.....SİTEME HOŞGELDİNİZ.UMARIM İYİ VAKİT GEÇİRİRSİNİZ......
   
 
  HAYATA YÖN VEREN HİKAYELER-2

 

 
 
                       ÇATLAK KOVA
 
Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış.  Sağlam olan kova  her seferinde ırmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve  ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş.Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

         İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. "Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum." "Neden?..." diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..."  Kova cevap vermiş. "çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını  alamıyorsun." Sucu şöyle demiş. "Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri  fark etmeni istiyorum." Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını  kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu  kovaya sormuş. "Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer  kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını farkettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu  bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek  tohumları ektim  ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki  yıldır  ben bu  güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen  böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."
 
Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allah’ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin.. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.
 
 
 
 
CENNETE ZENGİN HER ZAMAN GELMEZ"

            Yoksul köylü ölmüştü, gözlerini açınca cennetin kapısında buldu kendini. Bir de zengin adam bekliyordu sırada. Bir melek geldi, açtı cennetin kapısını altın anahtarıyla. Önce zengin girdi içeri, bir bando sesi duyuldu ansızın kapının arkasından. Marşlar çalındı, şarkılar söylendi, sevinç çığlıkları attı cennettekiler. Kapı yine açıldı, sesler kesilince, köylü içeri girdi.Bir melek karşıladı onu,
            "Hoş geldin köylü kardeş," dedi sadece.
            Hani, nerede bando? Neden söylenmiyor marşlar? Melekler neden dans etmiyor? "Ne biçim iş bu?" diye bağırdı köylü.
            "Zengin adam girince içeriye şarkılar söylediniz, çalgılar çalarak karşıladınız onu. Ben yoksulum gerçi, ama dünyada kalmadı mı yoksulluğum? Herkes eşit değil midir cennette?    "Eşittir," dedi melek.
            "Zengin de bir bizim için, yoksul da. Yalnız unutma köylü kardeş, her gün yüzlerce yoksul gelir cennete, ama zengin dediğin yüz yılda bir gelir"
Grimm Kardeşler (Ülkü Tamer'in köşesinden alıntıdır. 25 Ağustos 2001, Radikal Gazetesi)
 
 
 
 
 
CESARET
 
Yıllar önce Stanford Hastanesi'nde gönüllü olarak çalıştığım zaman,çok ciddi ve az rastlanan bir hastalığa yakalanmış Lika adında bir kız tanıdım.İyileşmesi için bir tek yol vardı,beş yasındaki erkek kardeşinden kan nakli yapılması gerekiyordu.Erkek kardeşi ayni hastalığın üstesinden gelmişti ve vücudunda hastalığı yenebilecek antikorlar oluşmuştu.Doktor bu durumu Liza'nin erkek kardeşine açıkladı ve ona ablasına kan vermeyi isteyip istemediğini sordu.Küçük çocuk bir an tereddüt etti ve derin bir nefes aldıktan sonra,"Evet,eğer Lika kurtulacaksa veririm" dedi.Kan nakli yapılırken,küçük çocuk ablasının yanındaki yatakta yatıyor ve ablasının yanaklarına renk geldikçe bizimle birlikte gülümsüyordu.Sonra yüzü sarardı ve yüzündeki gülümseme kayboldu.Başını kaldırıp doktora baktıktan sonra titreyen bir sesle,"Hemen mi öleceğim?" diye sordu. Yaşı çok küçük olduğu için,doktorun sözlerini yanlış anlamıştı ve kanının tümünü ablasına vermesi gerektiğini düşünmüştü.
 
 
 
 
 
 
ÇİÇEK DEĞİL, ÇOCUK YETİŞTİRDİĞİMİZİ UNUTMAYIN !

Kapı komşum David'in beş ve yedi yaşında iki çocuğu var. Bir gün yedi yaşındaki oğlu Kelly'ye benzinle çalışan çalışan çim biçme makasıyla nasıl çim biçildiğini öğretiyordu. Makinayı çim üzerinde nasıl döndüreceğini öğretirken eşi Jan, David'I bir soru sormak için içeri çağırdı. David
içeri girince, Kelly makinayı çalıştırdı ve çimlerin ortasındaki çiçek tarhına daldı. Çiçek tarhı bir anda mahvolmuştu. David döndüğünde gördüğü manzara karşısında çılgına döndü. Bütün komşuların çok beğendiği, emek emek kendi elleriyle yaptığı çiçek tarhı yoktu artık. David tam sesini yükseltmeye başlamıştı ki, Jan dışarıya çıktı ve David'e ''David, çiçek değil, çocuk yetiştirdiğini unutma!'' dedi. Jan bu sözleriyle bana ana baba olarak önceliklerimizin ne olduğunu çok güzel anımsattı. Çocukların kendileri ve benlik saygıları, kırabilecekleri ya da hasar verebilecekleri herhangi bir fiziksel nesneden çok daha önemlidir. Bir futbol topunun kırdığı bir cam, dikkat edilmediği için kırılan bir lamba ya da mutfakta elden kayıp, kırılan bir tabak zaten kırılmıştır. Çiçekler zaten ölmüştür. Verilen bu zararı, bir de ben çocuğumu inciterek, yaşam sevincini öldürerek iki katına çıkartmamalıyım.

************

Birkaç hafta önce kendime spor bir ceket aldım ve dükkan sahibi Mark Michaels ile anne babalık üzerine biraz sohbet ettik. Mark bana eşi ve yedi yaşındaki kızlarıyla dışarıya yemeğe çıktıkları bir gece kızının masadaki bardağı devirdiğini anlattı. Masadaki su temizlenip, anne babası
üzülmemesini söyledikleri zaman kızı onlara bakmış ve, ''Biliyor musunuz, size  diğer anne babalara benzemediğiniz için teşekkür etmek istiyorum. Arkadaşlarımın çoğunun anne babaları böyle bir durumda onlara bağırır ve bir de daha dikkatli olmaları konusunda onlara söylev çekerler. Böyle bir şey yapmadığınız için size teşekkür ederim!'' demiş. Bir seferinde ben arkadaşlarımla yemekteyken, benzer bir olay oldu. Beş yaşındaki oğulları masaya bir bardak süt döktü. Arkadaşlarım çocuklarına bağırmaya başlayınca, ben de bilerek çarptım ve kendi bardağımı devirdim. 48 yaşında olmama rağmen nasıl halâ aynı şeyi yaptığımı anlatmaya başlayınca,
çocuğun gözleri parladı ve anne babası gereken mesajı alıp, çocuklarına bağırmaktan vazgeçtiler. Her gün halâ yeni bir şeyler öğrendiğimiz unutmak bazen ne kadar da kolay oluyor.

************
Geçenlerde  Stephen Glenn'den ünlü bir araştırmacı bilim adamı hakkında bir öykü dinledim. Bir bilim adamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu
sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş? Bilim adamı bu soruyu ''iki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle'' diye yanıtlamış. Bilim adamı buzdolabından süt şişesini çıkartmaya çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş. Annesi
mutfağa geldiğinde,ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine, ''Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir  süt  gölü görmemiştim.  Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?'' demiş. O da eğilip, oynamış yere dökülen sütle. Birkaç dakika sonra annesi, ''Robert, bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?'' demiş. Robert süngeri seçmiş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler. Daha sonra annesi, ''Biliyor musun, burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi sula doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı
sağlayalım'' demiş. Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş. Ne güzel bir ders! Bu ünlü bilim adamı daha sonra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış. İşte bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir. Bütün anne babalar çocuklarına, annesinin Robert’e davrandığı gibi davransalar çok daha iyi olmaz mı?

************

Son öykümüz de aynı tutumu yetişkinler bağlamında anlatıyor. Bu öyküyü birkaç yıl önce bir radyo programında Paul Harvey'den dinlemiştim. Genç bir kadın işten evine dönerken arabasının çamurluğuyla, bir başka arabanın tamponuna vurmuş. Kadıncağız ağlamaya başlamış, çünkü arabası yeniymiş. Bu durumu kocasına nasıl açıklayacakmış? Diğer arabanın sürücüsü anlayışlı davranmış, ama yine de birbirlerine plakalarını ve ruhsat numaralarını vermeleri gerektiğini açıklamış. Genç
kadın, belgelerinin bulunduğu zarfı açtığında, zarftan yere bir kağıt düşmüş. Kağıtta eşinin el yazısıyla şu sözler yazılıymış: ''Sevgilim, bir kaza yaptığında, arabayı değil, seni sevdiğimi unutma!''

************

Şimdi bir kez daha çocuklarımızın, maddesel şeylerden çok daha önemli olduklarını anımsayalım. Bunu aklımızdan çıkarmadığımız zaman, çocuklarımız benlik saygısı kazanır ve yüreklerinde sevgi tomurcukları belirir. Dünyadaki en güzel çiçek tarhlarından daha güzel bir insan olurlar.
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...
 
 
 
 
 
 
 
CIRCIR BÖCEĞİ
Genç bir çiftçi hayatında ilk defa New York’a gitmişti. Gökdelenlerin yüksekliği ve insanların çokluğundan şaşkına dönmüştü. Kalabalık bir bulvarda yürürken, kulağına aşina bir cırcır böceği sesi geldiğini zannetti. Durdu ve dikkatle dinledi. “Evet, bu bir cırcır böceğiydi.”
Ses büyük bir mağazanın önündeki çalıların arasından geliyor gibiydi. Bunun üzerine bu büyük çalı kümesine yönelip bakınmaya başladı. Bir mağaza görevlisi dışarı çıkıp “Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu. “Hayır, teşekkür ederim” dedi genç adam. “Sadece şurada bir cırcır böceğinin sesini duyduğumu sandım.” “Hayır” dedi görevli, “New York’ta bulunmaz.” “Genç çiftçi cırcır böceğini buluncaya kadar cırlak sesi takip etti, onu buldu ve eline aldı. “Tamam işte burada” dedi.
Genç adam bu çalının önünden her saat binlerce insan geçmesine karşılık cırcır böceğini duyanın bir tek kendisi olmasına çok şaşırmıştı. Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atıp bir çeyrek çıkardı ve havaya attı. Paranın kaldırıma vurduğu anda, düşen bozukluğu aramak için yürümekte olan 24 yaya durdu!
Psikologlar genç adamın şahit olduğu olay için bir kelime kullanırlar. Buna algıda seçicilik denir, ve belli şeyleri görmek ve belli sesleri duymak için kendimizi eğitiriz anlamına gelir.                                                                     Charles Lever
Gökyüzüne bakıp kuşları algılayın, kırlara gidip çiçekleri algılayın, çocuklara bakıp saflıklarını, güzelliklerini algılayın, ağaçlara bakıp dallarını, yapraklarını algılayın. Hayvanlara bakıp doğallıklarını algılayın, insanlara bakıp güzelliklerini (mutlaka güzel tarafları vardır) algılayın.
Algıladığınız yalnız para sesi olmasın.
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇİRKİN POSTACI
 
Dünyanın bana zindan olduğu günlerdi. Sanıyorum, birkaç defasında da evden
ağlayarak dışarı çıkmıştım... Hayatım kararmıştı da bir ışık bekliyordum sanki,
ama yoktu. İşte böyle düşündüğüm günlerde daire kapıma sıkıştırılmış bir mektup
buldum. Hayretle baktım üzerinde göndericisi yazmayan zarfa. Sonra odama girip
açtım... "Acıları paylaşmak insanların vazifesidir, diyordu. Senin geçtiğin
sokakta ben de vardım. Ama bir sokakta ya ben olmamalıydım veya paylaşılmamış
acılarını içinde gezdiren bir insan!... Ve ekliyordu sonunda; Sana her gün
mektup yazacağım..."
Mektubun sonunda da isim yazmıyordu. Peki kimdi bu?.. Kimdi, neden yazmıştı bu
notu ve neden "bana" yazmıştı? Aslında hoş sözlerdi... Ve aslında bir mektuba da
deliler gibi ihtiyacım vardı. Acaba dediğini yapacak mıydı, yazacak mıydı her
gün?.. Bunu zaman gösterecekti.
İlk gün kafam karışıktı. Hem kendi problemlerimi, hem dün gelen mektubu, hem de
yeni mektupların gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Sonraki gün posta kutumda
beyaz bir zarf buldum. Kalbimin çarptığını hissettim... Yazı aynıydı, odama
girip okumaya başladım mektubu. Bu, inanılmazdı...Bir bardak su içercesine biti
verdi mektup. Doymadım! Bir bardak su daha almış gibi kendime ve susuzluğumu
kandırır gibi yeniden okudum altı sayfayı... Sanki tanıyordu beni, sanki
yıllardır dertleşiyordum onunla...
Altıncı sayfanın sonunda diyordu ki; "Yarın yine yazacağım..." Yarın yine yazdı,
öbür gün yine... Ve sonraki günler yine yazdı... Her
mektubunun sonunda, yarın yine yazacağına ait not vardı ve her gün de dediğini
yapıyordu. Her gün işyerinden dönerken kalbim çarpıyordu heyecanla... Her gün
görüyordum posta kutumun bugün de boş olmadığını ve gariptir; artık yapayalnız
olmadığımı, kalbimin boş olmadığını hissediyordum. Bu mektuplar yüreğime
giriyor, sıkıntılarımı eritiyor ve beni yarınlara doğru itiyordu. Zannediyordum
ki; bunlar olmadan yaşayamayacağım. Öylesine alışmıştım ki onlara, olmasalar
sanki nefes alamayacağım!..
Vakit buldukça oturup eski mektupları bile yeniden okuyordum. Zaman geçti ve
zamanla beraber sıkıntılarım da geçti. O günlerden
geriye sadece eski mektuplar kaldı. Bir gün içimde karşı koyamadığım bir merak
peydahlandı; Kimdi bu?.. Nasıl biriydi?.. Onunla ilgili her şeyi merak etmeye
başlamıştım. O her gün yazıyordu ve nasılsa her gün yazmaya da devam edecekti!..
Bundan emin olduğum için de, "yazılarında anlattıklarından çok" nasıl bir
kalemle yazdığına, neden bu kağıdı seçtiğine, yazı stiline aklımı takmaya
başladım...
Yazıları öylesine deva olmuştu ki bana, onunla ilgili herşey de mükemmel
olmalıydı. Ama her şey... O gün evde kalmıştım. Kahvaltı yapmış ve bu harika
mektupların en azından nasıl biri tarafından getirildiğini görmeyi koymuştum
kafama...
 
 
 
Öğle vaktine doğru sokağa giren postacıyı gördüm. Koşarak aşağı indim.
Mektubumu kutuya şimdi bırakmıştı, eli henüz havadaydı... Gözgöze geldik. Aman
Allah'ım... Aman Allah'ım, bu ne kadar çirkin bir adamdı böyle!.. Dondum kaldım.
O da başını eğdi, döndü ve gitti. Orda, öylesine bekliyordum şimdi... Kutuyu
açıp mektubumu bile alamıyordum. Bunca zaman, bunca güzel mektubu, bu kadar
çirkin biri mi taşımıştı?.. O öptüğüm, kokladığım, göğsüme bastırdığım,
yastığımın üzerine koyduğum mektuplarıma benden önce bu adamın mı eli
değmişti?.. Saçmaladığımı biliyordum. Ama böylesine güzel duygularıma bu çirkin
yaratık karıştı diye az önce getirdiği zarfı alamıyordum. Kapıyı açtım, dışarı
çıkıp bir adım attım. Çoktan gitmişti. "Neye" olduğunu bilmiyordum, ama çok
kızgındım. Zarfa dokunmadan çıktım yukarıya. Odama girdim, eski mektuplarıma
baktım. Biliyordum, onlar benim en zor günlerimle bugünüm arasına köprü
olmuşlardı, ama onlara da dokunamadım. Bu güzelliğe bu çirkinliği
yakıştıramıyordum!.. Yarın iş dönüşü baktım ki, kutumda hâlâ o aynı "kirli"
mektup var! Almadım. Sonraki gün baktım; aynı mektup yine yapayalnız beklemekte.
Bir kaç gün sonra ise kutuya bile dönüp bakmamaya başladım!..
Altı-yedi hafta sonra dünya yine karanlık gelmeye başladı bana. Bir dosta, bir
morale ölürcesine ihtiyaç duymaya başladım. Herşey çok
ağırlaşmıştı yeniden. Uyku bile uyuyamıyordum. Gece yarısını geçiyordu aklıma o
mektup geldiğinde. Tereddüt bile etmeden aşağı indim, kutumu açtım ve mektubumu
aldım. Bir saat içinde üç defa okumuş... Özlemiş olarak göğsüme bastırmış... Ve
uzun zamandır ilk defa böylesine huzur içinde uyuyabilmiştim. Bunlar benim
ilacımdı, biliyordum. En çok o gün merak etmişim, bir daha ne zaman yeni bir
mektup geleceğini... Ve o akşam gözlerime inanamadım; kutumda mektup vardı. Yazı
aynıydı, zarfta yine isim yoktu. Üstelik bunda postanenin damgası da yoktu...
Açtım zarfı; içindeki kısacık mektupta şunlar yazıyordu: "Sana gelmiş bir
mektubu kırksekiz gün okumamakla ne kazandığını bilmiyorum... Ama artık benim
sana yazmaya vaktim olmayacak. Çünkü tayinim çıktı ve bugün başka bir şehre
gidiyorum. Hoşçakal. Çirkin Postacı!.."
Donmuş kalmıştım şimdi... Derin bir pişmanlık düğümlendi boğazıma, hıçkırarak
eve girdim. Çantamı açtım; tarakların, rujların ve diğer karışıklığın arasında
bulduğum mavi göz kalemiyle, bir kağıda; "Lütfen bana tekrar yaz" yazıp posta
kutuma koydum. Bir daha hiç kilitlemediğim kutuda, aynı notum iki yıldır
yapayalnız bekliyor!
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇOBAN VE AĞAÇ
 
Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.
Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken:
"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.
Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.
Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.
Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinden daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Bir şey hatırlamıştı.
Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :
"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.
"Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?"
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇOCUGUMA:
 Sadece bu sabah için, içimden  ağlamak geldiği halde
 yüzünü gördüğümde gülümseyeceğim
 Sadece bu sabah  için, ne giymek istediginin
 seçimini sana birakacagim ve gülümseyerek
 ne  kadar yakistigini söyleyecegim
 Sadece bu sabah, çamasirlari yikamaktan  vazgeçip
 seninle parkta oynamaya gidecegim
 
 Bu sabah bulasiklari  lavaboda birakip
 bulmacanin nasil çözüldügünü bana  ögretmeni
  izleyecegim
 Ögleden sonra telefonun fisini çekip
 bilgisayari  kapatacagim ve arka bahçede oturup
 seninle köpükten balonlar  uçuracagim
 
 Bu ögleden sonra dondurma arabasi için çigliklar  attiginda
 sana hiç kizmayacagim ve gelirse bir tane  alacagim
 Bu ögleden sonra büyüdügünde ne olacagin  hakkinda
 hiç canimi sikmayacagim. Ya da seni ilgilendiren  konularda
 ikinci bir düsünce üretmeyecegim
 Bu ögleden sonra kurabiye  pisirirken bana yardim etmene
 izin verecegim ve tepende dikilip düzeltmeye  çalismayacagim
 Bu ögleden sonra Mc Donald's a gidecegiz ve iki  tane
 çocuk menüsü isteyecegiz ki, iki oyuncak alabilesin
 Bu gece  seni kollarimda tutacagim ve nasil dogdugunu
 seni ne kadar çok  sevdigimi anlatacagim
 Bu gece küvette sulari siçratmana izin  verecegim
 ve sana hiç kizmayacagim
 Bu gece geç saate kadar  oturmana
 ve balkonda oturup yildizlari saymana izin verecegim
 Bu gece  yanina uzanip
 en sevdigim TV programlarini bir kenara birakacagim
 Bu gece  sen dua ederken parmaklarimi saçlarinda dolastirip
 bana en büyük armagani  verdigi için
 tanriya sükredecegim
 
 Kayip çocuklarini arayan anne ve  babalari düsünecegim
 Yatak odalari yerine çocuklarinin mezarlarini ziyaret  edenleri
 ve hastane odalarinda donuk bakislarla,
 daha fazla içlerinde  tutamadiklari çigliklariyla
 hasta çocuklarini seyreden anne babalari  düsünecegim
 
 Ve bu gece yanagina iyi geceler öpücügü  kondurdugumda
 seni biraz daha sıkıve birazdaha uzun tutacagim  kollarimda
 Tanriya
 senin için tesekkür edip
 bize yalnizca bir gün  daha vermesi için
 yakaracagim...........
 
 
 
 
 
 
 
                        COCUK GİBİ DÜŞÜNEBİLMEK...

            O gün hava çok kötüydü.. durmadan gök gürlüyor, bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyordu.... küçük kız yine de her sabahki gibi annesinin sesiyle uyanmış, kahvaltısını etmiş ve her gün yürüyerek gittiği okuluna doğru yola koyulmuştu... ancak gökyüzünde şimşekler birbiri ardına ve o kadar gürültüyle çakıyordu ki, küçük kızın annesi "yavrum bu havada yolda yürürken korkmasın?" diye telaşlandı.. arabasına atladığı gibi yolda kızını aramaya başladı.... derken bir baktı, küçük kızı az ilerdeydi.. minik minik adımlarla yürüyor, ama ne zaman şimşek çaksa durup gökyüzüne bakıyor ve gülümsüyordu.....
            Annesi önce bir anlam veremedi ama kızın niye böyle yaptığını çok merak etmişti, nihayet arabayla ona yaklaşıp sordu:
            "Yavrum hiç korkmadın mi bu havada yalnız yürümekten? Hem ne zaman şimşek çaksa durup yukarı bakarak öyle ne yapıyorsun?"       Küçük kız cevap verdi:
            "Gülümsüyorum... çünkü Tanrı fotoğrafımı çekiyor..."
 
 
 
 
 
 
 
       ÇOCUK YASADIGINI OGRENIR
Eğer Bir çocuk sürekli eleştirilmiş ise   Kınama ve ayıplanmayı öğrenir
Eğer Bir çocuk alay edilip aşağılanmış ise   Sıkılıp utanmayı öğrenir
Eğer Bir çocuk kin ortamın da büyümüş ise   Kavga etmeyi öğrenir
Eğer Bir çocuk devamlı utanç duygusuyla eğitilmiş ise   Kendini suçlamayı öğrenir
Eğer Bir çocuk hoşgörü ile yetiştirilmişse  Sabırlı olmayı öğrenir
Eğer Bir çocuk desteklenip yüreklendirilmiş ise  Kendine güven duymayı öğrenir
Eğer Bir çocuk övülmüş ve beğenilmiş ise  Taktir etmeyi öğrenir
Eğer Bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüş ise  Adil olmayı öğrenir
Eğer Bir çocuk güven ortamı içinde yetişmiş ise  İnançlı olmayı öğrenir
Eğer Bir çocuk kabul ve onay görmüş ise  Kendini sevmeyi öğrenir
Eğer Bir çocuk ailesi içinde destek ve arkadaşlık görmüş ise  Dünyada mutlu olmayı öğrenir
Kısaca biz ne isek çocuk o olur
 
 
 
 
 
 
 
                                   Değerinizi Bilin
 
İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 50 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişiyi bulan dinleyicilere, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı. Ve konuşmacı "bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım" dedi. Parayı önce buruşturdu ve dinleyicilere "hala bu parayı isteyen var mı?" diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı "peki bu paraya şunları yaparsam?" dedi ve 50 doları yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu.
Konuşmacı şöyle dedi:
"Arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yine de istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 50 dolar. Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötü hissederiz, fakat ne olduğu veya ne olacağı önemli değil, hiç bir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz ya da pis, hırpalanmış ya da kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman bileceklerdir".
 
 
 
 
 
 
 
DEĞERLİ BİR ÖYKÜ
 
 
“Değer miydi be koçum” diye karşıladı İhsan baba. Ali şaşkın gözlerle koğuşa bakıyor, düne kadar hiç aklına bile getirmediği bu hapishane koğuşunu belleğine aktarmaya çalışıyordu. Daha hayatının baharında, 20 yaşındaydı. Köyde yavuklusunu, bir çok kardeşlerini, anasını ve babasını geride bırakmıştı. Geride bir de cansız olarak bıraktığı kız kardeşi vardı. Hem de nasıl cansız!
Koğuşta bulunan diğer erkekler delikanlıya bir yandan hoş geldin derken, diğer yandan da İhsan babaya çıkışıyorlardı. “Baba bırak ya!”dedi topal Hasan, “Çok da iyi yapmış, çok da doğrusunu yapmış çocuk. Törelerimize uymamak olur mu? Namus her şeyden önemli. Namus söz konusu oldu mu, bacı kardeş, ana, baba hepsi önemini değerini yitirir. Biz toplumda başımız dik yüzümüz ak yaşamak isteriz.”
“Tabi ya” diye söze karıştı Arnavut Niyazi, “Eline sağlık koçum. Namus davasından mapusta yatanlar en şerefli insanlardır. Helal olsun sana.”
Koğuşun ileri gelen bu üç şahsiyetinin dışında kalanlar da töreleri destekleyici sözler söyleyerek, moral yükseltmeye çalıştılar ve Ali’ye ömrünü geçireceğini düşündüğü yatağını gösterdiler.
Bundan daha bir ay öncesi, böyle bir yaşam biçimi Ali’nin aklının köşesine bile uğrayamazdı. O, gençlik hayalleri ve umutları içerisinde yüzüyor, yavuklusuyla evleneceği günü düşünüyordu. Çok zengin sayılmazlardı. Aileleri kalabalıktı, ama onları geçindirecek bir toprakları vardı. Üstelik kurak bir iklimde yaşamadıkları için de toprakları verimliydi. Yani şanslı bile sayılabilirlerdi.
Ali’nin günlük sıkıntıları ve gelecek ile ilgili planları arasında geçirdiği olağan günlerden biriydi. Yaz günüydü. Hava sıcak mı sıcaktı doğrusu. Birkaç davarı almış otlatmaya çıkmıştı. Testisi de yanındaydı susuzluğa karşı. “Aman ha!” diye düşündü. “İşimi doğru dürüst yapmazsam babamdan yine fırça yerim.” Oldukça sert ve otoriter bir babası vardı. Karısı ve çocukları ondan çok korkarlardı. Yine de köydeki bir çok erkeğe göre sevecen, adil ve ailesine düşkündü. Üstelik yıllardır evli olmalarına karşılık, başkaları gibi karısının üzerine kuma getirmemişti. Tüm aile babayı hem sever, hem de yanlış bir şey yapmamaya çalışırlardı. Çünkü ondan korkarlardı. Yani, ailesine göre kasabadaki jandarma komutanı kadar güçlü bir otoritesi vardı.
Davarları otlayacakları yere götürdükten sonra bir ağaç altına oturdu. Azığını da yanına almıştı. Tam hayale dalacakken, ortanca kardeşi Musa’nın ona doğru koşarak geldiğini gördü. Musa nefes nefese kalmıştı. “Ağabey koş eve git babam çağırıyor.” dedi.
Ali “Davarlar ne olacak?” sorusunu tamamlamadan, “Koş eve git abi, babam seni acele çağırıyor, ben davarlara bakarım.” diye kardeşi sözlerini tamamladı. Ali ne olduğunu anlayamamıştı, ama içini tarif edilmez bir sıkıntı kapladı ve bu, yaz sıcağında sıkıntısıyla birleşerek bir bulantıya dönüştü. Testiden bir yudum su içti.
Hızlı adımlarla eve doğru yöneldi. Güneş, tepesinde parlak ve sıcaktı. “Ne oldu acaba?” diye düşünerek yoluna devam etti.
Kapıdan içeri girdiği zaman bir tuhaflık sezdi ama ne olduğunu anlayamadı. Adeta başına gelecekleri hissetmişti. Oturma odasından sesler geliyordu. Odaya tam yönelmişti ki, annesi ile karşılaştı. “Amcangiller içerde” dedi ve başka bir şey söylemeden hızla oğlunun yanından uzaklaştı.
İçeride iki amcası ve babası hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. İçlerinde en büyüğü babasıydı ve dedesini kaybettikleri için aile reisliği ona geçmişti. Doğrusu, amcaları da onun sözlerine değer verir ve onu sayarlardı.
Baba, “Gel otur oğlum.” dedi. Sinirli ve huzursuz bir hali vardı. Amcaları da asık suratla oturuyorlardı.
“Bunu söylemek de, düşünmek de, anlamak da çok zor.” diye söze başladı babası. “Ama kendi töre ve değerlerimize göre bir çıkış yolu bulmamız gerekiyordu ve ben aile meclisini toplayarak bir karara vardım, sana güç görev düşüyor oğlum, unutma görev kutsaldır.”
“Anlayamadım baba.” dedi Ali.
“Acele etme anlayacaksın, anlaması güç de olsa anlayacaksın.”
Baba biraz duraksadı, düşünceye dalar gibi oldu. Amcalar asık surat ve sabırsızlıkla bekliyorlardı. Sessizliği dışarıdan gelen bir köpek havlaması bozdu. Baba dalmış olduğu düşünceler aleminde adeta irkilerek yaşama geri döndü.
“Kardeşin Emine, sabah Çoturun oğlu İsmail’le kaçmış. Aramızda husumet olduğunu sağırlar, körler bile bilir. Olacak iş mi bu? Namusumuzun, şerefimizin temizlenmesi gerekiyor. Bu iş de en büyük çocuk olarak sana düşer Ali”
Babasının konuşması başka bir dünyadan gelen melodiler gibiydi. Gözünün önünden bir anda film şeridi gibi yavuklusu, kız kardeşi, hasımları, tüm aile fertleri geçti. Koşarak odadan çıktı lavaboya zor yetişti. Sıcak, odada geçirdiği psikolojik şok, hepsi çok fazla gelmişti. Midesini kazırcasına kustu, kustu.
Odadakiler yerlerinden kıpırdamadılar bile. Yüce divan toplanmış, kalem kırılmış ve idam cezası verilmişti. Yalnızca durumu fark eden anne koşuşturdu. Oğlunun koluna girdi yarı baygın durumdaki çocuğu divana yatırdı. Elindeki ıslak bezi alnına koydu. “Yavrum” dedi, “Başına güneş geçmiş senin, ıslak bez iyi gelir. Hadi yavrum uyumaya çalış.”
Uyandığında akşamüstü olmuştu. Ev sessizdi. “Herhalde amcalarım gitti.” diye düşündü. Kalktı oturma odasına doğru yöneldi. Orada sadece babası vardı.
“Genç olduğun için böyle davrandığını düşünüyorum.” dedi babası. “Erkek adam böyle davranır mı? İşte ayrıca erkek olduğunu da gösterebilmen için önüne bir fırsat çıktı. Sana güveniyorum, erkekliğini ispat edecek ve yüzümüzü kara çıkartmayacaksın. Benden sonra bu aile sana emanet olacak, törelerimizi sen yürüteceksin.”
Ali, “Tamam baba” dedi. “Sen nasıl dersen öyle olacak.”
“Bunu ben söylemiyorum oğlum” diye üzerine basarak cevap verdi baba.
“Bunu törelerimiz, bunu ailemiz söylüyor, bunu herkes söylüyor.”
“Acaba” diye düşündü Ali. “Ben de mi söylüyorum?” Sonra hızla bu değersiz ve zararlı fikri aklından çıkarttı. Başını dikleştirdi ve vakur bir biçimde babasına bakarak sordu “Şimdi ne yapmam gerekiyor?”
Baba köşedeki çekmeceye gitti, çekerek açtı ve içerisinden soğuk bir biçimde parlamakta olan bir silah çıkarttı. “Bu tabanca senin bu yoldaki arkadaşın olacak, namusumuzu bununla temizleyeceksin. Namussuzu da, onunla beraber olup namussuzluğu seçeni de.”
Çok iyi anlamıştı Ali. Yapması gerekenleri de, başına gelecekleri de çok iyi anlamıştı. “Kader” diye düşündü. “Bu onurlu görev, yalnızca değersiz bedenleri ortadan kaldırmak olacak. Böylece ailemin namusu da kurtulacak” Yine de bir sızı kapladı içini. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, bilincinin altından yavuklusunun hayali fırlayıverdi sahneye. “Ya o?” diye düşündü, “O ne düşünecek acaba? Görev öncesi onunla muhakkak konuşmalıyım.”
Babası eliyle omzunu sıvazladı. “Komşu köydeki bağ evinde kaldıklarını öğrendik. Bu gece işi tamamlamalısın, hepimizin sana güvendiğimizi biliyorsun.” dedi. Dışarıda bir baykuş öttü. Adeta ölüm fermanını ahaliye ilan ediyordu.
Ali diğer arkadaşları gibi zaman zaman silah atmıştı. Çok nişancı sayılmazdı ama, silah kullanmayı biliyordu ve biliyordu ki yakından işi bitirebilirdi. Yeter ki korkmasın, yeter ki görevi benimsesin.
Kafasındaki öldürmeme konusundaki fikirleri uzaklaştırmak için zihninden kendi kendine tekrarladı ve bunu saatin ritmine uydurdu. “Tik tak, sakın olma korkak, tik tak, sakın olma korkak.” Bunu defalarca tekrarladı. Adeta bir beyin jimnastiği yapıyordu.
Babasının “Hadi oğlum, bu iş bu gece bitecek” sesiyle kendine geldi. Hava iyice kararmıştı. Babasının elini öptü. Annesine de veda edip etmeme konusunda tereddüde düştü, sonra da arkasına bile bakmadan hızla koşarak evden çıktı.
Çıkınca doğrudan yavuklusunun evine yöneldi. Eve yaklaşınca, her zaman yaptığı gibi iki elini birleştirerek baykuş sesi çıkarttı. Bir daha, bir daha. Pencere açıldı yavuklusu göründü. “Aşağı gel” dedi Ali.
Kız “Gelemem ne diyeceksen oradan söyle.” diye cevap verdi.
“Belki bir daha uzun zaman görüşemeyeceğiz, belki de hiçbir zaman” diye, ağlamaklı bir karşılık geldi Ali’den.
“Ne demek istiyorsun sen?”
Ali olan biteni hızlı ama uzun bir biçimde anlattı. Anlattıklarını onaylarcasına baykuş yeniden öttü ve arkasından uzun bir sessizlik.
Sessizlik sonrası, kız konuştu. “Sen delirmişsin, ben ne olacağım, biz ne olacağız.”
“Onurumuz, törelerimiz, değerlerimiz” diye bağırdı Ali ve koşarak uzaklaştı. Şimdi olanca hızıyla görev yerine koşuyordu. Kutsal görev yerine.
Ay bulutlarla saklambaç oynarken, kah yolunu aydınlatıyor, kah karartıyordu. Ay gök yüzünde, düşünceler zihninde saklambaç oynamaktaydılar. Bir netleşip, bir bulanıklaşıyorlardı.
Yürüyerek yarım saatlik kadar bir yolu vardı. Kendini dinleyerek yoluna devam etti. İnce dereyi aştı, fundalıkların arasından geçti. Sonra olacakları bir an önce halletmek için koşmaya başladı. Bir yandan da düşünüyordu “Köyde top peşinden de böyle koşardık.” Ama o koşuşmalar bir neşe içersinde gerçekleşirdi. Şimdi hissettiği....., Sahi neydi hissettiği? Sanki duyguları ile beyni arasında taştan bir blok örülmüştü ve beyin, duygularını anlayamıyordu. Evet artık taştan bir adamdı o, taştan ve cesur.
“Az kaldı, ha gayret oğlum” diye kendi kendine konuştu.
Zaten biraz sonra da bağ evinin silueti belirmeye başlamıştı. O yürüdükçe, içindeki duvar gibi, daha belirgin bir hal aldı.
Eve yaklaştı. Camdan hafif bir ışık sızıyordu. Pencerede perde olmadığı için içerisini rahatça görebilecekti.
İşte ikisi de oradaydılar. Sedirin üzerinde oturuyorlardı.
“Neler konuşuyorlar acaba?” diye düşündü. Kız kardeşinin küçüklüğü gözünün önünden geçti, gözünden bir damla yaş süzüldü. Aklına yeniden yavuklusu geldi. Onu öldürseler kendisinin nasıl bir durumda olacağını düşündü. “Kov şu şeytanı kafandan, aklını karıştırıyor” diye kendi kendine hafif sesle söylendi.
Camı göz kararıyla kestirdi. Kırdığı takdirde içeri girebileceği kadar genişti.
İçinden “Bismillah” diyerek elindeki silahla cama hızlı bir biçimde vurdu. Cam darbeyle parçalanarak içeriye doru dağıldı. Kız kardeşi bir çığlık atarken, Ali onu kesen cam parçalarına aldırmadan alçak pencereden içeriye daldı.
İki genç ne olduklarını anlayamamışlar ve sedirin üzerinde donup kalmışlardı.
Önce kız kardeşi durumu anladı. Sedirde doğruldu.
“Ne yapıyorsun ağabey, çıldırdın mı?” diye bağırdı. Ama Ali’nin gözlerindeki kararlılığı okumuştu.
Kızın bağırması, ateş etmek üzere olan Ali’de kısa bir tereddüt anı yarattı. Kardeşi olacakları anlamışçasına sedirden ağabeyinin üzerine doğru atladı ve silah iki el ateş aldı. Pat, pat.
Kız Ali’nin üzerine doğru düşerek dengesini kaybederken, sevgilisi de hiç tereddüt etmeden kendisini yan duvardaki camdan dışarı attı. Kırılan camla birlikte dışarı düştü. Biraz sersemledi.
Ali evde kalmıştı, üzerinde cansız yatan kardeşinin cesedi ile birlikte ve dehşet içersindeydi. Adeta felç geçiriyordu.
Kızın sevgilisi aldığı yara ve berenin acısını duymadı bile. Yerden kalktı koşarak ve bağırarak köye doğru yöneldi.
Onun gürültüsüne, köpek sesleri de koro halinde eşlik etmeye başladılar.
Tabii Ali kısa zamanda Jandarmalar tarafından yakalandı. Zaten saklanmaya gerek de duymamıştı. Görev tamamlanmamıştı. Ama olsun, kahpe kız kardeşin hesabı görülmüştü.
Evde bir matemden çok törensel bir hava vardı. Hani kazanılan zaferlerden sonra takınılan, vakur ve ağır hava vardır ya. İşte böyle bir şey.
Kız gömülürken, Jandarmalar da Ali’yi elleri kelepçeli olarak karakola doğru götürüyorlardı.
Sorgu sual derken, çocuk her şeyi tek başına yaptığını itiraf etti. Kimse onu azmettirmemiş, kimseden de yardım almamıştı. Evdeki silahı kaptığı gibi doğruca namusunu temizlemeye gitmişti. Böyle anlatıyordu. İfadeler, tutanaklar, mahkemeye geliş gidişler derken aradan neredeyse bir yıl geçti. Yavuklusu hiç uğramamış ama yaptıklarını kınayan zehir zemberek bir mektup yollamıştı. “İkimize de haksızlık ettin” diyordu mektubunda. “Ayrıca sen bir katilsin. Nasıl kıyabildin kardeşine? Yarın evlenip çoluk çocuğa karışsak, kendi kızına da mı böyle kıyacaksın?” Bu mektup aslında Ali’yi kıyım kıyım kıymıştı da, her şeyi içine atmaktan ve kara kara düşünmekten başka yapacak bir şeyi yoktu ki.
Babası ve diğer akrabalar sıkça ziyaretine geliyor övgü dolu ve cesaret verici sözler söylüyorlardı. Onların gelişi kalbine biraz su serpiyordu şüphesiz. Ama gelecek ile ilgili endişeleri ağır bir bulut gibi üzerine çöküyordu. Yavuklusu da burnunda tütüyordu.
İdamla yargılandı. Savunmalar avukatlar derken karar günü geldi çattı. Müebbete mahkum olmuştu. “Müebbet”, bu kelimeyi düşünüyor ne olduğunu anlıyor, nasıl bir şey olduğunu kavrayamıyordu. “Yani sonsuzluk gibi mi, hiçlik gibi mi, yokluk gibi mi?”
Hapishane arabasına bindirip bundan sonraki yaşayacağı cezaevine götürdüler. Sanki bir boşluk içerisine düşer gibiydi. Akrabalarının desteklemeleri ile okşanan gururu, o boşluktan çıkmasını sağlıyor ama sıkıntısını hiç hafifletmiyordu.
Yaşamının baharında dört duvar arasına mahkum olmuştu ve geleceği yoktu. Ne için? Değerli ve şerefli bir görev için.
Koğuşunda İhsan baba dışındakiler onu takdir ediyorlar ve yüreklendirici sözler söylüyorlardı. Ama yavuklusunun düşüncesi, İhsan babanın serzenişleri ve derinden gelen bir şeyler onu boşluğa düşürüyordu...
Koğuş hayatına alışmaya başlamış ve aradan bir ay geçmişti. Bunaltısı ise azalmamış hep artmıştı.
Günde bir kere yarım saat avluda volta atmalarına izin veriliyordu. Avlunun üç yanı yüksek duvarlarla çevriliydi. Duvarların üzerinde iki tane merdivenle çıkılan nöbetçi kulübesi vardı ve bunların içerisinde her zaman nöbetçi oluyor, ayrıca da aşağıda merdiven başlarında birer nöbetçi bulunuyordu. Yerler taş olduğu için, toz toprak da azdı.
O gün yine karışık duygular içinde bahçeye, hava almaya ve volta atmaya çıktı. On kişilik bir gruptular ve bir saat arayla bahçeye çıkartılıyorlardı. Namus belasından hapse girdiği için saygı bile görüyor, bazı diğer genç mahkumlar gibi aşağılanmıyordu. Koğuşun yasaları da yazılı olmayan kendine ait bir düzeni olduğunu anlamış, hatta buna uyum sağlamaya başlamıştı bile.
Ama o gün kafası diğer günlerden daha karışıktı. Annesinden aldığı mektuptan yavuklusunun başka birisiyle evlilik hazırlıklarına başladığını öğrenmişti.
Bunaltısı gittikçe artıyor, avluda volta atanların taş zeminde çıkardığı ayak sesleri adeta beynine çivi çakıyordu.
Birden yavuklusunu görür gibi oldu. Yukarıya çıkan merdivenin başında duran kimdi acaba? Duran kişi muhafız mıydı yoksa yavuklusu mu? Muhafıza doğru ilerlemeye başladı. Muhafız, “Hop hemşerim nereye” diyerek dikkat kesildi.
Ali “Zeliha” diyerek yavuklusunun adını mırıldandı ve duraksamadı bile. Ne olduğunu anlamayan muhafızın alnının ortasına bir kafa çaktı. Adam yere yuvarlanırken tüm bulantısı da sanki içinden çıkarak adamla birlikte yere yuvarlanmış gibi hissetti.
Merdivenlerden koşarak yukarıya doğru çıkmaya başladı. Yukarıdaki kulübedeki muhafız kulübenin camından, kendisine doğru gelmekte olan mahkuma silahını doğrulttu.
“Dur” diye bağırdı.
“Dur” diye bağırdı diğer mahkumlar.
Yalnızca Zeliha “Gel” dedi, ta beyninin içinden.
Merdivenlerden tırmanırken yarı yoldan kendisini avluya doğru bıraktı ve ağzından bir çığlık fırladı. “Geliyorum”
Dalgalı değerler denizine doğru dalış yaptı, artık bir kuş gibiydi, ona ağırlık yapan ne varsa onun arkasında, onun dışında kalmıştı.
Uçtu, uçtu, uçtu. Kim bilir belki de başka değerlerin ve olduğu bir cennette............
   
ORHAN TUNCAY  
 
 
 
 
 
 
 
DENİZ FENERİNİN AŞKI
Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu.
Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa,
denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki
biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte.
Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun
gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa
göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...

Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz
sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta
danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir
denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak.
Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile
okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..

Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili
okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.

Güneşin okyanusla arasına giren bir engel
vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten.
Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu
göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak
için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır
ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.

Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine
daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası
bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha
hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus,
her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin
olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar
güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür,
hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez
güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.

İntikamını denizfenerinden alır okyanus,
onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca
kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür,
cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli
edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için.
Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları
yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine.
Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden
rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye,
güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu
ışıklarını göndermesini diler.
Okyanusunun mutluluğunu ister
hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur
denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz,
konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun
sahilinde bir denizfeneri vardır.
Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan
aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden...
Ve her gece hikayelerini anlatmak için
gemileri beklerler sonsuz gecelerde...
 
 
 
 
 
 
DENİZ YILDIZI
Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden
bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder
gibi hareketler yapan birini görür.
Biraz yaklaşınca, bu kişinin sahile
vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir
adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...
 
 
 
 
 
 
Sokrat Ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
- Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat:
- Ne yani, demiş. Birde haklı yere mi öldürülseydim!
====================
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir... Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
- Ben çekilirim!!
====================
Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare'a gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur:
- Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.
===================
Meşhur bir filozofa:
- Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz? diye sorulduğunda:
- Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan, demiş.
====================
Dostlarından biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:
- Majesteleri, demiş. Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü?
Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder. Kral, alaylı alaylı gülerek:
- Hakikaten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.
====================
Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile'ye hasımlarından biri:
- Efendim, demiş. Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?
Galile:
- Doğru, demiş. Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?
====================
Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon'un bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:
- Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zapdetmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye başlayınca, Napolyon:
- Evet, demiş. Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.
====================
Bir toplantıda bir genç M. Akif’i küçük düşürmek için:
- Afedersiniz, siz veteriner misiniz? demiş. M. Akif hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş:
- Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu ?
====================
Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
- Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş. Vezir:
- Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:
- Bende bilirim.
====================
Sultan Alparslan 27 bin askeriyle bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:
- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
- Bizde onlara yaklaşıyoruz.
====================
Bir filozofa sormuşlar: Şansa inanır mısınız?
Filozof: Evet, yoksa sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım.
 
 
 
 
 
 
                                           DOĞRU ZAMAN
 
            Amerikalı bir zengin işadamı, bir iş seyahati sırasında küçük bir Meksika koyu kasabasına uğrar. Limanda gezerken, ağzına kadar balık dolu küçük bir teknenin içinde oturan bir balıkçı dikkatini çeker. Merakla yanına yaklaşır ve sorar,
            "Merhaba, bu balıkları yakalamak ne kadar zamanını aldı ?"
            Balıkçı, tümünü bir-iki saate yakaladığını söyler.Yabancı adam bu kez, niçin daha uzun sure kalıp daha fazla balık yakalamadığını sorar. Balıkçı, ailesinin geçimi için bu kadarının yettiğini söyler.
            Amerikalı işadamı merakla balıkçıya kalan zamanını nasıl geçirdiğini sorar. Balıkçı anlatır,
            "Geç vakit yatarım, sabah birazcık balık yakalarım. Sonra çocuklarımla oynarım, öğleyin de karım Maria ile biraz siesta yaparım. Akşamları, amigolarla beraber gitar çalıp beraber eğleniriz. Dolu ve meşgul bir yaşantım var efendim"
            Amerikalı gerinerek, "Benim Harvard'dan masterım var ve sana yardım edebilirim. Balık tutmak için daha çok zaman ayırmalı ve daha büyük bir tekne ile çalışmalısın. Bu tekneden elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa surede bir balıkçı filosuna sahip olursun. Böylelikle, yakaladığın balıkları aracılara değil doğrudan doğruya işleme tesislerine satarsın. Hatta kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Balıkçılık sektöründe bir numara olursun"
            Ve Amerikalı devam eder, "Tabii bunları yapman için öncelikle bu küçük balıkçı kasabasını terk edip Mexico City'ye, daha sonra Los Angeles'e ve en sonunda holdingini genişletebileceğin New York'a yerleşirsin"
            Balıkçı düşünceli vaziyette sorar, "Peki bayım, bu anlattıklarınız ne kadar zaman alır ?"
            Amerikalı yanıtlar, "15-20 yıl kadar"
            "Peki bundan sonra efendim?" diye sorar balıkçı...
            Amerikalı güler, "Simdi anlatacağım en iyi tarafı! Zamanı geldiğinde, şirketini halka açarsın ve şirketinin hisselerini iyi paraya satarsın! Kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın!"
            "Milyonlar?" der.
            Meksikalı, "Eee...sonra bayım?"
            Amerikalı, "Ondan sonra emekli olursun. Geç vakitlerde yatabileceğin küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin, istersen zevk için biraz balık tutarsın, çocuklarınla oynayacak, karınla siesta yapacak zamanın olur, akşamları da arkadaşlarınla gitar çalar eğlenirsin. Nasıl, mükemmel değil mi?"
            -Çok güzel de ben şu an başka ne yapıyorum ki!
 
 
 
 
 
Gerçeği bir bakıma da bir başka türde süslemek hayal ettirmektir.
Brooklyn köprüsünde, bir bahar günü, kör bir adam dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde "DOĞUŞTAN KÖR" yazılı imiş. Herkes dilencinin önünden geçip gidiyormuş. Bir REKLAMCI bunu görmüş. Tabelayı almış arkasına bir şeyler yazmış, olduğu yere tekrar bırakmış.
Ne olduysa olmuş... Gelip geçen ve bu tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes, başlamış dilencinin önündeki şapkaya, habire para atmaya...
Bir cümle yetmiş, onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına...
"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ... AMA BEN BAHARI GÖRMÜYORUM..."
 
 
 
 
 
 
 
                                TAVŞAN VE TİLKİ
 
            Bir tavşan önüne bir daktilo almış tak tuk tak tuk bir şeyler yazıyor. Oradan geçen bir tilki:
            Hey tavsan ne yazıyorsun?
            Doktora tezimi yazıyorum
        Ha öyle mi, çok güzel ne hakkında?
        Tavşanların tilkileri nasıl yedikleri hakkında.
        Yok canım olur mu öyle şey hiç tavşanlar tilki yerler mi?
        Olur canım gel istersen sana ispat edeyim.
        Beraberce tavşanın yuvasına girerler biraz sonra tavşan tek başına çıkar ve yine daktilosunun başına geçer tak tuk bir şeyler yazmaya devam eder. Daha sonra oradan geçen bir kurt tavşanı görür.
            Hey tavsan ne yazıyorsun?
        Doktora tezimi.
        Ne hakkında ?
        Tavşanların kurtları yemesi hakkında.
        Yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde buna kim inanır.
        Doğru olmaz mı gel istersen göstereyim.
            Yine beraberce yuvaya girerler tavsan biraz sonra tek başına dışarı çıkar.
            Tavşanın yuvasının içindeki manzara. Bir köşede tilkinin kemikleri, Bir köşede kurdun kemikleri. Diğer tarafta bir arslan kürdanla dişlerini temizliyor.
 
 
 
 
 
 
                                       DOKUNUŞ
 
              Haşir meydanındaki insanlar, ebed ülkesine uçmak için sabırsızlanıyordu. Peygamberler, şehitler ve büyük veliler için herhangi bir problem yoktu. Ancak diğerleri, "Elli bin sene sürer" denilen bu yolu, dünyadaki hayatlarının karşılığı olan bir vasıta ile aşmak durumundaydı. Her insan, sevap ve günahlarını ortaya döküp ince hesaplar yaparken, sermayeleri yetmeyen bazı gençler bir araya geldi ve kendilerine gözcülük eden meleğe başvurarak: 
         — Bizler, dünyada iken meşhur bir yarışmaya katılmış ve ellerimizi günler boyu süren bir sabırla lüks arabaların üzerinden çekmeyerek onları kazanmıştık, dedi. Bu gayretimize karşılık o arabaların verilmesini istiyor ve bu zorlu yolu onlarla aşmayı planlıyoruz.
         Melek, yarışmanın detayını öğrendikten sonra:
         — Yanlış şeye dokunmuşsunuz, dedi. Sizin arabanız, bu yolda gitmez.
         Gençler, biraz ilerideki insanları göstererek:
         — Şuradaki insanların da bir şeylere dokunduğu söyleniyor, diye itiraz etti. Ama şimdi Cennet’e uçuyorlar.
         — Evet!.. dedi, melek. Onlar da dokundular. Hem de günde sadece bir saatçik.  
              -Bir saat mi?.. diye atıldı gençler. Oysa bizler günler boyu çekmedik elimizi. Uyumadık, aç kaldık, nerdeyse ölüyorduk. Peki onlar nelere dokundular?
              -Seccadeye, dedi melek. Küçük bir seccadeye. Şimdi ise onlarla uçuyorlar. 
                                                                                                            Cüneyd Suavi
 
 
 
 
 
 
DOLUNAY
Çoook çok eskiden, yeşil bir vadinin içinde
bir Irmak kıyısında kurulu bir köy varmış,
taa dünyanın öbür ucunda.
Çok eski dedik ya,
o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş,
yağmur yağmadıkça;
geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça.
Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış,
hayvanlar avlarlarmış, uçsuz, bucaksız arazilerinden,
sularını, kaynağı çok uzakta olan köylerinin içinden geçen,
ırmaktan alırlarmış.
Köyde herkes birbirini sever,sayarmış.
Köyde bir tek kişinin kalbinde, öyle büyük bir sevgi
varmış ki, bütün köyünküne bedelmiş;
Dolun'un İntera'ya olan aşkıymış bu.
Kız, Dolun'u bilirmiş de tanımazmış yakından.
Dolun dayanamamış; bir gün gitmiş kızın yanına,
sormuş İntera'ya onunla evlenip evlenmeyeceğini.
İntera demiş ki, Dolun'a: "Evlenirim evlenmeye ama
benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden
aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın
bu isteğini yerine getiren benimle evlenir.
"Dolun şaşırmış. "Sensin benim kalbimin sahibi"
diyerek başlamış sözüne "Senin dileğin benim için bir
emirdir, söyle isteğini hemen yapayım" demiş aşkına.
İntera demiş ki; "Bir çiçek vardır;
yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan,
onu ister babam, benle evlenmek isteyenden".
Dolun, "Bekle beni" demiş İntera'ya,"hemen
gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri?
"İntera parmağıyla göstermiş akan ırmağı;
"işte bu ırmağın kaynağındadır der babam,
kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için
ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek çünkü
oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş
çünkü, buralardan çok daha güzelmiş oralar.
Dolun; "Senden daha güzel ne olabilir ki,
bu dünyada" demiş İntera'ya "Döneceğim, o çiçekle,
döneceğim çünkü seviyorum seni, çünkü sensiz
anlamı olmaz benim için o güzelliğin".
Dolun çıkmış yola sonra.
Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep
ne kadar sevdiğini düşünmüş İntera'yı yol boyunca.
Aklındaki İntera'ymış, tek amacı ise; o çiçek.
Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden,
yüzünü yıkamış ırmaktan,
anlamış çok yaklaştığını kaynağına
ırmağın suyunun serinliğinden.
Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış
kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış
kaynakta, gölün ortasında bir adacık,
adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş.
Anlamış İntera'nın anlattığı çiçek olduğunu, güzelliğinden.
Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen.
Adaya çıkınca karşısında bir adam belirmiş Dolun'un.
Adam Dolun'a; "Her gülün bir dikeni, koruyucusu
olduğu gibi, bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer
almaya geldiysen; ben Salut, izin vermem buna" demiş.
Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla
"Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım"
demiş. "Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez".
"O zaman beni biraz dinleyeceksin" demiş Salut...
"Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım,
eğer halâ ikna olmazsan o zaman izin veririm
almana". Dolun ikna olmuş ve çökmüş
yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye...
"Eğer bir şeyi çok fazla istersen
ve engelin yoksa önünde; onu alırsın.
Hayat da böyledir, insan engelleri aşarsa
yaşamına devam edebilir. Bu çiçek de
sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan
engelleri kaldırır önünden çünkü, onun da bir görevi
var. Bu çiçek, sadece 28 gecede bir açar
yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle,
bu sayede buradaki sular yükselir ve
ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde
yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar."
demiş Salut. Dolun başlamış düşünmeye,
eğer çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine
ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında.
Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun.
Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun, çiçeğin.
Yanında İntera vardır ama niye mutsuzdur ikiside.
Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun.
Zaman geçtikçe Dolun'un düşünceleri
yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür,
çiçeksiz, İntera'sız bir yaşam düşünür.
Koparamaz çiçeği günlerce Dolun,
artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece
aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.
Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle
bir tomurcuk da Dolun'un
sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş,
aniden Dolun kalbindeki aşkının
büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönmüş,
taş o kadar büyükmüş ki, dünyaya sığmamış,
gökyüzüne yükselmiş ve Dünya ile dönmeye başlamış.
Böylece Ay olmuş Dolun'un kalbi Dünya'ya.
O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş
Dolun kalbinin tüm yüzünü,
aşkının bütün parıltısını diğerlerine;
sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya'yı
aynı çiçek gibi...
 
 
 
 
 
 
Sende çocuk, bende kuyruk acısı oldukça dost olamayız.
 
            Eski zamanlarda bir belde de fakir bir adam varmış. O kadar fakirmiş ki, köyün çobanı bile ondan zenginmiş. Adam bir gün dağda oduna giderken sıcaktan bunalmış. Bu vaziyette ağzını açmış sanki "Su! Su!" diye bağıran bir yılan görmüş. Adamcağız kendi kendine yılanı sulaması lazım geldiğini düşünmüş. Araya araya bir miktar su bularak yılanın üzerine dökmüş. Yılan da hakikaten susuzluktan yanmakta olduğundan adamın döktüğü suyu büyük bir zevkle yalamaya başlamış ve adamdan memnun olduğunu belirten bir tavırla oradan çekip gitmiş. Birkaç gün sonra, adam yine ormana gittiğinde yılanı görmüş, yılan da adamı görünce boynunu bir tarafa kıvırarak
            -Ne yapayım ben? Der gibi çekip gitmiş...
            Fakat adam dağdaki işini bitirip de evine dönerken yine yılanla karşılaşmış. Fakat bu sefer yılanın ağzında bir altın varmış, adamı görünce oraya adamın geçeceği yola bırakıp çekip gitmiş. Adam da altını alarak eve gelmiş. ikinci gün yılandan memnun olduğu için sevinçle bir kaba süt doldurarak yılanı gördüğü yere varmış ki yılan yine ağzında bir altınla adamı bekliyor. Adam sütü bir yere bırakmış yılan da hemen ağzındakini bırakarak süte koşmuş. Adam da altını alarak geri dönmüş ve arkadaşlık başlamış. Yani adamdan süt, yılandan altın... Derken adam zengin olup hacca gitmeye karar vermiş, oğluna da meseleyi uzun uzun anlatarak her gün bir şişe süt götürüp altını almasını söylemiş.
            Adam hacca gittikten sonra çocuk bir gün sütü götürmüş altını almış, ikinci gün, ben demiş her gün süt götüreceğime yılanı takip eder altının yerini öğrenir onu öldürürüm. Ondan sonra da altınların tamamını alır yılana süt getirmekten kurtulurum, demiş. Hakikaten ikinci gün sütü getirip altını aldıktan sonra, gitmeyip yılanı beklemiş. Yılan tam deliğine başını sokmuş, kuyruğunu da çekeceği zaman çocuk elindeki balta ile yılanın kuyruğunu kesmiş. Fakat yılan can havliyle çıkarak çocuğu sokup öldürmüş ve deliğine geri girmiş ama ölmemiş.
            Adam hacdan gelip durumu öğrenmiş ama yine de yılana minnettar olduğu için süt götürmeyi ihmal etmemiş. Bir gün sütü götürdüğünde yılana:
            -Kabahat bizim çocukta, ben sana süt getirmeye devam edeyim, sen de bana altın getirmeye devam et! dediğinde yılan getirilen sütü içip lisanı hal ile şöyle demiş:
            -Arkadaş, bu zamana kadar böyle devam ettik. Fakat bende kuyruk, sende de çocuk acısı olduğu müddetçe biz dost olamayız. en iyisi sen rızkını, ben de rızkımı başka yerlerde arayalım , deyip çekip gitmiş.
            İşte meşhur darb-ı mesel böyle vuku bulmuş.
 
 
 
 
 
 

DÖRT DAKIKA IÇIN BILE OLSA OKUYABILMEK

Evden acele ile çikmistim. Kosar adimlarla metroya dogru ilerlerken bir yandan ögrencilere verecegim dersin plânini yapiyor, bir yandan da çiseleyen yagmurda islanmamaya çalisiyordum. Yürüyen merdivenlerle metro istasyonuna indim. Trenin gelmesine iki üç dakika vardi. Bu treni kaçirirsam, on dakika daha beklemem gerekecekti ve dersime geç kalacaktim. Adimlarimi siklastirmaya, neredeyse kosmaya basladim. Elimde çanta olmasa, belki de kosacaktim.

Metroda benimle ayni yönde ilerleyen birisinin elindeki uzunca degnekten çikan, “tak, tak, tak” sesleri, telasimi ve kafamdaki düsünceleri birden unutturdu. Belli ki, onun da acelesi vardi. Sirtindaki büyükçe çantasi ve elindeki degnegi ile, neredeyse benim kadar hizli adimlarla ilerliyordu. Biraz dikkatlice bakinca bu kisinin bir bayan ve ayni zamanda “görme özürlü” oldugunu anladim. Kendi kendime, “Acaba onun telasi neden?” diye sordum. Belki de dünyayi hiç görmemisti. Özürlü haliyle tek basina ilerlese de: tavirlari ve yürüyüs sekli ona, kendisine çok güvenen bir insan görünümü veriyordu. Acaba acele bir isi mi vardi?

Bir anlik her seyi unuttum. Sanki her sey agir çekimdeymis gibi hareket etmeye basladi. Onun, degnegiyle sagini solunu kontrol ederek önüne çikabilecek engelleri anlamasi, kendine yol açmasi, belki de yasama azminin bir göstergesi idi. Merdivenlere yaklastigimizi hissettim. “Acaba merdivenlerden inerken kendisine yardim etsem mi?” diye düsünürken, o merdivenlerden inmeye basladi. Sanki dünya dümdüz olmus, karsisinda hiçbir engel kalmamis gibi merdivenlerin sonuna geldi. Acaba, degneginin uçunda onu yönlendiren bir sey mi vardi, ya da bu bayan bir saka mi yapiyordu? Kafamdaki düsünceleri toparlamaya çalisirken, metronun duraga geldigini fark ettim.

Merakim beni bu bayanin yanina çekti ve onunla ayni kompartimana bindim.Oturdugu koltuga iyice yerlestikten sonra, degnegini katlayip hizli bir sekilde çantasinin ön bölmesine koydu. Çantasinin baska bir bölmesini açarak, büyükçe bir seyi çikarmaya çalisti. Acaba bir walkman veya yiyecek-içecek gibi bir sey mi çikaracak diye düsünürken, kalbimden de acima duygularinin yükseldigini hissettim. Belki de dünyayi görmeyi ne kadar çok istiyordu; agaçlar, evler, araçlar, insanlar ve gözler... görecek o kadar çok sey vardi ki...

O an için kendimi çok ayricalikli hissettim. Göz, dünyaya açilan bir pencereydi ve ben onlarin kiymetini fazla bilmiyordum. Ama ne kadar çok sey ifade ettiklerini o bana anlatiyordu.

Bayanin, çantasindan çikardigi kalinca, kitap türü bir seyin gözüme ilismesiyle bu düsüncelerimden siyrildim. Acaba o çikardigi bir katalog muydu diyecektim ki, onun görme özürlü oldugu aklima geldi. Derken sayfalari karistirip, parmaklarinin uçlariyla yoklayarak bir yerde durdu. Herhalde aradigi sayfayi bulmustu. Hemen sag elinin isaret ve orta parmaklarini kabarik isaretler üzerinde gezdirmeye basladi.

Kitap okuyordu... Fakat o görmüyordu ki... Birkaç saniye daldim... Kitap okumak yalnizca görenlere has bir sey degil miydi? Anladim... Artik o gözleriyle degil; kalbiyle, duygulariyla ruhuyla okuyordu... Ve kendimden utandim. Aylardir çantamda tasidigim ve üç bes sayfanin disinda pek okumadigim kitap geldi aklima; ve yillarca hiç kitap okumayanlar.

Keske onlar da, insani düsündüren, hatta utandiran su görüntüye sahit olsalardi.

Dünyada milyonlarca insan var... Ama okumak... Neden ben... Aniden kesik kesik düsüncelerimden siyrildim. Bir sayfayi okuyup bitirmis ve diger bir sayfaya geçmisti. Parmaklarini kabarik isaretler üzerinde ustaca gezdirmesinden, bu ise yatkin birisi oldugu anlasiliyordu. Demek ki iyi bir okuyucu idi.

Ama ne okuyabilirdi ki? Binlerce kitap, dergi ve gazetenin, görme özürlü olanlar için günlük, haftalik olarak hazirlanmasi belki de mümkün degildi.

Anonsun uyarisiyla, inecegim duraga geldigimi anladim. Daha dört dakika geçmisti; ve bu kadarcik kisa bir sürede dahi kitap okumak çok önemliydi. Bana bu dersi veren görme özürlü o kadin da kitabini çantasina koymaya ve durakta inmeye hazirlaniyordu. Az sonra tren durdu. Önce onun inmesini bekledim. Degnegi ile onca insanin arasindan “tak... tak... tak...” sesleri ile ilerliyordu. Arkasindan birkaç saniye baktim ve sanki degnekten çikan o tak tak’lar beynimde, oku... oku... oku... ve sükret diye yankilaniyordu.
 
 
 
 
 
 
                                   DUANIN GÜCÜ
 
            Şükran Duymak da bir yaklaşım tarzıdır ve bizim müteşekkir olacak o denli çok şeyimiz var ki. Loise Redden isimli çok fakir giyimli bir kadın yüzünde bir hüzünle bir manava girer. Dükkan sahibine mahcup bir şekilde yaklaşır. Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler. John Longhouse isimli manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkanını terk etmesini ister. Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek, lütfen efendim der, paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim.
            John kendisine bir kredi açamayacağını çünkü onun eski bir müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler. O sırada dükkanın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. İçere girerek Johna yaklaşır ve ben o kadının almak istediklerine kefilim der. Ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver. Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve bir alış veriş listen var mıydı diye sorar. Louise "Evet efendim" der.
            "Tamam" der manav. Şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım.!" Louise bir an duraksar, sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kağıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir. Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek, kısık bir sesle, "İnanamıyorum" der. İnanılacak gibi değildi. Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır.
            Terazinin kefesi artık üzerindekileri almayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir.
 
            Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş kağıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki orda bir alış veriş listesi yoktur. Sadece bir dua yazılıdır.
            "Tanrım neye ihtiyacım olduğunu sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum."
           
            Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Loise kendisine teşekkür ederek dükkandan ayrılır. Müşteri Johnun eline bir elli dolarlık tutuştururken, her kuruşuna değdi, der.
 
            Daha sonra John Longhouse terazisinin kefelerinin kırılmış olduğunu görür. Bu nedenle duanın ne kadar ağır çektiğini sadece Tanrı bilir.
 
            DUA BİZİM İÇİN HİÇBİR MALİYETİ OLMAYAN BEDAVA BİR HEDİYEDİR.
 
 
 
 
 
 
                                 HAYAT
 
            Her sabah bir ceylan uyanır Afrika’da kafasında tek bir düşünce vardır. En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek, Yoksa aslana yem olacaktır
            Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da. Kafasında tek bir düşünce vardır. En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek,
            Yoksa açlıktan ölecektir. İster aslan olun, İster ceylan olun hiç önemi yok. Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini, Hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin. Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü, Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir. Çünkü eğer aslansanız, Ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız Ve bugün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz, Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır, O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir. Yok eğer ceylansanız Ve henüz aslana yem olmamışsanız hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız, Çünkü sıra size gelmiş olabilir.
            Yani... Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var... Dünden daha hızlı olabilmek... Bakın bakalım şimdi kendi kendinize...
            Ondan, şundan, bundan değil "Dünden" hızlı mısınız?
 
 
 
 
 
 
                                    DÜŞ GÜCÜ
 
            Düş gücü, bir insanin en yükseklere uçurabildiği bir uçurtmadır." Birkaç hafta önce başıma çok değişik bir şey geldi. Yatak odamda bebeklerden birinin altını değiştirirken, beş yaşındaki kızım Alyssa yanıma geldi ve kendisini yatağa attı.
            "Anneciğim, büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?"dedi. Önce bir tür oyun oynadığını düşündüm ve oyunu sürdürmek için, "Hımmm. sanırım büyüdüğüm zaman anne olmak istiyorum" dedim. "O sayılmaz, çünkü zaten annesin. Ne olmak istiyorsun?" Peki, belki büyüdüğüm zaman papaz olurum" dedim bu kez. "Anneciğim, o da olmaz, zaten öyle sayılırsın!" Bağışla ama hayatim, "dedim" ne söylemem gerektiğini anlamadım" Anneciğim, sadece büyüdüğün zaman ne olmak istediğini soruyorum sana. Ne olmak istiyorsan o olabilirsin!" O anda o kadar şaşırmıştım ki, hemen bir yanıt bulamadım. Alyssa da bunaldı ve odadan çıktı
            O birkaç dakikada yasadığım deneyim beni çok derinden etkiledi. Çok etkilenmiştim, çünkü kızımın gözünde ben hâlâ istediğim bir şey olabilirdim! Yaşım, kariyerim, beş çocuğum, kocam, üniversite diplomam, master derecem; hiçbirinin önemi yoktu. Onun gözünde ben hâlâ düşler kurabilir ve yıldızlara uzanabilirdim.           Onun gözünde benim hâlâ bir geleceğim vardı. Onun gözünde ben hâlâ astronot, piyanist, hatta opera sanatçısı bile olabilirdim. Onun gözünde ben hâlâ büyüyecek ve bir şeyler olacaktım. Çok dürüst ve masum olduğunu anladığım zaman, yaşadığım o olayın gerçekten çok güzel olduğunu fark ettim; aynı soruyu büyükannelerine ve büyükbabalarına da sorabilirdi. O kadar içtendi. Bir yerlerde okumuştum:
            "Yıllar sonra olacağım yaşlı kadın, şimdiki benden çok farklı olacak. İçimde bir başka benin varlığını hissetmeye başladım"
            Evet... siz büyüdüğünüz zaman ne olacaksınız?
                 
            Maria Santander
 
 
 
 
 
 
 
 
DUYGU REKLAMI
REKLÂM, Gerçeği bir bakıma da bir başka türde süslemek hayâl ettirmektir.
REKLÂM, Gerçeği iyimser bir açıdan dile getirmektir...
Brooklyn köprüsünde, bir bahar günü, kör bir adam dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde "DOĞUŞTAN KÖR" yazılı imiş.
Herkes dilencinin önünden geçip gidiyormuş. Bir REKLÂMCI bunu görmüş. Tabelayı almış, arkasına bir şeyler yazmış, olduğu yere tekrar bırakmış.
Ne olduysa olmuş..... Gelip geçen ve bu tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes, başlamış dilencinin önündeki şapkaya, habire para atmaya....
Bir cümle yetmiş, onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına...
          Ne mi yazıyormuş?

"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ...
AMA BEN BAHARI GÖRMÜYORUM"
 
 
 
 
 
 
DUYGULARIN YORUMU
 
Uzun zaman önce, dünya yaratılmadan, insanlar dünyaya ayak basmadan önce,
iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış.
Bir gün, toplanmışlar ve her zamankinden daha sakin oturuyorlarken Saflık ortaya bir fikir atmış:
"Neden saklambaç oynamıyoruz?"
Ve hepsi bu fikri beğenmiş, ve hemen çılgınlık, bağırmış:
‘’Ben ebe olmak ve saymak istiyorum, Ben ebe olmak istiyorum!" ve başka hiç kimse Çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış, 1, 2, 3 ....Ve Çılgınlık saydıkça,iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar.
Şefkat Ay'ın boynuzuna asılmış;
İhanet çöp yığınının içine girmiş;
Sevgi bulutların arasına kıvrılmış;
Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış;
Tutku dünyanın merkezine gitmiş;
Para hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.
Ve Çılgınlık saymaya devam etmiş, 79, 80, 81, 82.....
Aşkın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış.Aşk, kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş..
Bu bizi şaşırtmamalı çünkü hepimiz Aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu
biliriz.Ve Çılgınlık 95, 96, 97... ya gelmiş ve 100'e vardığı anda, Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış.Ve Çılgınlık bağırmış :
"Sağım solum sobedir, geliyorum!", ve arkasını döndüğünde, ilk önce
Tembelliği görmüş, o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş. Sonra Şefkati ayın boynuzunda görmüş,ve İhaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında, Yalanı gölün dibinde, ve Tutkuyu dünyanın merkezinde, hepsini birer birer bulmuş, sadece biri hariç.
Ve Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış, en son saklı kişiyi bulamamış, derken
Haset, bulunamadığı için haset duyarak,Çılgınlığın kulağına fısıldamış:
"Aşkı bulamıyorsun, O güllerin arasında saklanıyor."Ve Çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış, ve güllerin arasına çılgınca saplamış,saplamış, saplamış, ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış, ve parmaklarının arasından gözlerinden iki sicim gibi kan akıyormuş, Çılgınlık Aşkı bulmak için heyecandan Aşkın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş.
"Ne yaptım ben? Ne yaptım ben?’’ Diye bağırmış.
"Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?" Ve Aşk cevap vermiş,
"Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim kılavuzum olabilirsin."
Ve o günden beri, Aşkın gözü kördür ve her zaman Çılgınlık yanındadır..."
 
 
 
 
 
 
DÜNYAYI DÜZELTMEK IÇIN

Adam, bir haftanin yorgunlugundan sonra, pazar sabahi kalktiginda keyifle eline gazetesini aldi ve bütün gün miskinlik yapip evde oturacagini hayal ediyordu.

Tam bunlari düsünürken oglu kosarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu.

Baba, ogluna söz vermisti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç disariya çikmak istemediginden bir bahane uydurmasi gerekiyordu.

Sonra gazetenin promosyon olarak dagittigi dünya haritasi gözüne ilisti.

Önce dünya haritasini küçük parçalara ayirdi ve ogluna uzatti:

- Eger bu haritayi düzeltebilirsen seni parka götürecegim! dedi.

Sonra düsündü:

- Oh be, kurtuldum! En iyi cografya profesörünü bile getirsen bu haritayi aksama kadar düzeltemez!

Aradan on dakika geçtikten sonra oglu babasinin yanina kosarak geldi:

- Babacigim, haritayi düzelttim. Artik parka gidebiliriz! dedi.

Adam önce inanamadi ve görmek istedi. Gördügünde de hayretler içindeydi ve ogluna bunu nasil yaptigini sordu.

Çocuk su ibretlik açiklamayi yapti:

-Bana verdigin haritanin arkasinda bir insan resmi vardi. Insani düzeltigim zaman dünya kendiliginden düzelmisti!
 
 
 
 
 
E-mail adreslerinde dolaşan sevimli öykülerden biri:
- Microsoft, temizlik işçisi arıyormuş. İşsizin biri
başvurmuş. Bir ön görüşme yapmış ve beğenilmiş.
Yetkili demiş ki:
"Seni işe alırız. Bize uygun görünüyorsun ama, bazı
formaliteler var. Sen bize e-mail adresini bırak. Sana
başvuru formu göndereceğiz. Aynı zamanda işe balşama
tarihini de yazarız."
Adam, "Üzgünüm" demiş.
"Benim ne bilgisayarım var, ne de e-mail adresim."
Yetkili devam etmiş:
"Hangi devirde yaşıyoruz kardeşim. E-mail'i olmayan
insan olur mu? E-mail'in yoksa sen de yoksun
demektir."
Hikaye bu ya.
Adamımız ne yapacağını düşünürken aklına cebindeki son
10 dolarla bir iş çevirmek gelmiş. Bir markete girerek
10 kiloluk bir kasa domates almış. İki saat
içerisinde iki katı karla satmış. Bakmış bu iş
>iyi....hemen iki kasa daha domates alıp satmaya
başlamış.
Bu işte iyi para kazanmış sonunda. Artık her sabah işe
koyulmuş ve günün birinde domates kralı olmuş.
El arabasıyla başladığı işe, kamyonla, TIr filosuyla
devam etmiş. Sonunda ABD'nin en büyük gıda nakliye
şirketlerinden birinin sahibi olmuş.
Şirketiyle çalışan sigorta şirketi birgün kendisine
telefon açmış ve artık yazışmalarının daha çabuk
yapılabilmesi için e-mail adresini istemiş.
Adam yine aynı yanıtı vermiş:
Ben de e-mail yok kardeşim..."
Sigortacı çok şaşırmış:
"E-mail'iniz yoksa bu hanedanı nasıl kurdunuz?"
Ders alınacak yanıtı vermiş bizimki:
"Evet, e-mail adresim olsaydı, bugün Microsoft'ta
temizlikçiydim!...
 
 
 
 
 
                                ELİMİ SIK
 
            Çocukken düştüğünüzü ve canınızın yandığını anımsıyor musunuz? Annenizin acınızı hafifletmek için yaptıklarını anımsıyor musunuz? Annem Grace Rose beni hemen kucaklar, yatağına götürüp oturtur ve "acıyan" yerimi öperdi. Sonra da yatakta yanıma oturur, elimi ellerinin arasına alır ve "canın yanınca elimi sık, o zaman sana seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyeceğim" derdi. Elini sıkardım ve her elini sıktığımda hiç durmadan "Mary, seni seviyorum" derdi.
            Bazen de canım yanmış gibi numara yapar ve bu ayine dönüşen olayı bir daha yaşamak isterdim. Büyüdükçe, bu ayin de şekil değiştirdi ve annem her zaman yaşadığım acıları hafifletip, beni neşelendirmenin yolunu buldu.
            Lisedeyken zor günlerimde eve döner dönmez bana en sevdiği bademli çikolatarından verirdi. Yirmilerime geldiğimde ise Wisconsin'in güzel bahar aylarının tadını çıkartmak için beni Estabrook Park'ta pikniklere davet ederdi.
            Babamla beni her ziyarete gelip, evlerine dönüşlerinden sonra, bana muhakkak teşekkürlerini bildiren güzel kartlar atardı. Bana hep onun için çok özel bir insan bir zaman unutamadığım, çocukken ellerimi tutup bana, "Canın yandığı zaman, ellerimi sık, ben de sana seni ne kadar sevdiğimi söyleyeyim" demesidir.
            Otuzlarımın sonlarına yaklaşırken, annemle babamın beni ziyaretlerinden bir gün sonra, babam beni işten aradı. Sesi her zaman sertti ve her söylediğini kesin ve net bir biçimde dile getirirdi, ama bu kez sesi titriyordu.
            Mary, annenin bir sorunu var ve ne yapacağımı bilmiyorum. Lütfen acele gel. Annemle babamın evleri evimden arabayla yaklaşık 10 dakika uzaklıktaydı, ama yol bir türlü bitmek bilmedi. Eve vardığımda, annem yatağında yatıyor, babamsa mutfakta bir aşağı, bir yukarı dolanıyordu. Annemin gözleri kapalıydı, elleri ise karnının üzerindeydi. Mümkün olduğunca sakin olmaya çalışarak anneme seslendim.         "Anneciğim ben geldim."
            -Mary?
            -Evet, anneciğim.
            -Mary, sen misin?
            -Evet, anne
            Bir sonraki soruya hazırlıklı değildim ve annem bu soruyu sorduğunda dondum kaldım, ne yanıt vereceğimi bilmiyordum.
            -Mary, ben ölüyor muyum? Göz yaşlarımı kontrol etmeye çalıştım ve çaresizlik içinde anneme baktım. Anneme ne yanıt vereceğimi düşünürken, aklımdan şöyle bir sorun geçti. Bu durumda annem ne derdi?
            Bana milyonlarca yil gibi gelen bir anlık duraklamadan sonra, ağzımdan şu sözler döküldü.
            -"Anneciğim, ölecek misin bilmiyorum, ama bunu istiyorsan, önemli değil. Seni çok sevdiğimi unutma."
            O sırada bir çığlık attı.
            "Mary, çok canım yanıyor."
            Yine ne söyleyeceğimi bilemedim. Yatağın kenarına iliştim, elini tuttum ve bu kez ağzımdan şu sözler döküldü,
            "Anneciğim, canın yandığı zaman elimi sık, o zaman sana seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyeyim." Elimi sıktı.
            -Anneciğim seni çok seviyorum
            Annem yumurtalık kanserinden ölünceye kadar iki yıl boyunca elimi çok sıktı ve ona her seferinde onu ne kadar çok sevdiğimi söyledim. O hiç istenmeyen gerçeğin, ne zaman kapımıza gelip dayanacağını bilemeyiz, ama her kiminle birlikte olursam olayım, annemin o güzelim ayinini yinelemeye hazırım.
            "Canın yanınca, elimi sık. O zaman sana seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyeceğim"
                                
                                                                                                                      Mary Marcdante
 
 
 
 
 
 
EN BÜYÜK ARMAĞAN
 
                  Büyük harap evin önündeki tabelada, Dr. Jeseph H. Walton'a
            "Joe Amca" derlerdi. Joe Amca da Watertown'lular gibi sakin ve iyi
            kalpli bir adamdı. Watertown'lu çocukların hemen hepsini dünyaya
            getiren ve onları hastalıklarında iyileştiren Joe Amca idi.
                  1945 yılının sonlarına doğru şehre bir doktorun geleceğini
            haber aldık. Yeni doktor Watertown'da bir ev kiralamış ve birinci
            katını modern bir muayenehane haline sokmuştu. Tıbbiyeden yeni mezun
            olmuş olan Dr. Kent; Watertown'a gelince, Joe Amca onu, evi hazır
            oluncaya kadar oturacağı otelde ziyaret etti. Ben o sırada otelin
            koridorunda idim, onların konuşmalarına kulak misafiri oldum. Donal
            Kent kısa boylu, zayıf ve sarışın bir adamdı. Yaşlı meslektaşını
            gülümseyerek karşıladı. Kendini Joe Walton diye tanıtan Joe Amcanın
            elini sıktıktan sonra: "Nasılsınız, doktor? Beni ziyarete gelişinize
            çok müteşekkirim" dedi.
                  Joe Amca: "Size bir merhaba demeye geldim" dedi. "Bu şehrin,
            sizin gibi yeni fikirler getiren parlak bir genç doktora ihtiyacı
            vardı. Bir dileğiniz olursa, size yardıma hazırım."
                  Dr. Kent'in, Watertown'da çok çabuk tutunduğunu gördüm. Hele
            genç Watertown'lular, onun soğukkanlılığına ve bilgiçliğine
            hayrandılar. Genç Dr. Kent'in yanında Joe Amca, doktordan başka her
            şeye benziyordu. Biz Joe Amca'ya bağlı olduğumuz için, Dr. Kent'e
            düşman bir tavır takınmaya hazırdık. Ama Joe Amca böyle davranmamıza
            hiç razı değildi. Dr. Kent'i en çok öven o idi. "Çocuk, çok iyi bir
            doktor, doğrusu" diyordu. "Tıp kitaplarını ezbere biliyor; her gün
            de yeni bir şey öğreniyor. Operatörlüğü de çok ustalıklı..."
                  İki doktorun hastalarıyla konuşmaları, aralarındaki farkı
            açıkça belli ediyordu. Dr. Kent, hastaların şikayetlerini sessizce
            dinliyor, bir deftere not ediyor, sonra birkaç kelime ile teşhisini
            bildiriyordu. Halbuki Joe Amca hastalarını ilgiyle dinler sonra
            yavaşça mesela: "Hiçbir şeyin yok. Yalnız biraz karnın ağrıyor.
            Hepsi o kadar..." derdi. Aralarındaki fark bu kadar da kalmıyordu.
            Dr. Kent, hastalara çocuk muamelesi yapılmasının yanlış olduğuna
            inanıyordu. Bu yüzden hastalarına, çok acele bir bakım gerektiren
            olaylar dışında, geceleyin çağırılmak istemediğini söylemekten
            çekinmemişti. Joe Amcaya da bu bahsi açmıştı. Joe Amcanın: "Oğlum bu
            şehrin halkı senin usulüne pek alışık değildir. Onlara uysan, olmaz
            mı?" demesi üzerine: "Doktor, insanı gece yarısı saat 3'te çağıran
            hastaların yüzde 99'unun durumunun hiç de acele olmadığını, siz de
            bilirsiniz" demişti. "Olur olmaz saatlerde sabaha kadar
            bekleyebilecek hastalara koşarak kendimi bitiremem. Hastalarımın
            esiri olmak niyetinde değilim."
                  Bunun üzerine Joe Amca, Dr. Kent'e şu teklifte bulundu:
                  "Oğlum, senin bakabileceğin çok hastan var. Seni geceleyin
            çağıran hastalara gitmek istemiyorsan, senin yerine ben giderim."
                  Dr. Kent, Joe Amcayı yormak istemediği bahanesiyle bu teklifi
            önce kabul etmediyse de sonunda razı oldu. Watertown halkı da bu
            anlaşmaya alıştı. Dr. Kent'in hastaları, geceleyin doktor çağırmak
            gerekince, Dr. Kent'in yerine, Joe Amca'yı çağırmayı öğrendiler.
                  Her gece Joe Amca'nın eski otomobilinin Watertown'un
            sokaklarında gürültüyle geçtiğini duyardım. Joe Amca, geceleyin
            ziyaret ettiği hastaların durumunu Dr. Kent'e anlatırdı. Bunun
            üzerine Dr. Kent kızar ve Joe Amcaya: "Kendi kendinizi
            öldürüyorsunuz, doktor. Birinin çocuğu ağladı diye şehir dışına
            çıkmaya, çocuklarının erken doğacağını sandıkları için
            Masterson'ları bir gecede beş defa ziyaret etmeye lüzum var mı?"
            diye bağırırdı.
                  Ama Joe Amca sadece gülümsemekle yetinir ve başka türlü
            göremeyeceği Watertown'luları ziyaret etmekten zevk duyduğunu
            söylerdi.
                  Zamanla Watertown'lular Dr. Kent'e saygı duymayı öğrendilerse
            de Joe Amcaya karşı duydukları sevgi kuvvetlendi. Ama ben, Joe
            Amcanın çabucak yaşlandığını görüyordum. Saçları ağarmış, omuzları
            çökmüştü. Yeni bir otomobil alacak kadar parası olmayışı da pek
            yazıktı...
                  Geçen bahar Watertown'un dolayında feci bir kaza oldu. Okul
            çocukları ile dolu bir otobüs devrilmiş, 4 çocuk ölmüş, 15 çocuk da
            ağır yaralanmıştı. Kaza haberi şehirde çabucak yayıldığından, bütün
            Watertown'lular yardıma hazırlandılar. Joe Amca da kurtarıcıların en
            önünde yer almıştı. Ama bu gecenin asıl kahramanı Dr. Kent oldu.
            Soğukkanlı ve becerikli doktor, evini bir hastane haline soktu.
            Hükümet merkezinden üç hastabakıcı, bir doktor, yardımcısı ve epeyce
            ilaç ve malzeme gönderilmişti. Dr. Kent, kazadan sonraki 24 saat
            içinde mucizeler yarattı. Biraz dinlenmesi için yapılan teklifleri
            reddediyordu. Arada sırada biraz acı kahve ve birkaç lokma yemek
            yiyerek ameliyatlarına devam ediyordu. Joe Amcaya bakılırsa; Dr.
            Kent'in usta eli olmasaydı, en az 8 çocuk daha ölecekti.
                  Watertown matemden kurtulunca Dr. Kent'i bir kahraman olarak
            alkışladı. Halk ona hala ısınamamış olmakla beraber, ona bir mabut
            gibi tapıyordu. Watertown'un ticaret odası her yıl, şehrin en
            takdire değen adamına gümüş bir kupa hediye eder... O yıl Dr.
            Kent'in Watertown kahramanı olmasına karar verildi.
                  Merasim günü şehrin merasim salonu hıncahınç dolmuştu. Dr.
            Kent, her zamanki gibi soğukkanlı görünüyordu. Belediye Başkanı
            kendisine kupayı uzatınca Dr. Kent önce teşekkür etti, sonra
            sahnenin kenarına doğru yürüyerek halkı susmasını işaret etti. Sonra
            söze başladı. O, hala soğukkanlı görünmesine rağmen, halinde o
            zamana kadar görmediğim bir değişiklik vardı. Dr. Kent ciddi bir
            sesle şunları söyledi:
                  "Beni şehrin kahramanı olarak alkışlamanıza çok teşekkür
            ederim. Ama otobüs kazası esnasındaki hareketlerimin sandığınız
            kadar takdire değer olmadığını söylemek isterim. Her doktor,
            fevkalade bir olayın çıkışında hazır bulunmayı ve bilgisini
            göstermeyi ister. Bu yüzden o akşam ben sadece gücümün içinde olan
            şeyleri yaparak ustalığımı gösterdim. Tevazu göstermiyorum. Size
            sadece kazadan sonraki günlerde düşüne düşüne vardığım neticeyi
            anlatmak istiyorum."
                  Burada Dr. Kent durarak aşağıda ön sırada oturan Joe Amcaya
            baktı, sonra devam etti: "Büyük bir kaza ancak birkaç yılda bir
            olur. Bu kaza sırasında ustalık göstermek doktorluğun asıl manası
            değildir. Son yıllarda doktorluğun ve cerrahinin en ilginç alanları
            ile uğraştığımı biliyorsunuz. Ben bu süre içinde doktorluğun can
            sıkıcı taraflarından kaçtım."
                  "Benden çok yaşlı olan Dr. Walton, kabul etmek istemediğim
            hastaların ziyaretlerini üzerine aldı. Önce paraya ihtiyacı olduğunu
            sandım. Yanılmışım. Dr. Walton, benim hastalarımın hiç birinden beş
            para bile kabul etmedi.
                  O, Watertown'lulara tedaviden daha kıymetli bir şey, yani
            güven duygusu verdi. Bu, kalbi insan sevgisi ile dolu olan bir
            kimsenin yapacağı iştir. O da bütün büyük adamlar gibi, bu
            meziyetini ileri sürecek yerde tevazu gösteriyordu. Ben, doktorluğun
            yüksek manasını Dr. Walton'dan öğrendim. Dr. Walton'un bütün
            hayatını, Watertown'lulara bağlamasının yanında, benim bu şehre
            gösterdiğim azıcık hizmet kayde bile değmez. Dr. Walton, hiçbir
            mükafat beklemeden, hayatını, bu yüksek amaca bağlamıştı."
                  Dr. Kent burada sustu ve cebinden mendilini çıkararak yaşaran
            gözlerini sildi. Sonra sessiz dinleyicilerine döndü ve:
                  "Sizden bir ricam var", dedi. "Bu kupayı, ona layık olan
            biricik Watertown'luya, Dr. Walton'a vermeme izin verin. Ben de onun
            yarısı kadar yüksek bir doktor olmayı isterdim."
                  Alkış tufanı kopmadan önce Dr. Kent sahneden indi ve Dr.
            Walton'a doğru yürüdü. Artık hiç utanmadan ağlıyordu. Kupayı Joe
            Amcaya uzatarak "Bu kupa sizin hakkınızdır. Onu alın, Joe Amca!"
            dedi.
 
 
 
 
 
 
                                      EN GÜZELİ HANGİSİ
 
            Evvel zaman içinde muhteşem bir hükümdarın dünyalar güzeli bir kızı varmış. Kız evlilik çağına gelmiş ama kimseleri beğenmezmiş. Ne kralların oğulları, ne zengin tüccarların oğulları... Kız herkese burun kıvırıyormuş.
            Bu ülkede yakışıklı ama fakir bir genç de istemiş bu kızı. Tabii ki reddedilmiş. Bu genç başka bir ülkeye gitmiş, çalışmış çok zengin olmuş. Ülkesine yıllar sonra geri donmuş ve kendisini reddeden bu kızı görmek istemiş.
            Sormuş, soruşturmuş, kızın evini öğrenmiş. Gitmiş evin önünde beklemeye başlamış. Derken kapı açılmış, çirkin bir adam çıkmış. Adam gittikten sonra bizimki kapıyı çalmış. Kız açmış. Genç neden bu kadar çirkin bir adamla evlendiğini sormuş kıza. Kız da onu evin arka bahçesinde bulunan muhteşem bir gül bahçesine götürmüş.
            "Sorunun cevabini öğreneceksin. Şimdi bu gül bahçesinde en güzel gülü bulup bana getirmeni istiyorum. Yalnız bir şartla, bahçede ilerlerken asla geri adım atamazsın."
            Genç
            "Tamam" demiş ve başlamış bahçede ilerlemeye. Tam en güzel gülü gördüm derken, başka güzel bir gül daha görüyormuş. Tam o güle elini atacakken başka güzel bir gül, tam onu koparacakken başka güzel bir gül... Bir bakmış bahçenin sonuna gelmiş, geriye adım atması yasak!
Bahçenin sonunda boynu bükük solmuş güzel olmayan bir gül koparmak zorunda kalmış.          "İşte! demiş kız. Anladın mı şimdi niye bu adamı seçtiğimi?"
 
 
 
 
 
 
 
EN ÖNEMLİ DERS
 
Okuldaki ikinci ayımdı, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: “Hergün okulu temizleyen hizmetli kadının ilk adı nedir?..” Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50’lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim.
Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. “Tabii dahil” dedi, hocamız.. “İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve‘Merhaba’ demeniz gerekse bile..
Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hizmetlinin adını da...
 
                                                                                              Dorothy idi.
 
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
 
 
 
ÖNEMLİ OLAN VERMEKTİR
 
Yıllar önce Stanford Hastanesi'nde gönüllü olarak çalıştığım zaman,çok ciddi ve az rastlanan bir hastalığa yakalanmış Lika adında bir kız tanıdım.İyileşmesi için bir tek yol vardı,beş yasındaki erkek kardeşinden kan nakli yapılması gerekiyordu.Erkek kardeşi ayni hastalığın üstesinden gelmişti ve vücudunda hastalığı yenebilecek antikorlar oluşmuştu.Doktor bu durumu Liza'nin erkek kardeşine açıkladı ve ona ablasına kan vermeyi isteyip istemediğini sordu.Küçük çocuk bir an tereddüt etti ve derin bir nefes aldıktan sonra,"Evet,eğer Lika kurtulacaksa veririm" dedi.Kan nakli yapılırken,küçük çocuk ablasının yanındaki yatakta yatıyor ve ablasının yanaklarına renk geldikçe bizimle birlikte gülümsüyordu.Sonra yüzü sarardı ve yüzündeki gülümseme kayboldu.Başını kaldırıp doktora baktıktan sonra titreyen bir sesle,"Hemen mi öleceğim?" diye sordu. Yaşı çok küçük olduğu için,doktorun sözlerini yanlış anlamıştı ve kanının tümünü ablasına vermesi gerektiğini düşünmüştü.
 
 
 
 
 
ESKİ BİR İBRANİ HİKAYESİ
Bir zamanlar dağda, kızgın güneşin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış.
“Bu hayattan bıktım artık. Yontmak! Devamlı mermer yontmak... öldüm artık! Üstelik bir de bu güneş, hep bu yakıcı güneş!AH! Onun yerinde olmayı ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde her şeye hakim olacaktım, ışınlarımla etrafı aydınlatacaktım.”
Diye söylenir durur yontucu.
Bir mucize eseri olarak dileği kabul olunur ve yontucu o an güneş olur. Dileği kabul edildiği için çok mutludur. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark eder.
“Basit bulutlar benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar!” diye isyan eder.
“Mademki bulutlar güneşten daha kudretli bulut olmayı tercih ederim.”
O zaman hemen bulut olur. Dünyanın üzerinde uçuşmaya başlar, oradan oraya koşuşur, yağmur yağdırır fakat birdenbire rüzgar çıkar ve bulutları dağıtır.
“Ah, rüzgar geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum.”diye kara verir.
Ve dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mani olduğunu görür. Çok yüksek ve çok sağlam bir duvar. Bu bir dağdır.
“Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgar olmam neye yarar.”
Der.
O zaman dağ olur. Ve o anda bir şeyin O’na durmadan vurduğunu hisseder. Kendinden daha güçlü olan şeyin, O’nu içinden oyan şeyin..... Bu.....küçük bir mermer yontucusudur.
 
 
 
 
 
         ESKİ BİR LETONYA MASALI. SİZ DE DİNLER MİSİNİZ?

     "Çok eski zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış.Böylece zaten az olan yiyeceklerin, çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış.İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez, komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış. 
     İşte bir gün yaşlılardan birini oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar, oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası umursamayınca da : "Kızağımı almalıyım, yoksa sen yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım" demiş. Oğul o an anlamış ki, ihtiyar babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta  saklayıp her gün ona gizlice yemek vermeye başlamış. 
     Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış. Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş: "Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu, şu otlardan ilaç hazırla. Sağlıklılara da şöyle şöyle yap.'' Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş. 
    Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: "Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban kesme." Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy tarlalarda çalıştırılacak hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarın öğüdünü dinleyen gencin hayvanı varmış.
       İlkbahara doğru köyde artık ekmek yapacak tahıl bile kalmamış.Ama asıl sorun, tohumluk olarak kullanabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne serpeceklerini, gelecek senenin mahsülünü nasıl hazırlayacaklarını bilemiyorlarmış. İhtiyar bu konuda da oğluna öğüt  vermiş:
      "Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar, yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin." Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye başlamış. Öyle ya, herkesin işi kötü giderken, bu evde garip bir şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş. Evi gözlemeye başlamışlar.
      Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hala yaşadığı ortaya çıkmış. Köylüler genci krala şikayet etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmış.
      "Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarına yaşlılıklarında bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklar. Çünkü onların hayat deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var." 
 
 
 
 
 
 
ESKİ BİR TAPINAK YAZITI
Gürültü-patırtının ortasında sukünetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim
olma. İçten ol; telaşsız, kıssa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun amma hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.
Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.
Hatırlar mısın doğduğun zamanları: Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.
(Xsentus İ.Ö 9.yy)
 
 
 
 
 
                EVLATLIK OLMAK
 Birinci sınıf öğrencileri, bir aile resmi hakkında tartışıyorlardı. Resimdeki küçük erkek çocuğunun saç rengi ailenin diğer üyelerinin saç renklerinden farklıydı. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun evlat edinilmiş olduğunu ileri sürdü ve bunun üzerine bir kız öğrenci şunları söyledi. Ben evlat edinilme konusunda herşeyi bilirim. Çünkü ben de evlatlığım. Bir başka çocuk ''Evlat edinilmek ne demektir?,, diye sordu. Kız öğrenci şöyle yanıtladı onu: Annenin karnında değil yüreğinde büyümüşsün demektir. George Dolan
 
 
 
 
 
EVLİYA

Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca,
kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler.
Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla
iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi
çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından
ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6 - 7
yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son
derece masum gözlerle kendisine bakıyor
ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız
olduğunu düşünerek yoluna devam ederken,
aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski
tişörtün üzerinde bir "E" harfi yazılıydı. Ve bu
"E" mutlaka evilyanın "E" si olmalıydı...
Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın
heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;

- "Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler,"
dedi. "İyileşmem için bana dua eder misin?"

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu.
Kafasını olur der gibi sallarken;

- "Bende sık sık hastalanıyorum," diye karşılık verdi.
"Ama dedem, Allaha inananların ölünce yıldızlara
uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor.
Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan."

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun
soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;

- "Deden çok doğru söylemiş," dedi.
"Ama ben yine de yardım istiyorum senden."

Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı
kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;

- "Size dua edeceğim" diye cevap verdi. "Ama eğer
iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?"

Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar
büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına
hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını
elleriyle örtmeye çalışırken ;

- "Uçan balon almanıza gerek yok," diye devam etti.
"Normalinden 10 tane istemiştim. "

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma
nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre
hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan
bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple
gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların
ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda
yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında ,
adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata
tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan
bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple
çekerek randevü yerine gitti. küçüklerin cıvıl cıvıl
kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler,
çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki
bakkala sorduğunda , dükkân sahibi ;

- "Ciğerleri hastaydı yavrucağın," dedi.
"Geçen hafta aniden ölüverdi."

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü.
Ve koşar adımlarla orayı terkederken , önüne
çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

- "Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum," dedi.
"Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine."

Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini
birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle
gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi
baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;

- "Ne yaptığınızı anlayamadım." dedi.
"Neden bıraktınız onları öyle?"

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları
buğulu gözlerle takip ederken ;

- "Onları bekleyen küçücük bir dostum var,"
diye mırıldandı. "Hemde evliya gibi bir dost.
Balonları adresine postaladım sadece.
"

Cüneyd SUAVİ
 
 
 
 
 
 
 
 
Evliyalar ölmez imiş...
 
Evliyalar Ölmez imiş,
     Can acısın görmez imiş...
            Diye bir söz söylenmiş. Gerçekten de evliyalar ölmüyor. İşte Hacı Bayram Veli! Aşağı yukarı beş yüz kırk altı yıl evvel, Ankara'da, bu dünyadan, öteki dünyaya göçmüş. Beş yüz kırk altı yıl bu! Dile kolay. Ankara'da, anasının, babasının mezarını bilmeyen çok insan vardır, Hacı Bayram'ı bilmeyen, bir kere türbesinin önünden geçmeyen, bir defa işi düşüp de kapısına yapışmayan bir Ankara'lı düşünülebilir mi? Daha, türbeler kapatılmadan evveldi... diye anlatırlar. Solfasol köyünden çok temiz, çok saf bir genç, askere gidiyormuş. Babasından kalma bir kaç altını, anasından kalma birkaç mücevheri varmış. Delikanlının derdi asker dönüşü evlenmek; servetini içine koyduğu küçük sandığını emanet edeceği, güvenip, bırakacağı kimseciği de yok. Düşünüyor, taşınıyor, acaba ne yapsam, diye sızlanıyor... Derken, bir gece rüyasında Hacı Bayram'ı görmez mi? "A! be Selimcik, ne düşünüp duruyorsun getir sandığını, bana bırak!" diyor.
Selim oğlan, ertesi günü, sevine sevine Ankara'ya geliyor,doğru türbedarın önüne dikiliyor, hal, keyfiyet böyle, böyle... diye meseleyi anlatıyor. Türbedar da uyanıklardanmış, gece o da haberini almışmış. Getiriyorlar sandığı, Hazretin başucuna bırakıyorlar. Sandık deyince, öyle koca bir şey sanılmasın, ancak bir çanta kadar.
Delikanlı askere gidiyor; gidiyor ama dönmek bilmiyor. Yemen ellerinde Uveys El-Karani gibi... Gez babam gez. Tam sekiz yıl!.
Bu sekiz yıl içinde ahval değişmiş, türbedar ölmüştür. Yeni gelen, Bayram Velî'nin başucundaki bu acayip sandığın hikmetini bir türlü anlayamamış. Kaldırıp, bir kenara koymak istiyor, ne mümkün? Yerinden kımıldatmanın ihtimali yok. Bu işe pek şaşıran türbedar, yanına bir yardımcı çağırıyor. Bir derken, üç oluyor... Nafile, sandık ne açılıyor, ne kımıldıyor. Sonunda:"Buişin içinde bir hikmet var" diyorlar!
Gel zaman, git zaman bizim Solfasol'lu, askerden kurtulup dönüyor. Ama artık o taze delikanlı değildir. Gene saftır, gene tertemizdir. Doğruca Hacı Bayram türbesine varıyor, bakıyor ki, türbedar değişmiş. Ama hiç umursamıyor, Ben malımı türbedara değil, doğrudan ona, Bayram Veli'ye emanet etmiştim" diyor ve sandığı almak üzere huzura varıyor. Üç ihlâs, bir fatiha okuduktan sonra "Hazretim!" diyor, "Ver bakalım emanetimi! Hani, ben askere giderken getir, saklayayım demiştin ya!"
Türbedar ve sandığı yerinden oynatamayan üç arkadaşı, merakla, konuşan adama bakıyorlar. O bir şeyin farkında değil sandığı kucakladığı gibi yola revan oluyor...
Ankara'lılar bu hikayeyi, emanete sadakatin tatlı bir örneği diye fırsat düştükçe anlatırlar...
 
 
 
 
SAAT KAÇ?
 
Reklam
 
KOMİK BİLMECELER
 
ÖĞRETMENLER BURAYA
 
YAZIYOR YAZIYOR!!!
 
İSMİNİZ NE ANLAMA GELİYOR
 
İsim Sözlüğü

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
EMRAH TOSUNOĞLU