğimizin bir açıklaması yok.
Ne zaman bir suç yüksek sesle dile getirilse, bağırarak masum olduğumuzu 
söylüyoruz. Oysa masumiyet bir fısıltıdır.
Başardığımızı düşündüğümüz şeylerin çetelesini başkaları ile birlikteyken 
ayrı, kendi başımızayken ayrı tutuyoruz. İkinci çetele hep daha uzun oluyor.
Kime sorsanız dünyadan umudu kesmiş durumda. Peki neden kimse aynı 
kesinlikle kendinden umudu kesmiyor?
Pisliğin giyecek tek bir elbisesi olduğuna inanmak istiyoruz. Çünkü bu 
varsayım, pisliğin başka kılıklarda yanımıza yaklaşmasını mümkün kılıyor.
Herşeyi en kısa zamanda unutmak ümidiyle öğreniyoruz. Herşeyi unutulur 
ümidiyle söylüyoruz. Seslendirilmemiş bir hafızasızlık andı içmişiz 
aramızda.
Ortaya bir şey koyamayacağımızı bildiğimizden yarını hiç konuşmuyoruz. Hem 
yarını konuşsak, bugünü de konuşmamız gerekecek.
En karmaşık hesapları bile çözebilecek kadar ilerlettik matematik ilmindeki 
performansımızı. Ama ruhlarımızdaki hesap ve pazarlıkları göremiyoruz yine 
de.
Kimse kimseye güvenmiyor aslında. Ve kimsenin kimseye güvenmesi için de 
pratik bir neden yok ortada!
Hatır sormalar gündelik olağan tekerlemeler olarak çıkıyor ağızlardan. Biri 
sıradışı bir cevap verdiğinde, herkesin canı sıkılıyor bu cevaba.
Sevgilerin kalıplara dökülmüş o kadar çok hazır cümlesi sürüldü ki piyasaya, 
kimse kendi sevgisinin sözcüklerini aramaya ihtiyaç duyamıyor.
Uzun sürmüş bağlılıkların varlığı, neredeyse sadece seçeneksizliklerle 
açıklanabiliyor artık. Oysa asıl seçeneksizlik, hiçbir şeye bağlanamamaktır.
Gerçekte kimsenin günlerini renklendirecek parlaklıkta bir fikri yok. Bu 
yüzden sıradan fikirlere parlaklık kılıfı geçiriliyor mecburen.
Erdemi, erdemsiz ortamlara yakıştırarak kaldırdık tedavülden. Şimdi 
kendimizi erdemsiz ortamlara yakıştırmakta bir sakınca görmüyoruz bu yüzden.
Mağdur değil mağlubuz. Doğru değil yanlışız. Gerçeğin yalın halinden epeyce 
uzaktayız.

.............Gökhan ÖZCAN (Yenişafak

 

 

 

 

 

 

BİLMEZLER YALNIZ YAŞAMAYANLAR,NASIL KORKU VERİR
SESSİZLİK İNSANA,İNSAN NASIL KONUŞUR KENDİSİYLE”

Şermin, yine akşam oldu diye düşündü. Yine akşam oldu.
Otuz beş yaşında olukça güzel bir kadındı. Sarışın ,mavi gözlü,orta boylu. 
Eskilerin “balık etinde” dediği tiplerdendi. Ama her gün evdeki basküle
çıkıp iniyordu. “Ay!...Bugün yarım kilo fazla gösteriyor.
“ Başka bir gün ”Oh!... Yedi yüz gram zayıflamışım.” 
On katlı bir apartmanın otuzuncu dairesinde oturuyordu. Yalnız başına...
Hani o kimsenin kimseyi tanımadığı apartmanlardan biri... 
Asansörde bazen selamlaşırdı komşularla...Fazla arkadaşı da yoktu iş yerinde.
Çok yoğun bir çalışma olduğu için kimseyle samimiyet kuramamıştı.
Yapısında da yoktu sanırım. İlk adımı daima karşı taraftan beklerdi her zaman...
Hiç evlenmemişti. Kısmeti çıkmadı mı? Çok... Ama bazılarını o beğenmemişti.
Bazılarını da ailesi istememişti. “Üzümün çöpü armudun sapı var,”örneği...
Anlayacağınız evde kalmış bir kızdı o...Peh,peh,peh dedi içinden...
Geçmiş zamana ve geçip giden gençliğine hayıflanıyordu. 
En iyi arkadaşım yalnızlık oldu yıllardır diye düşündü. Ahh!... Yalnızlık...
Artık taşınması zor bir elbise gibiydi omuzlarında. Allah’ım!...
Bıktım artık yalnız yaşamaktan...İçinde bir sızı hissetti.
Usulca başını eğdi,tırnaklarına baktı. Hımm...
-- Ojemin rengini değiştirsem mi?
-- Tırnaklarımı da törpülemem gerek...
Sinirli bir şekilde ellerini saçlarının arasından geçirdi. Acı acı gülümsedi.
Ne için,kim için? diye düşündü. Elimi tutan bir el olsaydı,
gözüme bakan bir göz olsaydı. Beni benden başka düşünen biri olsaydı...
Ne olurdu tanrım...Gözleri bulutlandı birden:
- Tren çoktan kaçtı ve ben arkasından bakakaldım...
Masasındaki eşyalarını topladı. Mesai saati bitmişti. 
Bürodan dışarı çıktı. Büyük şehrin kalabalığında buldu kendini...
O da insan selinin arasına karıştı. Çarşıya uğraması gerekiyordu.
İş yerinin hemen yakınındaydı çarşı. Yürüdü gitti çarşıya. 
İşte çeşit çeşit dükkanlar... Sokağın iki yanına sıra sıra dizilmişler ..
Marketler, kasaplar,şarküteriler,parfümeriler,bijuteri,çeyiz ve
giysi satan mağazalar...Vitrinleri seyrederek ve vitrinlerde kendini
seyrederek yürüdü ,gitti. Gelinlikçi dükkanının önünde durakladı. 
Yeni gelen modeli hayran hayran seyretmeye başladı. Rüya gibi bir gelinlikti bu...
Üstü gipür dantel. Oldukça açık,kolsuz. Belden, çok güzel bir bollukla yere
kadar iniyordu. Etekte yer yer çiçekler vardı. Alıcı gözüyle baktı.
Hafifçe içini çekti. Ne kadarda isterdi gelin olmayı...
Hangi kızın hayali değildir gelin olmak...İstemekle olmuyor diye düşündü. 
Maalesef bir adayda yoktu görünürlerde...
Çantasından ihtiyaç listesini çıkardı. Hiç de acele etmeden markete doğru yürüdü..
İçeri girdi. Ağır ağır alışverişini tamamladı. Dışarı çıktı.
Elektrikler yanmıştı. Otobüs durağına doğru ilerledi. 
Bacağında hafif bir darbe hissetti. Korkuyla sıçradı. Neredeyse düşüyordu.
Baktı minik bir kedi...Yüzüne bakarak “miyav!” diyor. 
Gözlerini bir kapayıp bir açıyor. Kediye doğru eğildi:
- Canım...Aç mısın sen? Yoksa benim gibi yalnız mısın?Gel bakayım...
Poşetteki ekmekten bir miktar böldü. Küçük küçük doğrayıp 
kedi yavrusunun önüne koydu.
Yavrunun çabuk çabuk yiyişini seyretti. Yürüdü durağa doğru..
.Otobüsü beklemek için durdu.
Gözleri otobüsün geleceği yönde dalmış gitmişti yine...
Yumuşacık bir dokunuş hissetti bu defa bacağında...
Yavru kedi peşinden gelmiş,kuyruğunu bir sağdan bir soldan sürtüyor,
sanki teşekkür ediyordu ona. Hafifçe gülümsedi. Bir şarkı sözü geldi aklına
”Bir kedim bile yok, anlıyor musun?Hadi gülümse”
Kedicik ,seni alıp götüremem,burada kalmalısın canım...
Otobüs geldi. Yavru kediye son defa bakıp bindi. Oturacak yer vardı neyse...
Camdan,şimdi tıklım tıklım ama bir müddet sonra boşalacak caddelere
dalgın gözlerle bakarak yolculuğunu tamamladı.
Evinin kapısını anahtarla açtı. Aldıklarını mutfak masasına bıraktı.
Doğru banyoya gitti. Banyoda aynaya iliştirilmiş bir not vardı.
Orhan Veli’nin dizeleriydi bunlar...Kendi yazıp koymuştu. Eline sabunu aldı.
Gözleri kağıda ilişti. Artık ezbere bildiği dizeleri ,ayna da kendi
gözlerine bakarak yüksek sesle okudu:
“Bilmezler yalnız yaşamayanla
Nasıl korku verir sessizlik insana
İnsan nasıl konuşur kendisiyle
Nasıl koşar aynalara
Bir cana hasret bilmezler.”
Elini yüzünü yıkadı. O bembeyaz havluya kuruladı. Mahzun mahzun salona geçti.
Televizyonu açtı... Müzik setini de açtı... Bütün ev seslerle doldu ...
Mutfağa geçti.... Kolonlardan tatlı nağmeler dökülürken o,
tek arkadaşı yalnızlığı içinde yemek hazırlamaya başladı...

........PAERT..........

 

 

 

 

 

 

 

YANKI

 

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış.

Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHH” diye bağırıyor.

İleride bir dağın tepesinden “AHHHHH” diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?” diye bağırıyor.

 Aldığı cevap “SEN KİMSİN?” oluyor.

Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN” diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses “SEN BİR KORKAKSIN” diye cevap veriyor.

Çocuk babasına dönüp

BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor. 

OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖGREN!” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor.

 Gelen cevap “SANA HAYRANIM!” oluyor.

 Baba tekrar bağırıyor, “SEN MUHTEŞEMSİN!

Gelen cevap ; “SEN MUHTEŞEMSİN!” 

Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor.

 Babası açıklamasını yapıyor,

“İnsanlar buna “Yankı” derler, ama aslında bu “Yaşam'dır.”

 

Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir.

 Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır.

Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev!

Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol!

Saygı istiyorsan insanlara daha çok Saygı duy.

İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren.

Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.

 

“Yasam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.”

 

 

 

 

YANMAK VAKTİ

 

         Hikmet Belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Dini bir bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçilerde, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmesini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraf dan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu.

Tam o saatlerde fırının genç ustalarından Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için gelmişti. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. “Hayret, içerideki elektrikler açık unutulmuş” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık olan kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesi ile Hikmet hemen fırının kapısına koştu. Fakat hey hat kapak üzerine kilitlenmişti. var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05 ‘i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti.

Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı.

Yavaş yavaş ısınacaktı fırın... Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belkide çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti... Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı.

Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Birkaç gün önceydi. İşçilerle acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli.... Hemen nasılda kabarmış, su toplamış sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içine tutmuştu. Ya şimdi?... Yanan iki parmak ucu değil bütün vücudu olacaktı.

Gözlerinin önünde filmlerde yana adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede... Terleye çıldıra, dövüne dövüne... İçersinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmışımıydı yoksa?... Bu hararet neden böyle sürekli artıyordu.

Aman ALLAH’ım beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin biri olmuştu. Nasıl geçmişti ki saat. Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi... Ömürleri yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi... Elleriyle dokundu. Yok canım... korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte... Biraz sakinleşti.

Evini düşündü. Hanımı oğlu merak ediyor olmalıydı... Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken hayat arkadaşına daha nazik daha hürmetli olalı değil miydi?

Ya çocuğunu ... Keşke dövmemiş olsaydı onu.

Onlardan da mesul olduğu için onlarında hesabını verecekti ALLAH’a ... Keşke hanımının dediğini yapsa idi. Hanımı ona: “ haydi birlikte namaza başlayalım demişti.” Hikmet ise “ biraz daha yaşlanalım” diye cevap vermişti.

Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş ALLAH‘ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden önce son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı.

 

Ah, ahmak kafam“ diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar arzu ederdi.

Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun yemesine içmesine, üstüne başına dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her türlü pisliğin televizyon ekranından üzerine akmasına nasıl müsaade etmişti. Çocuğuna ALLAH’ını Peygamberini niçin sevdirmemişti? Aklı çocukluğuna gitti.. Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri...

O günlerden sadece eline pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.

Aklına bir fikir geldi, “fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak”. Toprak yoktu ki... fakat olsun hiç kılmamaktan iyiydi. Belki, bir ihtimal kabul edilirdi. Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu.

Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki... Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbi ile konuşuyor hissetti. Âlemlerin Rabbine hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım istemeyi. Dosdoğru; olayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliği ile secde etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli olan sensin” dedi acizliğini iliklerine kadar duyarak... Yatsıdan sonra kaza namazları kıldı. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ah , dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsa idi. Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfurullah çekti. Nasılda daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu.

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yatağından sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15 di. bir rüya görmüştü. Arkadaşı hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, “ Cengiz !” diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı böyle...

Birden aklına geldi. Olamaz..! fırının kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa?.. Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı ışıkları yaktı. Hemen kapağı açıp içeriye seslendi:

Hikmet!

İçeriden hiç ses gelmiyordu. Birkaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu.

Öyle dalmıştı ki adının söylendiğini duyunca irkildi.

Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat yine duydu. Birisi “ Hikmet” deyip duruyordu. Hem fırının ışığı da yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü.

Fırından çıktı.

Cengiz bir anda hortlak görmüşçesine irkildi.

Korkuyla

Kimsin sen?” dedi.

Hikmet’in Cengize sarılmak için uzattığı kolları boş kalmıştı hikmet hâla ağlıyordu.

Ne demek sen kimsin? Hikmetim işte görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim birisi fırının kapağını üzerime kapattı” dedi.

Olamaz” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin

Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir mâna veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olurda mesai arkadaşı kendisini tanıyamazdı? Birden aklına bir şimşek çaktı.

Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı.

Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı.

Elleri kırışmış, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu.

Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu.

Yanmanın ne demek olduğunu bilseler gecede kim bilir ne kadar insan ihtiyarlayacaktı.

Yarın denilecek kadar kısa bir sürece de yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kala kaldı.                               

 

 

 

 

 

 

YARDIMSEVER ŞOFÖR

 

Kendi halinde yaşayıp giden yaşlı bir adamcağız... Bir karısı, bir de
 külüstür kamyoneti var. Şehir içinde yük taşıyor, kazandığı üç-beş kuruşla
 geçinmeye çalışıyorlar.
 
 Kamyonetini yenilemek bir yana, doğru dürüst bakımını bile
 yaptıramıyor."Bari lastikleri yenileyebilseydik" dediği bir zamanda,
 kadına bir miktar miras kalıyor.
 
 Yanlış olmasın, 30 milyon civarında; hani o paranın para olduğu zamanda. Rakamda yanılıyor olabilirim, belki de 30 bin lira. O parayla dört lastiği de yenilemek mümkün. Kadın, parayı eşine veriyor lastik alması için.
 
 Adam yolda giderken, genç yasta dul kalmış olan, önceden tanıdığı bir
 kadına rastlıyor.Hal hatır sorduktan sonra, iki çocuğuyla perişan bir
 durumda olduğunu anlatan o genç kadına elindeki bütün parayı veriyor adam.
 
 "Al kızım" diyor, "senin ihtiyacın benden daha fazla."
 
 Çaresiz kadıncağızın nasıl sevindiğini tahmin edersiniz. Bin türlü dua
 ediyor şoför amcaya.
 
 Şoför amca, aksama eve dönünce eşi soruyor :
 
 "Aldın mi lastikleri ?"
 
 Adam ne desin...
 
 - Almadım.
 - Neden?
 - Lastik yokmuş.
 
 Baştan söylemeyi unuttum, bu tontoncuklar, Anadolu'nun ufak bir şehrinde
 yaşıyorlar. Yani lastiğin bulunmaması normal sayılabilir.
 
 - İyi madem... Parayı ne yaptın? Kaybetmedin ya!..
 - Yok canım... Para şeyde, lastikçide. Gelince verecek.
 
 Ondan sonra, kadın her aksam aynı soruyu soruyor, adam aynı cevabı veriyor:
 
 - Gelmiş mi lastikler?
 - Gelmemiş.
 - Gelmiş mi?
 - Gelmemiş.
 
 Derken, o meşhur "Körfez Krizi" patlak veriyor. Adam artık her aksam aynı
 yalanı söylemekten usanmış, eve gittiğinde diyor ki:
 
 - Hanım, bizim lastikler yurt dışından gelecekti. İşte şimdi
 gelmesi imkansız.
 - Neden?
 - Malûm işte, Körfez Krizi çıktı ya...
 
 Kadıncağız günlerce, aylarca dua ediyor,
 
 "Şu Körfez savaşı bir an önce bitsin de bizim adam, arabanın tekerlerini
 yenilesin" diye.
 
 şoför amca kabak lastiklerle yoluna devam ediyor. Günün birinde savaşın
 bittiği ilan ediliyor.
 
 Artık adam da söylediği yalanın ağırlığı altında iyice ezildiğini
 fark ederek,
 
 "Bu akşam eve gidince doğrusunu açıklayacağım" diye geçiriyor içinden, "ne
 olursa olsun, kıyamet mi kopar?"
 
 O kararlılıkla eve gittiğinde,
 
 "Hanım, hani şu bizim lastik meselesi vardı ya..." diye söze başlamak
 üzereyken,
 
 Eşi "Hah tamam" diyor,
 
 - Biliyorum.
 - Neyi biliyorsun?
 - Gelmiş, gelmiş.
 - Ne gelmiş?
 - Lastikler.
 - Ne lastiği yahu?
 - Arabanın...
 - Nerden biliyorsun?
 - Canım, senin lastikçi geldi.
 - Benim lastikçi mi?
 - Evet, iste şu kartı bıraktı bugün. Muhakkak yarın gelsin alsın
 lastikleri dedi.
 - Allah!..
 
 Adam şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyor. Yemeğini yiyor, namazını
 kılıyor, yatıyor ama uyku ne mümkün? Sabahı zor ediyor. Erkenden kalkıp
 elinde kart, lastikçinin kapısına dikiliyor.
 
 Lastikçi,
 
 "Nerdesiniz beyim?" diye söze başlıyor, "Allah aşkına gelin alın şu lastiklerinizi !"
 
Şoför amcamız "Bu neyin nesi?" diye ısrarla sorunca, lastikçi meselenin aslını anlatıyor.
 
 - Geçenlerde rüyamda Efendimizdi gördüm. "Filanca adama git, ona dört
 lastik ver." buyurdu. Ben de hayırdır inşallah dedim ama, sonra rüyadır bu
 deyip pek önemsemedim. Ne ettiğimi fark edemedim... Cahillik işte,
 bağışlayın. Hayatım altüst oldu. Evvelki gece tekrar gördüm. Beni bir
 azarladı ki sormayın.Bana şöyle söylendi :
 
 "Senin kurtuluşun o adama vereceğin dört lastikte..."
 "Ne olur, su lastikleri alın da kurtarın beni."


 WWW.PRESTIJ.COM
 " Internet'teki Prestijiniz "

 

 

 

 

YAŞADIĞINIZ HER GÜN ÖZELDİR !

Eniştem; kız kardeşimin tuvaletinin en alt gözünü açtı ve
ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. "Bu" dedi, "sıradan
bir çamaşır değil." Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı.
Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti .
Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.

"Jan bunu New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden
baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi.
Özel bir gün için saklıyordu." Çamaşırı benden aldı ve
cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle
birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an
yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla
kapattı ve bana döndü ve dedi ki : " Hiçbir şeyini özel
bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir."

Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime
beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken
tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri
hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden
California'ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm.
Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı
bütün şeyleri düşündüm. Hala eniştemin sözlerini
düşünüyorum ve hayatım değişti.

Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum.
Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere
aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum ,
iş toplantılarında daha az. Mümkün olduğu kadar sık
"hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine zevk
alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi" gerektiğini
hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak
yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum.

Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum.
Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk
açan çiçek gibi özel olaylarda.. En pahalı ceketimi canım
isterse süpermarkete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer
zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı
daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler
için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka
memurlarının burunları da, en az parti parti gezen
arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır.

"Birgün" kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti.
Bir şey, eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu
şimdi görmek , duymak ve yapmak istiyorum.

Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız
yarını görmeyeceğini" bilseydi eğer kızkardeşim, neler
yapardı kimbilir ? Sanırım aile fertlerini veya yakın
arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp
aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi.

Belki bir lokantaya en sevdiği çin yemeğini ısmarlardı.
Bunların hepsi birer tahmin. Kardeşimin neler yapamadan
öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben ?..
Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler
olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım
için kızardım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim
için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi
yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza
kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye,
duygularımı dizginlememeye çalışıyorum.

Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün
"Özel bir gün" olduğunu söylüyorum. Her gün,
her dakika, her nefes gerçekten Allah'tan bize bir armağan.

(LOS ANGELES TİMES YAZARLARINDAN ANN WELLS'İN YAZISI

 

 

 

 

                                                  YAŞAM MI SEVGİ Mİ

 

   David o gün çok yoğundu, seçim kampanyaları devam ediyordu. Aceleyle çevirdiği telefonda karşısına çıkan şarkı gibi bir sesle karşılaşınca şaşırdı. Özür dileyip kapattı. Ama o hoş ses aklından çıkmıyordu.

   Ertesi gün sabah erkenden o numarayı aradı.Telefon çalarken kalbi çok hızlı çarpıyordu. Evet karşısında yine o tatlı ses vardı. Kendisini tanıttı. Konuşmaya başladılar. Konuştukça kızdan daha da etkileniyordu. Günler geçti. Her gün onunla konuşuyordu, onun sesini duymadan güne başlayamıyordu. Kızgın olduğunda sakinleştiriyor, üzgünken neşelendiriyor, monoton günlerde yeni heyecanlar aşılıyordu. O soğuk kış günleri bu sıcacık sesle ısınmış ve bahar gelmişti.

   Bu arada seçim kampanyaları da çetin bir şekilde devam ediyordu. Bu arada aklından ve kalbinden çıkaramadığı o kızla evlenmeliyim diye düşünmeye başladı. Bu kampanyası için de olumlu olurdu. Danışmanı başının etini yiyordu" Evlenirsen, reytingin 10 puan artar diye... Şu ana kadar bu konuyu pek ciddi düşünmemişti. Neden olmasın dedi ve hızla telefonu çevirdi. Hiç nefes almadan evlenmek istediğini söyledi, kampanyasını anlattı,hayallerinden bahsetti,seçimden sonra Karayipler’de bir balayından bile bahsetti. Onun coşkusu genç kıza da geçmişti ama bir anda sessizleşti ve mırıltılı bir sesle" henüz beni görmediniz, ya beğenmezseniz" dedi.

   David

   "Bu kadar güzel bir sesin ve kalbin sahibi çirkin olamaz herhalde" dedi. Bu arada eski neşesini ve coşkusunu kaybetmişti. O zaman yarın buluşalım dedi. Buluşacakları yeri konuştular.

   Ertesi gün David heyecanla buluşacakları yere geldi. Biraz sonra uzaktan yanında köpeği ile güzel bir kız geliyordu. Acaba o mu diye düşündü. Ama parkın o kısmındaki tek kişi olmasına rağmen ona bakmıyordu. Uzaklara çok uzaklara bakıyordu. Sanırım o değil dedi. Kızın gözlerinde güneş gözlükleri vardı. Kızın gözlerinin ne renk olduğunu düşünmeden edemedi. Kız David ile telefondaki meleğin buluşacağı havuzun yanına kadar geldi. Oda ne elinde bir beyaz baston vardı. David şaşkınlıkla ona bakakaldı.

   Bu o telefonlarda konuştuğu meleğiydi. Ama o kördü. Ne yapmalıyım diye düşündü. Kaçıp gitmeli mi? Her şeye rağmen elini tutup konuşmalı ve onunla evlenmeli miydi?

   David yutkundu ve birkaç adım atıp, kızın yanından geçip sessizce gitti. Parkın dışına çıktığında son bir kez dönüp kıza baktı. Kız hala uzaklara doğru bakıyor, Köpeğiyle konuşuyor ve Davidi bekliyordu.

   David günlerce, onu bekleyen kızın hayalini unutamadı. Sürekli doğruyu yaptığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Bazen eli telefona gidiyor, o gün işim çıktı gelemedim deyip, yine her şeye yeniden başlamayı düşünüyordu.

 

 

Günler geçti ve seçimler sonuçlandı.David seçimleri

  

 

   David o gün çok yoğundu,seçim kampanyaları devam ediyordu. Aceleyle çevirdiği telefonda karşısına çıkan şarkı gibi bir sesle karşılaşınca şaşırdı. Özür dileyip kapattı. Ama o hoş ses aklından çıkmıyordu. Ertesi gün sabah erkenden o numarayı aradı.Telefon çalarken kalbi çok hızlı çarpıyordu. Evet karşısında yine o tatlı ses vardı. Kendisini tanıttı. Konuşmaya başladılar. Konuştukça kızdan daha da etkileniyordu. Günler geçti. Her gün onunla konuşuyordu, onun sesini duymadan güne başlayamıyordu. Kızgın olduğunda sakinleştiriyor, üzgünken neşelendiriyor, monoton günlerde yeni heyecanlar aşılıyordu. O soğuk

            kış günleri bu sıcacık sesle ısınmış ve bahar gelmişti. Bu arada

            seçim kampanyaları da çetin bir şekilde devam ediyordu. Bu arada

            aklından ve kalbinden çıkaramadığı o kızla evlenmeliyim diye

            düşünmeye başladı.Bu kampanyası içinde olumlu olurdu.Danışmanı

            başının etini yiyordu." Evlenirsen ,raitingin 10 puan artar

            diye...Şu ana kadar bu konuyu pek ciddi düşünmemişti.Neden olmasın

            dedi ve hızla telefonu çevirdi. Hiç nefes almadan evlenmek

            istediğini söyledi ,kampanyasını anlattı,hayallerinden

            bahsetti,seçimden sonra karayiplerde bir balayından bile

            bahsetti.Onun çoşkusu genç kızada geçmişti ama bir anda sessizleşti

            ve mırıltılı bir sesle " henüz beni görmediniz ,ya beğenmezseniz."

            dedi.David" bu kadar güzel bir sesin ve kalbin sahibi çirkin olamaz

            herhalde" dedi.Bu arada eski neşesini ve çoşkusunu kaybetmişti.O

            zaman yarın buluşalım dedi. Buluşacakları yeri konuştular. Ertesi

            gün David heyecanla buluşacakları yere geldi.Biraz sonra uzaktan

            yanında köpeği ile güzel bir kız geliyordu.Acaba o mu diye

            düşündü.Ama parkın o kısmındaki tek kişi olmasına rağmen ona

            bakmıyordu.Uzaklara çok uzaklara bakıyordu.Sanırım o değil dedi.

            Kızın gözlerinde güneş gözlükleri vardı.Kızın gözlerinin ne renk

            olduğunu düşünmeden edemedi. Kız David ile telefondaki meleğin

            buluşacağı havuzun yanına kadar geldi.Oda ne elinde bir beyaz baston

            vardı.David şaşkınlıkla ona bakakaldı. Bu o telefonlarda konuştuğu

            meleğiydi.Ama o kördü.Ne yapmalıyım diye düşündü. Kaçıp gitmeli mi ?

            Herşeye rağmen elini tutup konuşmalı ve onunla evlenmeli miydi ?

            David yutkundu ve birkaç adım atıp,kızın yanından geçip sessizce

            gitti. Parkın dışına çıktığında son birkez dönüp kıza baktı.Kız hala

            uzaklara doğru bakıyor,köpeğiyle konuşuyor ve David bekliyordu.

            David günlerce, onu bekleyen kızın hayalini unutamadı. Sürekli

            doğruyu yaptığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Bazen eli

            telefona gidiyor, o gün işim çıktı gelemedim deyip,yine herşeye

            yeniden başlamayı düşünüyordu. Günler geçti ve seçimler

            sonuçlandı.David seçimleri kaybetti.New Jersey valisi

            olamamıştı.Yine avukatlığa devam etmeye başladı. Noel

            hazırlıklarının devam ettiği o öğlen, sekreteri içeri girerek,

            davanın 25 dakika sonra olacağını hatırlattı. Hızla hazırlandı.

            Çantasını alıp adliyeye gitti. Yerine geçti oturdu. Önemli bir

            tecavüz davası görülüyordu ve sanığı David savunacaktı, işi zordu.

            Biraz sonra karşı taraf ve hakimde yerlerini almıştı. David ilk

            tanığa sorusunu sordu.Moralinin bozulmaması için karşı tarafın

            avukatına dönüp bakmamıştı bile. 2.tanık ile ilgili notlarına

            bakarken, yüksek topuklu bir ayakkabı sesi duydu.Karşı tarafın

            avukatı tanığın yanına gidiyordu. Avukat konuşmaya başladı.Bu ses

            çok sert,acımasız ama bir o kadarda tanıdık geldi. Başını kaldırdı

            daha bir dikkatle baktı. O sırada saçlarını sımsıkı topuz yapmış,

            menekşe gözlü, dudakları bir çizgi gibi kapalı avukatla gözgöze

            geldi. İşte o anda gözlerinde birden başka bir görüntü canlandı.

            Çağlayan gibi omuzlarından aşağı sarkan sarı saçlar, her an gülmeye

            hazır yürek şeklinde dudaklar, melek gibi bir yüz ve güzel bir

            vücut. Bu o parktaki kız olabilir miydi..? Yoksa halisülasyonlar mı

            görmeye başlamıştı. 2 saat sonra dava bittiğinde hiç bir şey

            hatırlamıyordu.Yanından hızla geçen avukatın peşinden koşup bahçede

            yakaladı.Tam ağzını açıp konuşacaktı ki. O menekşe göze ta

            gözbebeklerinin içine kadar sımsıcak bir şekilde baktı; o çizgi

            halindeki dudaklar güller gibi açarak gülümsedi ve şarkı gibi

            melodik bir ses duyuldu. " Merhaba o gün parkta sana şaka yapmak

            istemiştim..Herşeye rağmen beni isteseydin, cesurca yanıma gelip

            bana telefondaki meleğim demiş olsaydın. Ya da 1-2 saniye daha

            bekleyebilseydin. Sana evet demek için gelmiştim.Oysa sen kendi

            kalbini sınavdan geçirdin ve başarısız oldun.? Bu arada, sürekli

            aradığın... ya da parktaki günden sonra hiç aramadığın telefon,

            ofisimdeki direkt telefondu."

                  Ve telefondaki melek yürüyüp gitti?...

 

 

 

 

 

                   YAŞAM NEDİR ?

   Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...

                Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.

                Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...

   Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için... Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...

                Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle...
Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...Toprağın
derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman
geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim...

                Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim... Terk ettim
toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü
gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...

                Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak
aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı öğrenebilmek için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlar da, topraktan otlar fışkırdı delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana
yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ... Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgarla dans mı diye?.. Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.

                Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı, başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla...

                Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum,
okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize? Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye...

                Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur
verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe
sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim...
Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda
özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken
gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi...

                Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte... Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler... Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime... Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini...
                O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR...
                SADECE SEVGİ.

 

 

 

 

 

 

                                                   YAŞAMIN TOPLARI

 

   Hayatı, bir oyun kabul edin... Hani, hokkabazların beş topu, iki elleri ile havaya atarak oynadıkları oyun...

   Bu topları; iş, aile, sağlık, dostlar ve sevgi diye adlandırın ve beşini birden havada tutmaya çalışın.

   Kısa zamanda, iş topunun, lastik olduğunu göreceksiniz. Yere düştüğünde yine sıçrayacaktır.

   Ama... Öteki dört top; aile, sağlık, dostlar ve sevgi, kristalden yapılmıştır. Bunlardan birini düşürürseniz, çizilebilir, aşınabilir, çentiklenebilir, çatlayabilir, kırılabilir hatta, tuzla buz olabilir..

   Bunlardan biri düşerse, bir daha asla eskisi gibi olmaz. Bunu iyi bilin ve...

   Hayatınızın dengesini asla bozmamaya çalışın

 

 

 

 

YASANMIS SIRA DISI BIR ÖYKÜ


Genç ev haniminin cuma ögleden sonra kapisi çalindi. Kapida kitap satan genç bir kadin vardi. Genç kadin, çocuklara okumak için kitap sattigini ve izin verirse içeri girerek kitaplari tanitabilecegini söyledi.

Genç ev hanimi çocuklari oldugunu düsünerek satici kadini içeri aldi. Kitaplar, hikaye ya da masal kitabi degildi. Grolier’in hazirladigi “Çocuk Psikolojisi Kitapligi” isimli bir kitap setiydi. Çocuklarla ilgili herhangi bir sorun yasandiginda kitapta bu sorunla ilgili hikayenin bulunarak çocuklara okunmasi sayesinde çocuklarin ne yapip yapmayacaklari konusunda bir kissadan hisse çikarmasi söz konusuydu. Örnegin, çocuk yalan söylerse, kitapta yalan söylemenin ne kadar yanlis bir sey olduguna dair bir çocugun hosuna gidecek ve dürüstlük konusunda ders verecek kisa bir hikaye vardi. Satici kiz yumusak bir üslupla ikna edici bir sekilde kitaplari tanitti. Kitaplarin tutarini söylediginde, Mary ismindeki genç ev haniminin gözleri yasla doldu. Kitaplari mutlaka almak istiyordu; ama kitaplarin tutari onun için çok yüksekti. “Bunlar bizim satin alamayacagimiz kadar pahali.” dedi gözleri kizarmis durumda.

Satici genç kadin, “Üzülmeyin belki bir formül buluruz.” dedi. “Isterseniz, kitaplar sizde hafta sonu kalabilir.” “Çok güzel; ama yine de alamam ki...” Satici kadin, “Eger hafta sonu bu kitaplardan 10 set satabilirseniz, bu seti size hediye ederim.” dedi. Mary “Gerçekten mi, bu harika!” diyerek sevindi. En azindan kitaplari alabilmesi için bir sansi vardi. Bir vakif için gönüllü olarak çalisiyordu; vakifla iliskisi olan anne olarak bildigi herkesin telefonunu aldi ve tüm hafta sonunu kitaplari satmaya çalisarak geçirdi. Kitaplara öyle inanmisti ki, görüstügü insanlar kitaplari hiç görmeden satin almaya karar vermislerdi. Satici genç kadin pazartesi günü geldiginde, kitaplari alacak kisilerin telefonlarini ve adreslerini verdi. Satici genç kadin, “Inanilmaz. Daha önce hiç böyle bir sey görmedim.” diyerek Mary’yi tebrik etti. Daha sonra sözlerine devam etti: “Mary, bizim sirket için çalismak ister misin?” Mary’nin onaylayan bakislarini görünce, “Yarin sabah birlikte baslariz, o zaman.” dedi.

Mary ve satici kadin Ida, ertesi gün birçok evi ziyarete gittiler; birçok kapi yüzlerine kapandi; birçogu da ilgilenmedi. Gün bittiginde elleri bombostu. Satici Ida, Mary’ye bir saticinin otomobil kullanmayi bilmesi gerektigini ve ona isterse o aksam otomobil kullanmayi ögretebilecegini söyledi. O aksam, trafigin çok sikisik oldugu is saatinde Mary eve kadar kendi sürdü.

Izleyen dokuz ayda Mary 25 bin dolarlik kitap satarak, sirketin en çok kitap satan yildiz saticilarindan biri oldu. Ancak müsteriler kitaplarin ise yaramadigindan sikayet ediyorlardi.

“Kitaplari aldik; ama hiçbir ise yaramadi. Çocuklar hâlâ bildiklerini yapiyorlar.” “Kitaplari onlara okuyor musunuz?”

“Yoo...”

Bu diyaloglardan sevki kirilan Mary isten ayrildi ve Mary Kay Kozmetikleri isimli isini kurdu. Izleyen yillarda Mary Kay, Amerika’nin en basarili is kadini seçildi. 375 bin güzellik danismani ve yillik 2 milyar dolar ciro ile, Mary Kay is dünyasinda bir efsaneye dönüstü.

Günlük yasamda ayagimiza kadar gelen binlerce hediye var. Bir seye gerçekten inanmak, bir seyi gerçekten istemek ve sira disi düsünme becerisine sahip olmak sadece bizim degil, baska birçok insanin kaderini degistiriyor. Eger satici Ida Blake, Mary Kay, “Bizim bu kitaplari alacak gücümüz yok.” dediginde çikip gitseydi, ne 10 set kitap satabilecekti, ne de sirketine izleyen dokuz ayda ekstra 25 bin dolarlik satis kazandiracakti. Mary Kay, bir ev hanimi olarak kalacak ve 375 bin güzellik danismanina is sahasi açamayacak, tanitilan ürünlerin üretilmesi için çalisanlara is firsati yaratmayacak, dahasi Mary Kay’in bakim ürünlerini kullanarak kendini iyi hisseden kadinlar olmayacakti.

“Imkanlar ya da firsatlar yok” diye bir sey yok. Imkanlari ve firsatlari sira disi bir sekilde kullanmayi ögrenmemis insanlar var.

 

 

 

 

 

 

YAŞADIĞINIZ HER GÜN ÖZELDİR

Los Angles Times yazarlarından Ann yazısı...

Eniştem; kız kardeşimin tuvaletinin en alt gözünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. “Bu” dedi, “sıradan bir çamaşır değil.” Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı. Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi. “Jan bunu New York’a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu.”

Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla kapattı ve bana döndü ve dedi ki: “Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir.” Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden California’ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm.

Hala eniştemin sözlerini düşünüyorum ve hayatım değişti. Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında daha az. Mümkün olduğu kadar sık “hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine zevk alınacak olaylar silsilesi olarak örülmesi” gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak çanağımı her “özel” olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak bahçede ilk açan çiçek gibi özel olaylarda. En pahalı ceketimi canım isterse süper markete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka memurlarının burunları da en az parti parti gezen arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır. “bir gün” kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti. Bir şey eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum. Hepimizin “Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yarını görmeyeceğini” bilseydi eğer kız kardeşim, neler yapardı kim bilir? Sanırım aile fertlerini veya yakın arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi. Belki bir lokantaya en sevdiği çin yemeğini ısmarlardı. Bunların hepsi birer tahmin. Kardeşimin neler yapamadan öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben?.

Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım. “Bir gün ararım” dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelemeye, duygularımı dizginlememeye çalışıyorum. Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün “Özel bir gün”olduğunu söylüyorum. Her gün, her dakika her nefes gerçekten Allah’tan bize bir armağan.

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR YEMEK TARİFİ

 

Bir bardak dolusu gülümseme ile başlayın,

Bir kap dolusu dostluk ilave edin,

Bir tutam yumuşaklık ve biraz da nezaket tozu ile kabartın,

Bir kaşık ümit,

Bir büyük porsiyon yardımlaşma,

Çok miktarda ılım ve bir tutam alçakgönüllülük ile çırpın. Kuvvetlendirmek için de bir çorba kaşığı güvene

ihtiyacınız olacak.

 Bir sadakat kasesi içinde bir ölçü inanç, iki ölçü aklı selim ve birkaç damla hoşgörüyü azar azar ilave ederek

 sevgi ile karıştırın.

iki kaşık gülücük, bir kaşık sabır ve bir tutam övgü ilave edin.

Şevk ile hiç durmadan karıştırın ve şükran ile tatlandırın.                     

                                                          Yemeğin adı mı?

                                                      İNSANLIK !!!

 

 

 

 

 

 

YENİDEN HAYATA DÖNÜŞ

 

 Bu yazıda, gerçekten cereyan etmiş bir hadise ile karşı karşıyayız. Basit ve münasebetsiz gibi görünen bir hadisenin , köklü değişmeye sebep bir ikaz mahiyeti taşıdığını ibretle mütalaâ ediyoruz. Aslında zararlı bir araziye giderken çobanların attığı taşla koyunlar bile tehlikeyi farkedip geriye dönerken , başımıza atılan musibet taşlarının manasız olacağını düşünmemiz çok manasız olur. Fakat mühim olan , zaman zaman bir durum muhakemesi yaparak , nasıl bir yoldayız , ufukta bir tehlike var mı? Yanlışlıklar içinde yürüyorsak nasıl bir dönüş yapmamız gerekiyor , bütün bunların muhakemesini yapmamız gerekiyor. Yoksa nasıl olsa muhasebeye çekileceğimiz gün gelecek! Mühim olan, o gün gelmeden önce gerekeni yapmak...

   Kendime geldiğim zaman başımda dayanılmaz bir ağrı, vücudumda kurşun yüklenmiş gibi bir ağırlık vardı. Daracık bir yerde boylu boyunca yatıyordum. Doğrulmak istediğimde başımı sert bir tahta parçasına vurarak geri uzandım. Gözlerim açıktı ama hiçbir şey göremiyordum. İçime bir korku düştü aniden . Gittikçe büyüyen bir korku. Alnımda biriken ter tanecikleri şakaklarımı adeta yakarak kayıyordu.

 Bulunduğum yerle hayatımın bir alakasını kurabilmek için düşünmeye başladığımda birden ölüm geldi aklıma. Bu düşünce aklıma düşer düşmez, bir parazit gibi üreyip bütün vücuduma yayıldı. Düşüncelerim meçhul alemlere doğru kayıp giderken varlığımı unutuyordum. Sanki yüzündeki ter taneleriyle birlikte yüz etlerim eriyip aşağı doğru akıyor , kafatasımda binlerce karınca geziyordu.

 Anlaşılan mezar tahtalarıydı, başımı çarptığım sert cisim. İçinde olduğum yer yılanlar ve çıyanların komşuluk ettiği , dünyanın desteğinde ;topraktan duvarlarla çevrili daracık bir odaydı. Bütün bu düşündüklerim gerçekse ve ben toprağın altında hâlâ düşünebiliyor, soluk alıp verebiliyorsam dünyada anlatılan ahiret hayatı gerçekti ve başlamıştı. Az sonra, belki de şimdi sual melekleri gelecek , geride bıraktığım kötülüklerle bezenmiş kendime ve hiç kimseye hayrı dokunmamış olan hayatımdan sual edeceklerdi. Başımda gittikçe yükselen hararet beni bekleyen ;zamanı bile donduracak ürkütücü ve korkunç azaptan nağmeler fısıldıyordu...

Gözlerimi kapattığımda şu an hatırlamak bile istemediğim hayatım canlanmaya başladı , göz kapaklarımın arkasında . Dimağımda artık bana hiç fayda vermeyecek bir pişmanlık hissi katmerleşiyordu. Nasıl katmerleşmezdi ki otuz üç senelik hayat grafiğime hep kötülükler bezemiştim. Etrafımdakiler gülmeyi çoktan unutmuşlardı.

Korkudan tir tir titriyordum . Beni bekleyen acıklı azabın dehşetini adeta hissedebiliyordum. Vücudum süngerleşmişti. Hayat hikayemin aralarından cehennemin tüyler ürpertici hararetini bütün vücudumda duyuyordum sanki. Gittikçe hızlanan kalp atışları ve hücrelerimde dahi acısını duyabildiğim pişmanlık hissi, cehennemin dehşetini unutturacak kadar ızdırap veriyordu. Evet şu an her ne kadar dünyanın bağrında gömülü isem de başka bir dolmuşta , kötülüklerle dolu heybem sırtımda başka bir dünyaya , kendi öz dünyama ; cehennemin alevleri arasına gidiyordum.

Zamanın çimdikleri yaşadığım hayatı düşünmeye zorluyordu. Çok eskilere uzanmıştım. On iki yaşındaydım. Babam arkadaşlarıyla toplanmış çılgınlar gibi içiyordu. Kapı aralığından onları seyrediyordum. Onların gülüşmelerinin , neşelenmelerinin kaynağının , bardaklara doldurup büyük bir iştaha ile içtikleri şeyler olduğunu zannediyordum. Televizyon ve sinemalardaki bu tür sahneler çocuksu teorimi doğruluyordu. Artık babamın şişesine ortak olmaya başladım. Babam bunun farkına varınca kızmadı. Beni yanına oturtup     “ erkek adam içmeli “ diyerek bardağımı kendi eliyle doldurur oldu. Bundan sonraki hayatımda , şişelerin içine gizlenmiş , oradan damarlarıma karışan şeytanın kontrolünde çirkeflikler üretmeye başladım.

İlk önceleri akraba ve komşularıma karşı melanetlere başladım. Daha sonra herkese karşı kötülüklerimi yaygınlaştırdım. Gözümde insanların hiç mi hiç değeri yoktu. Babamın, annemin, akrabalarımın , insanlığın hatta suç ortaklarımın bile kıymeti yoktu bence... İnsanlara bir tavuk kadar bile değer vermiyordum. Zevklerime engel olan herkesi, istisnasız gözümü kırpmadan öldürebilirdim. Çünkü ben artık kadehler tarafından idare edilen bir robottum.

Bana içki parası vermedi diye kaç kez dövdüm anne ve babamı, onların sefil bir hayat sürerek ölüp gitmelerine sebep de bendim. Bu işkence kuyusunu babam kendi kazmıştı , elime kadehi tutuşturduğu zaman . Annemse hayatıma hiçbir fonksiyonu olmayan günlük ev işlerini gören bir makinaydı. Ama yinede onlara iyi davranmam gerektiğini şimdi anlıyorum. Keşke geri dönüş olsa da mezarları başında dahi olsa beni affetmeleri için onlara yalvarsaydım.

Evlendiğim günleri hatırlıyorum. Karım benim için hayat arkadaşından ziyade , iğrenç işkencelerimi , sadist düşüncelerimi gerçekleştirdiğim tecrübe vasıtasıydı. Bir gün ; hatta bir an bile mutluluk vermemiştim ona . ümit ederim ki bundan sonra unuttuğu gülmeye yeniden başlar. Çocuklarım geldi gözlerimin önüne , boynu bükük, yüz renkleri solmuş , sevgiden , merhametten , baba kucağından mahrum yavrularım. Kim bilir hayatta ne acılar bekliyordu onları. Mümkün olsada karımdan ve çocuklarımdan beni bağışlamalarını isteyip; kulaklarına gelecek adına bir şeyler fısıldamaya , tecrübe edilmiş bedbaht hayatımdan ibretler sunmaya çalışabilseydim.

Titremem geçmişti fakat kalp atışlarım anormal şekilde devam ediyordu. Öldüresiye bir sessizliğin içinde kalbimin sesi yankılanıyordu. Gaybi bir el , vücudumu milim milim vücudumu jiletliyordu sanki. İç organlarımdan dışa,dış organlarımdan içe doğru bir sancı yayılıyordu. Beynim keçeleşmiş olmasına rağmen sadece yaptığım kötülükleri düşünebiliyordum.

Hangi insan benimle bir münasebette bulunsa yaşadığına bin pişman oluyordu. Geceleri saatlerce naralar atıyor , kapılara dayanıyor , kavgalar ediyordum. Zavallı çocukların ellerinden zorla paralarını alıyor , vermemek için direnirlerse öldüresiye dövüyordum... Ne olurdu geçici olarak bu topraklar üzerimden kalksa da ; kapı kapı dolaşıp , başımı eşiklere koyup , yaptığım bütün küstahlıklardan dolayı özür dileyebilseydim.

Geçmişti artık. Geri dönmesine kimsenin gücü yetmeyecek olan bineğimle , ebediyen içinde kalacağım , otuz üç sene gibi kısa bir sürede kazanıp hak ettiğim sonsuz bir ızdırabı çekeceğim makamıma doğru ilerliyordum. Az sonra melekler gelip içinde hiç iyilik bulunmayan hayatımdan sual edeceklerdi. Zaman değiştikçe vücuduma tatbik edilen işkencenin de şekli değişiyordu. Bütün vücudum kızgın demirlerle dağlanıyor , kızgın şişler bir yandan bir yana geçiriliyordu sanki. Artık dökecek ter kalmamıştı , boğazım kuruyor , dudaklarım birbirine yapışıyordu.

İşin en azaplı tarafı ise bir defacık olsun huzurunda eğilmediğim , gönderdiklerine karşı lakayt kaldığım Rabbim’den ve Elçisinden (sav) sual edecekler , sadakatımı soracaklardı. Bense bütün hayatım boyunca içki şişelerine tapınmıştım. Oydu benim her gün her saat sayıkladığım durduğum. Hayallerim bile hep onun üzerine kurulmuştu. Musluklardan içki akmalı, yemeklere içki katılmalı, çamaşırlarım içki ile yıkanmalı diye düşünürdüm. Şimdi “Rabbin kim? “ diye sorsalar dilim dönmezdi “ ALLAH (cc) “ demeye. Çünkü ben şişeleri putlaştırmıştım. Düşünemiyordum ölümün bir gün bana da geleceğini. Bari insanlara bir kere iyilik yapmama fırsat verseler de , benim gibi bir köşede oturup hayatın bitmeyeceğinin sananlara , hayat sarhoşlarına , maddenin karşısında secde edenlere başı ve bakışları dönenlere ölüm ve ötesinin varlığını anlatıverseydim.

Artık benim için zaman var mıydı yok muydu bilemiyorum, ama bir çekirge gibi , bir işkencenin kucağından diğer bir işkencenin kucağına atlıyordum. Hayalimde canlanan her kötülüğün arkasından ayrı bir işkence uygulanıyordu.

Bu düşünceler içinde ne kadar yattığımı bilmiyorum. Gözümü tekrara açtığımda bulunduğum dar yere hafif hafif ışık sızarken, uzaklardan hayatın gürültüsü geliyordu. Dikkatlice baktığımda burasının Alaaddin tepesindeki park olduğunu anladım. Anlaşılan gece uzandığım bankın üzerinden düşmüş ve altına kaymıştım. Kalktım. her yanım içki kokuyordu. Akşamdan yarım kalmış şişemi çöpe atmak için uzanırken ona bir daha dönmenin korkusu dolaşıyordu damarlarımda...

O günden sonra hayatımın bir gayesi olmaya başladı. ALLAH’a esir olmuş , O’ndan korkmuş ; bütün esaretlerden ve korkulardan temizlenmiştim. Bu esir oluş ve korku , kötülük yapmama mani oluyordu. İçimde , ordulara , kanunlara, ve bütün beşeri güçlere bedel bir karakol oluşmuştu. Artık “ güzel düşünüyor, güzel görüyor ve hattan zevk alıyordum.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YILLAR ÖNCE BIR ILKOKUL ÖGRETMENININ BASINDAN GEÇEN BIR HIKAYE


Bayan Rachel dersler basladiginda 5. sinif ögrencisi David’i gözlemlemis onun diger çocuklarla oynamadigini; giysilerinin kirli, saçlarinin da oldukça daginik oldugunu görmüs ve yadirgamisti.

David’in dosyasini incelemeye karar verdi. Incelediginde oldukça sasirdi. Çünkü 1. sinif ögretmeni “David zeki ve neseli bir çocuk. Ödevlerini düzenli olarak yapiyor ve arkadaslari ondan çok memnun” diyordu. 2. sinif ögretmeni: "Mükemmel bir ögrenci, fakat annesinin amansiz hastaligi onu üzüyor ve sanirim evdeki yasami çok zor...” diyordu. 3. sinif ögretmeni: “Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babasi ona yeterince ilgi göstermiyor ve eger bir seyler yapilmazsa evdeki olumsuz yasam onu etkileyecek.” diye yazmisti. 4. sinif ögretmenine gelince: “ David içine kapanik ve okula hiç ilgi göstermiyor. Hiç arkadasi yok ve bazen sinifta uyuyor.” demisti. Simdi Bayan Rachel sorunu çözmüstü ve kendinden utaniyordu.

Ögrenciler ona güzel kagitlara sarilmis, süslü kurdelelerle paketlenmis Noel hediyeleri getirdiginde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü David’in armagani kaba, kahverengi bir kese kagidina gelisigüzel sarilmisti.

Bunu diger ögrencilerin önünde açmak ona aci verdi. Birkaç tasi düsmüs, sahte taslardan yapilmis bilezigi ve üçte biri dolu parfüm sisesini görünce ögrenciler gülmeye basladilar.

Fakat ögretmen, bilezigin ne kadar zarif oldugunu söyleyerek ve parfümden birkaç damlayi bilegine damlatarak onlarin bu gülmelerini bastirdi.

O gün okuldan sonra David ögretmenin yanina gelerek “Bayan Rachel, bugün hep annem gibi koktunuz” dedi.

Çocuklar gittikten sonra ögretmen uzun süre agladi. Sonraki günlerde David’e özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalisirken David’in zekasinin tekrar canlandigini hissetti. Ona cesaret verdikçe, çocuk gelisiyordu. Yil sonunda David, sinifin en çaliskani ve kendisinin de en sevdigi ögrenci olmustu. Bir yil sonra, kapisinin altinda bir not buldu. David’dendi. Tüm yasantisindaki en iyi ögretmenin kendisi oldugunu yaziyordu.

Ondan mektup alana kadar 6 yil geçti. O mektupta liseyi bitirdigini ve sinifindaki üçüncü en iyi ögrenci oldugunu ve Bayan Rachel’in hala hayatinda gördügü en iyi ögretmen oldugunu yaziyordu.

Dört yil sonra, bir mektup daha aldi David’den. Üniversitede okudugunu ve iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektigini yaziyordu. Ve Bayan Rachel hala onun hayatinda tanidigi en iyi ögretmendi.

Daha sonra dört yil daha geçti ve bir mektup daha geldi. Iyi bir dereceyle üniversiteden mezun oldugunu ama daha ileriye gitmek istedigini yaziyordu. Ve hala Bayan Rachel onun tanidigi ve en çok sevdigi ögretmendi. Bu kez mektubun altindaki imza biraz daha uzundu. Tip Doktoru ünvani eklenmisti adinin altina.

Sonra ilkbaharda bir mektup daha aldi Bayan Rachel. David, çok iyi bir kizla tanistigini ve evlenecegini yazmisti. Ve babasinin birkaç yil önce öldügünü ve Bayan Rachel’in dügünde, damadin anne ve babasi için ayrilan yere oturup oturamayacagini soruyordu. Tabii ki oturabilirdi. Ve tahmin edin ne oldu? O törene giderken birkaç tasi düsmüs olan o bilezigi takti. Ve tabii ki Noel’de David’in ona verdigi ve annesi gibi koktugunu söyledigi parfümü de sürmeyi ihmal etmedi.

Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, David onun kulagina “Bana inandiginiz için çok tesekkürler, Bayan Rachel. Beni önemli hissetmemi sagladiginiz ve beni hayata döndürdügünüz için...” diye fisildadi. Bayan Rachel gözünde yaslarla ona karsilik verdi:

“Ben sana tesekkür ederim, yaniliyorsunuz, seninle karsilasincaya kadar ben ögretmenligi bilmiyormusum.” dedi.

 

 

 

 

                                  YOĞUN BAKIM

 

                  

   Bir insan düşünün ki, ileri derecede akciğer hastası. O derece ki, ömür boyu solunum cihazına bağımlı olarak yaşamak zorunda. Üstelik, bir de böbrek yetmezliği sorunu var. Sık sık diyaliz makinesine bağlanması gerekiyor. Ayrıca, kalp yetmezliği gibi başkaca problemleri de mevcut. O yüzden pacemaker, yani kalb pili kullanıyor. Dahası, kanser...

   Düşünün ki, böylesine büyük sağlık sorunları bulunan bu hastanın bütün masraflarını karşılayan biri var ve onun tedavisini aksamadan yaptırtıyor.

   Bütün servetini bile feda etse karşılayamayacağı bu tedavi giderlerini üstlenen ve yaşamasını sağlayan kişiye karşı, o hastaya ne yapmak düşer?

   Aslında sağlıklı olduğunu ve bu tedavilere ihtiyacı olmadığını söyleyebilir mi meselâ? “Benim ona hiçbir minnet borcum yok” diyebilir mi?

   Yoksa, yatıp kalkıp o kişiye teşekkür eder, gelene gidene ondan söz eder mi?

   “Elbette sonuncusu!” dediğinizi duyar gibiyim.

   Gelin görün ki, sonuç hiç de umduğunuz gibi değil.

   Aslında hepimiz tam da o hastanın durumunda iken, sonuç hiç de olması gereken şekilde gerçekleşmiyor.

   Her birimiz, adına atmosfer dediğimiz solunum cihazına bağımlı yaşıyoruz. Kalbimizin çalışabilmesi için, onun içindeki bir odaktan yayılan uyarılara muhtacız. Vücudumuzda her saniye bir kanser hücresi oluşuyor, her an kanserle burun buruna geliyoruz ve ancak vücudumuza yerleştirilmiş savunma sisteminin çalışmasıyla bu habis hücrelerden kurtulabiliyoruz.

   Saymaya bile ömrümüzün yetmeyeceği nice iyilik ve lütuf, üstelik ücretsiz olarak, bizlere verilip duruyor.

   Kısacası, bizi seven Biri var ve bedelini ödemekten aciz olduğumuz bunca nimet için bizden sadece O’na teşekkür etmemiz isteniyor.

   Ve,‘yoğun bakım’ masraflarımızı karşılayan bu Zâtın adını bize veren Elçisi(a.s.m.) bu teşekkürün adının ubudiyet, adresinin ise namaz olduğunu bildiriyor.

   Çok mu dersiniz?

   Üstüne üstlük, böyle yapıldığı takdirde bir de ebedî bir hayat vaad edildiği halde, bu kadarlık bir teşekkür talebi çok mudur sahi?

                                                                                                 Aykut Tanrıkulu

                  

 

 

 

 

                                          YOKSUL ÇİFÇİ

 

   İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming'di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

   Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

   ''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi.         Yoksul ve onurlu Fleming ;

   ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

   ''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi. Aristokrat devam etti ;

   ''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''

   Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.

   Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?

   Penisilin!

   Aristokratın adı : Lord Randolp Churchill' di...

   Oğlunun adi ise : Sir Winston Churchill.

   Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.

   Hiç acı çekmemiş gibi sevin.

   Hiçbir şey beklemeden verin.

   Karşılığını mutlaka bir gün alırsınız...

 

 

 

 

 

 

YOLUMUZDAKİ ENGELLER

 

                   Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine

   kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.

   Bakalım neler olacak?.

   Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,

   saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene

   kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.

   Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar

   vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir

   köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.

   Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı

   ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı

   ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden

   sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin

   durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu

   vardı içinde.

 

   "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.

 

   Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

 

   "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

    Su birikintilerinin göbeğine basa basa yürüyordu. Ayağındaki lastik ayakkabılar değil su, rüzgar bile kolaylıkla geçirebilir haldeydi. Üstündeki hem gömlek hem ceket hem de palto vazifesi görüyor suratının kirinden masum masum bakış pek fark edilemiyor. Ancak çok yakından bakan bir kimse,küçük,siyah ve pırıl pırıl gözleri tanıyabilirdi. Karnının gürültüsü isyan bayrağı halini almıştı. İki gün önce yediği bayat simitleri çoktan dışarı atmıştı. Biraz serttiler ama kokusu çok hoştu onların. Caddenin sağına soluna bakmaya başladı. Bir gün önceki pazarın kalıntıları tüm tazeliği ile duruyordu. Birkaç sokak köpeği, birikintileri eşeleyip nafakalarını arıyordu. Kendisine nazaran daha şanslı idi onlar. Hayvan lar iç güdüleri ona dişlerini gösterip hafif hafif hırladılar. Kar hızını artırmıştı...Tipiyle birlikte iri tanecikler düğmesiz gömleğinin içine süzülüyordu. Birden başından aşağı sıcak ve hafif bie şeyin döküldüğünü fark etti. Kafasını kaldırdı ve önünde bulunduğu apartmanın en üst katından yaşlı bir kadının kül döktüğünü gördü.

 

    Ağzının açıp bir şeyler söylemek istedi, sesi çıkmadı. Rahmetli babasının vaktiyle ona verdiği öğütleri hatırladı, başını öne eğdi. İçinden “Hemcinsini seveceksin” diye diye yolun sağ tarafına geçti. Midesindeki buruşukluk son haddine varmıştı. Ne yapmalıydı,nasıl bunun önüne geçmeliydi,çaresizlik içinde başını iki yana doğru birkaç defa salladı. İçinden gelen yanmayla,ellerini karın boşluğuna bastırıp bir-iki dakika çökelmiş vaziyette kaldı. Doğruldu ,şimdi ellerini midesinin üstünde yola koyuldu. İleride bir bakkal dükkanı gördü,kapısının önünde bir yumurta sandığı vardı. Hafifçe o tarafa doğru seğirtti. Üstleri hafif kara örtülmüş yumurtalara baka baka geçti. Dükkanı on metre geçince durdu. Çalmalıydı;evet çalmalıydı.

    Babasının sözleri geldi yine aklına:”Hırsızlık dünyanın en kötü işidir yavrum”. Durdu,kafasıyla midesinin mücadelesini dinledi. Gene olduğu yere çöktü,birkaç dakika öyle bekledi. Çalacaktı mücadeleyi midesi kazanmıştı. Yolun iki tarafını dikkatle yürümeye başladı. Tek tehlikeli yer bakkalın karşısındaki berber dükkanıydı. Adam sandalyesine oturmuş bir şeyler okuyordu.

   Yavaşça yumurta sandığına sokulmaya başladı.”-Ah, pişmiş olsaydı keşke” diye mırıldandı. Kapıyı geçip durdu. Karşı ki berbere baktı,sağa baktı eğilip iki yumurta kaptı,koşmaya başladı.

   İki avuncunda birer yumurta koşarken arkasından ayak sesleri duydu. Yan gözle bakınca beyaz bir önlük fark etti. Daha hızlı koşmak istedi,fakat boş midesinin götürdüğü bacakları güçsüzdü. Ayağı bir taşa takıldı ve yüzü koyun yere düştü. O zaman ensesinden ayağa kaldıran berber olduğunu gördü. Adam çocuğu ayağa kaldırması ile iki tokatla yere çaktı. Yüzü biraz önce kırılan yumurtalardan birinin üstüne geldi,beline gelen tekmelere aldırmadan karların yumurtayla sararmış kısmını yalamaya çalıştı. Adam yoruldu ve küfürle nasihat ederek yanından ayrıldı. Çocuk bitkin bir vaziyette doğruldu. Avuç içleri ve burnu kanıyordu. Kanayan burnunu gömleğinin koluna sildi. Bir evvel ki gece kaldığı mescidin bahçesine gitmeye karar verdi. Yokuştan aşağıya doğru kıvrıldı bir eli midesinde diğer eli belinde,burnundan hafifçe kanlar süzülür halde uzun zaman yürüdü. Dizlerinin üstüne yıkıldı, bir süre öyle kaldı. Yürümeye çalıştı. Mescidin bahçesinden içeri kıvrıldı. Duvarın aralığına girdi. Ellerini göğe doğru kaldırıdı,ağlamaya başladı. Dua etmek istedi, bir an öfkelendi yardım istercesine açılan elleri yumruk haline geldi.

    Üç gün sonra onu, mescidin bahçesine oynamaya gelen küçük çocuklar buldu. Eriyen karlar kirli yüzünü tertemiz yapmıştı. Gömleğinin yakasında yumurta kabukları duruyordu.

   Morgun arabasına koyarken çok uğraştılar ama yumruk halindeki ellerini açamadılar.    

 

 

 

 

           YUSUF


                Onu ilk gördüğümde oldukça çirkin gelmişti gözüme. Küçücük bir et yumağı gibiydi. Henüz birkaç haftalıktı. Biraz büyüyüp palazlanınca bizim olacaktı.
                Şimdi annesine ihtiyacı vardı. Babası ve annesi inanılmaz
güzellikte mavi tüylere sahiptiler. Ondan önceki yavru ise müthiş bir eflatun renginde idi. Meraklanıyorduk. Acaba bizim muhabbet kuşumuz ne renk olacaktı... Karbeyazdı. Doğduğunda aylardan Ağustos'tu. Bize geldiğinde ise Ekim. Eşime doğum günü armağanıydı o. Oldum olası severdi kuşları.
                Hemen kafeslerin en güzeli, yemlerin en kalitelisi bulundu, alındı. Ben özgür bir ruhun hapsedilmesine karşıydım hep. Bu, kuş bile olsa, salarım diyordum.
                Salarsan ölür, kargalara yem olur. Hayatta kalması için bu gerekli deyip ikna ettiler. Erkek dedi, bize onu veren arkadaşımız bizde ona isimler aramaya başladık. Her ismi söylüyor tepkisini bekliyorduk. Karbeyazdı. Albino imiş cinsi. Pamuk dedik yok,
kardelen dedik yok. Yusuf dedi eşim. Tepki verdi. Ben, olamaz derken yeniden ve yeniden. Adı Yusuf oldu kuşumuzun. Koca Yusuf.
Bir kuşa verilecek en garip ad. Aylar geçtikçe onu konuşturmaya uğraştık durduk
                Sonunda oldu. İlk sözü cici babacık, ardından aşkım, canım ve şimdi hatırlayamadığım bir çoğu. Bize öyle alışmıştı ki, cam açık bile olsa uçmaz gezinirdi evde. O bizim akıllı kuşumuzdu.
                İki yıl olmuştu evimize neşe katalı, bir gün ben hamile olduğumu öğrendim. Her türlü riske karşı onunla aynı ortamda bulunmamalıydım.
                Anneme gönderdik içimiz acıyarak. Doğumdan sonra ise dayım istedi onu. Dayım yalnız yaşardı. Bana arkadaş olur. demişti. Öyle de oldu.
                Kelimelerine bir de dayıcık eklenmişti şimdi. Dayım mutlu, o mutlu Çınarcık'ta yaşıyorlardı.
                Bir gün beni arayıp Yusuf ile marketten geldik dedi. Hem kafes, hem alış-veriş zor değil mi dedim.
                Ne kafesi Yusuf gömlek cebimde gittik geldik. Biz aylardır böyle dolaşıyoruz. O benim oğlum dedi. Mutlu olmuştum. Eşim de ben de oğlumuzun doğumuyla pek aramaz olmustuk Yusuf'u.
                O geceye kadar iyiydi her şey. O gece 03:02'ye kadar. Açık olan pencereden kaçabilecekken buna imkânı varken kaçmayan o kuş sarsıntı ile harabeye dönen evde ölümü seçmişti yeni sahibi ile.
Bu cins kuşların depremi çok önceden hissettiklerini öğrendim sonradan. Son görüşmemizde Dayım Yusuf bugün deli gibi bir içeri bir dışarı uçup uçup duruyor demişti. Anlamış sahibini uyarmak istemişti.
                Ama kim depremi düşünüyordu ki, kimin aklına geliyordu.
Ve Yusuf gitmemişti, bırakmamıştı sahibini. Koyun koyuna buldular onları sonra. Dayım ve cebinde Yusuf.

                                                                                                 Esra ÖZKAN

 

 

 

 

               YUSUF’UN HİKAYESİ

 

   Kanallarında kuğuların, martıların ve ördeklerin gezindiği, güvercinlerin bu gezintiye kıyılardan eslik ettiği, yemyeşil meralarında mübarek hayvanların tesbih ederek dolaştıkları bir köy kadar şirin küçük bir ülke olan Hollanda'da Müslüman olmuş bir Hollandalı ile tanıştık.
            Yeşil gözleri, beyaz teni ve kumral saçlarıyla tipik bir Hollandalıyı, pırıl pırıl bir çehreyle görmek pek alışılmış bir şey değildir. Bir arkadasın evindeki sohbette karsılaştığımız bu "milyonda bir" talihliyle konuşmaya başladık:

   - İsminiz?

   - Yusuf.

   - Maşaallah... Peki, niçin bu ismi tercih ettiniz?

   - Yusuf Aleyhisselâm'ı kuyuya atmışlar. Annem babam da beni 15 yaşımda sokağa attı.

   Bir anne ve babanın hayatlarını daha iyi yasamak için evlatlarına tekmeyi yapıştırmalarını biz istesek de anlayamayız. Ama o böyle şeylerle çok karsılaştığını ima edercesine, dudağında acı bir tebessüm, bir tekme işareti yaparak anlatıyordu nasıl evden atıldığını.

- Peki ya sonra?

- Sonra ben çok kötü islere girdim, hapishaneye düştüm. Allah'a dua ediyordum, "Allah'ım ne olur kurtar beni, hangi din güzelse onu seçtir bana" diye. Havasının soğuk, binalarının soğuk, insanlarının soğuk olduğu bu ülkede böyle bir manzarayla karsılaşmak, sarp yamaçlarda tek tük biten çiçeklerle karsılaşmak kadar hayret vericiydi. Hapisten çıktıktan sonra dinleri araştırmaya başladım. Bir gün Müslümanlar'ın daveti üzerine gittiğim bir sohbette masanın üzerinde Kur'ân'i gördüm. Kur'an âdetâ konuşuyor, "Oku, oku beni" diyor, bir mıknatıs gibi beni kendisine çekiyordu. Daha sonra aldığım Kur'ân meâlini okudukça gözüm gönlüm açıldı ve hidayet bana nasip oldu.

Yusuf Müslüman olduktan sonra İslâm'ı yasamak için çok gayret sarf etmiş; fakat maalesef etrafındaki eski kötü arkadaşları onun peşini bırakmamışlar. Yalnız kalan Yusuf eski günahlara meyleder gibi olmuş. İçine tekrar düştüğü zulmetlerden nasıl bir ikazla çıkarıldığını Yusuf söyle anlattı:

- Tekrar günah islemeye başladığım zaman kendimi ateşin içine düşmüş gibi hissettim. Sanki vücudum yanıyordu. Garip şeyler duymaya başlamıştım: "Inneke fî zulümât" (Sen karanlıklardasın) sesi kulaklarım-da yankılanıyordu. Ne zaman gözüm harama kaysa "Innallahe semîan basîra" (Allah herşeyi işiten ve görendir.) sesini duyuyordum.

Bundan sonra Yusuf bu çevreyi terk etmesi gerektiğine karar verir.

Bu arada bir gün, terasa bıraktığı motosikletinin üzerine komşusunun çocuğu çıkar, çocuk düşer ve ayağını incitir. Yusuf ise evde her şeyden habersiz, yeni sünnet olmuş, Yalnız basına kalmaktadır:

- Birden yine bir ses işittim: "Yusuf, kalk Allah'a dua et, seni öldürmeye geliyorlar." Ben de dua ettim: "Allah'ım, su su arkadaşları benim evime gönder" dedim.

Psikolojik rahatsızlıkları olan komşusu, birkaç kişiyi yanına alıp elinde bir zincirle kapıya dayanmış. Tam o sırada isim isim saydığı o arkadaşları gelmiş, kendisini kurtarmışlar.

Yusuf, hayatinin düzene girmesi için Müslüman birisiyle evlenmesi gerektiğini düşünmüş. O sıralarda evliliğiyle alâkalı üç rüya görmüş. Birincisinde bir arkadaşıyla birlikte uçakla Türkiye'ye gidiyorlar. İkincisinde hanımının evini, kendisini ve isminin Fatma veya Fadime olduğunu, üçüncüsünde ise hanımıyla babası arasında bir tartışmayı görüyor.

Aradan bir müddet geçtikten sonra bir Türk arkadaşı, evlilik hususunda kendisine yardımcı olmak istediğini söylüyor ve birlikte uçakla Türkiye'ye gidiyorlar. Konya'da birkaç kişiyle görüşüyor, fakat Yusuf rüyasındaki evi ve hanımını bulamıyor. Daha sonra bir köyden bir ailenin kızıyla görüştürmeye karar veriyorlar. Yusuf arabayla köye geliyor ve daha arabadan inmeden kızın ismini soruyor. Fatma olduğunu, bazen de Fadime diye hitap ettiklerini öğrenince sevincinden "Allahu Ekber!" deyip sıçrıyor.

Evde, müstakbel gelinin ikram ettiği kahveyi içerken çok utandığını, buram buram terlediğini söyledi. Eski hayatini düşününce, onu değiştiren dinamiklerin ne kadar sağlam olduğunu bir kez daha tasdik ettik.

Evlilikten sonra gördüğü rüyalardan hanımına da bahsetmiş. Hatta babasıyla aralarında geçen tartışmayı bile cümle cümle nakletmiş. Hanimi da: "Sen nereden biliyorsun bunları" diye şaşkınlığını ifade etmiş. Kaderin garip bir cilvesi olarak kendisi de hep Avrupalı bir Müslüman'la evlenmek için dua edermiş.

Yusuf basından geçen bir hâdiseyi daha anlattı:

- Bir gün Almanya'daki bir arkadaşımı çok özledim. Fakat bende adresi yoktu. Yine de Almanya'ya gittim. Bir taksiye bindim ve taksiciye beni herhangi bir camiye götürmesini söyledim. Caminin önünde inip kaldırımda yürürken arkamdan bir ses işittim: "Yusuf, ne arıyorsun burada?" Arkadaşım bana sesleniyordu.

Bu tür garip hâdiselerden ve daha önceleri duyduğu seslerden oldukça etkilenmiş olmalı ki, bir ara doktoruna bunların sebebini sormuş. Doktor, halüsinasyon deyip geçiştirmiş. Bize de sebebini sordu: "Samimiyet ve ihlas" dedik.

Samimiyetle çevresine de oldukça tesir etmiş. Bir gün bir Türk arkadaşına: "Sen cuma Müslüman'ısın" demiş. Arkadaşı böyle bir şeyi, sonradan Müslüman olmuş birinden işitince vurulmuşa dönmüş. Aradan çok geçmeden o da beş vakit namaz kılmaya başlamış.

Bir gece rüyasında şeytanı görmüş, söyle anlattı rüyasını:

- Elinde süslü süslü yüzükler vardı. İnsanlar sıraya girmiş elini öpüyordu. Ama ben öpmedim.

Yusuf, dünyanın sûrî ve fânî güzelliklerinin insani tatmin edemeyeceğini idrak etmiş. ?imdi dünyaya değil, Allah'a teslim olmuş kardeşlerini hararetle kucaklıyor.

Hayatin geçmiş ve gelecek aynaları arasındaki yansımaları kaderî cilveler halinde ruhunda tezahür etmiş. İlkokula giderken Arapça harfleriyle "Allah", "Allah" yazdığını şimdilerde fark ettiğini söyledi.

Bati dünyasında eski Yusuf gibi, arayış içinde çok insan var. Her gün belki yüzlerce insan İslâm'ı öğrenmek için belli yerlere müracaat ediyor.

Fakat maalesef, bu yerlerdeki insanların çoğu ya dili veya dini bilmiyor. Yetişmiş insanların açacakları kültür merkezlerinin büyük inkişaflara vesile olacağı çok açık. Almanya'da 8 yaşında bir Alman çocuğu kendi yaslarında bir Türk çocuğunun irşadıyla İslâm'ı benimsemesi ve ağabeylerinin kaldıkları bir ışık eve gidip gelmeye başlaması (o ne anlattı, diğeri ne anladıysa!..), bir İngiliz'in Kocatepe Camii'ni gördükten sonra İslâm'ı hayatına hayat yapması, ABD'de bir Amerikalının kendisine hiçbir şey telkin edilmediği halde şahit olduğu samîmî havayı teneffüs edip muhterem bir zatin önünde Müslüman olduğunu ikrar etmesi ve "Bu yüzde, bu gözlerde yalan yok" diyerek, hıçkıra hıçkıra ağlaması gösteriyor ki, bu kadar gayretle bunlar oluyorsa, himmetlerimiz şahlanınca, Allah kim bilir neler gösterecek?

 

 

 

 

 

   Zaman Yönetimi

Aşağıdaki gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) Is İdaresi mastır öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer...


Profesör sınıfa girip karsısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız" dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde tas aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka tas almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan "Doldu" diye cevapladılar. Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir öğrenci "Dolmadı herhâlde" diye cevap verdi. Doğru" dedi profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taslarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Tüm sınıftakiler bir ağızdan "Hayır" diye bağırdılar. "Güzel" dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek "Bu deneyin amacı neydi" diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen "Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır" diye atladı. "Hayır" dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istediği eğer büyük taşları bastan yerleştirmezseniz küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsınız" gerçeğidir". Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti: "Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu aksam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir is adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir" Profesör, ders bittiği hâlde konuşmadan oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı gitti...

 

 

 

 

 

 
  
 
 
   
   

 

 

SAAT KAÇ?
 
Reklam
 
KOMİK BİLMECELER
 
ÖĞRETMENLER BURAYA
 
YAZIYOR YAZIYOR!!!
 
İSMİNİZ NE ANLAMA GELİYOR
 
İsim Sözlüğü

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
EMRAH TOSUNOĞLU